Northern Lights

His Dark Material Trilogy’nin ilk kitabı Northern Lights’ı bitirdim. Yazar Pullman gerçekten de çok ilginç yaratııcı örnekler sunuyor, üstelik bunu her yaştan okuyucuya sunma becerisini de gösteriyor. Gıpta edilmeyecek gibi değil.

Özellikle de kitabın basıldığı 1995 yılında henüz kuantum fiziğinin bugünki kadar popüler hale gelmediği düşünülürse, konunun önemi daha da iyi anlaşılır. İlk kitapta en önemli kavramlardan ilki şüphesiz “daemon” sözcüğü ile anlatılmış. Konunun geçtiği realitede her insanın bir de daemon’ı var ve kendini bir hayvan şeklinde ifade ediyor. Daemonların görülebilen ve dokunulabilen madde yapısı var, ancak bir büyük tabu olarak bir daemon’a sahibinden başkası dokunamaz. Daemonlar bir çeşit duygu-bilinçlilik seviyesi göstergesi gibiler, sahipleriyle ya da başka daemonlarla konuşabiliyorlar. Diğer bir ilginç özellik ise, ergenlik yaşına kadar çocuklarda sürekli şekil değiştirebiliyorlar. Ergenlikten sonra ise değişmeyen bir hayvan şeklinde sabitleniyorlar. İlginç detaylar var, örneğin hizmetlilerin daemonları sadece köpek oluyor, her çeşitten ancak köpek formunda! İnsan nerede ise daemonu da onunla birlikte geziyor. Ancak cadıların daemonları farklı yerlere gidebiliyor ve farklı işler için sahibince görevlendirilebiliyor. Bu yapısı ile CC serisindeki “çift” kavramını andırıyor.

Duygu ve bilinç paternini ifade eden daemonlar bağlı olduğu insan öldüğünde ölüyorlar. Şamanik kült içinde yer alan “yardımcı hayvan” kavramına çok benzeyen ancak bunun genelleştirildiği bir realite inşa etmiş yazar.

İlk kitapta ayrıca, başka bir dünyadan (realiteden) buraya yağan “dust” kavramından bahsediliyor. Dust, din otoritelerini son derece korkutan bir olgu, bu sebeple de ona karşı araştırma fonları ve büyük politik komplolar düzenliyorlar. İki ayrı dünya arasında köprü oluşturulması, partiküller vs konusundafizik bilgilerden oldukça yararlanıllmış.

Kitapta felsefi anlamda dikkate alınacak pekçok öge var doğrusu. Örneğin hoşuma giden bir paragraf şöyleydi: “Halkın içinde pek çok insan, daemon’ın aslan olarak kesinleşmesini ister ama sonunda bir kanişe sahip olurlar. Ve ne oldukları ile tatmin olmayı(kabullenmeyi) öğreninceye kadar da bununla ilgili huysuzlanırlar.. . Boşuna duygular işte!”

Serinin ikinci kitabına başladım bugün, bakalım neler bekliyor bizi başka dünyalarda 🙂

His Dark Materials trilogy- Philip Pullman

Bitmesin bitmesin diye içimden mızıldanırken yine de Witch’s dreem dün bitti. Böylece yanımda getirdiğim ikinci kitaba başladım; American Gods… Bir yandan okuyup bir yandan da eyvah bu kitap ne kadar kalın olsa da bana yetmeyecek bu seyahatin sonuna kadar diyordum.
Diyordum ki, salıncağımın yanından geçmekte olan onyedi yaşındaki arkadaşım Adam Sinan aniden durdu ve bana eğer istersem bir kitap daha doğrusu bi üçleme önerebileceğini söyledi. İngilizce mi ama dedim, evet dedi. Hımmm bi bakayım o zaman dedim biraz ümitsizce (ve bunu belli etmemeyi umarak). Adam otuz saniye içinde kitapları bulup getirdi.

His Dark Materials trilogy- Philip Pullman
Hemen ilk kitaba başladım, Northern Lights. İlk on sayfaya geldiğimde şaşkınlık içindeydim, kırk sayfaya varınca artık dayanamadım, bu bir tesadüf olmaktan öteydi. Hemen yazarını araştırdım ve fantastik dalında birbaşka dahi ile daha (Neil Gaiman’dan sonra) tanışmakta olduğumu anldım.  Zaten okuduğum ilk kırk sayfa bunun kanıtı olmuştu bana. Müthiş bir konu, harika sade bir anlatım. Yine birçok sembolle karşı karşıyayız. İşin ilginci Witch’s dream ile venezuella büyü dünyasına dahil olmuştum boyluboyunca, bu kez İngiltere fantastik büyü dünyasına konuk oluyorum.

Sanırım zaman içinde söyleyecek çok şey çıkacaktır. Ama en güzeli şu an artık kitabım biterse korkusundan kurtulmuş durumdayım 🙂 Ve en ilginci içimden geçeni, beklediğimden çok daha müthiş bir serüvenle taçlandıran Adam’ın telepatik olarak beni anlamış olması 🙂

*

Hani şu 3.boyut ve perde olayını bilirsiniz. Perde iner ve oyun başlar! Çünkü öncenizi, sonranızı, amacınızı unutursunuz ve yeni piyesin bir rolü olursunuz. Oyunda/rolünüzde başarılı olmak ve perde yeniden kalkmadan önce seyircilerden yüklü bir alkış almayı umut edersiniz. Aslında oyunla ilgili pek çok kişi, senaristi, yapımcısı, yöneteni, teknik ekip diğer oyuncular, seyirciler vs hepsi aynı beklenti içindedirler ve başarının herkesin kendi payına düşeni iyi yapmasıyla gelebilecek bölünemez bir bütün olduğunu da biliyorlardır.
Güzel, perde olayını tiyatro ile özdeşleştirince açık biçimde anlıyoruz. Yine de… Eh işte yine de bu “unutma” olayından çok şikayetçi olanlar var, çaresini arayanlar (fallar, kehanetler, mistik mıstık pek çok yolla) var, demek ki tiyatro örneği tam içe sinmemiş diyorum. İşte bu yıllar önce okuduğum trilojide öylesine güzel biçimde sunulmuştu ki; “neden bilmeden yapmak, yaşamak zorundayız” sorunsalı, herkes benim gözlerimle okuyabilsin isterdim. Hiç de felsefi bi yanı yok ya da her şey kadar var, aslında her şey fizik! Şimdi söylesem aa bu çok basit canım aşikar dersiniz 🙂
Yine de söyleyeceğim, kendim için, bi daha unutmayayım diye. çünkü ne olacağını, ne yapmanız gerektiğine dair kesin bilişiniz olduğunda o şey anında minik bi atom altı parçacığı gibi şekil değiştiriveriyor. Yani geçmiş olsun oluyor. Senaryonun bunca anlık olarak update edilebilmesi size de benim gibi, gücümüz hakkında fikir veriyor mu?

Pueblo Yerlileri

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum:

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.

Ochwiay Biano, “Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep bi şeyler isterler ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz, ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli.” dedi. Ona neden tüm beyazlara deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak, “Tabi ki öyle yapacaklar” dedim “siz neyle düşünürsünüz?” Kalbini göstererek “burasıyla” dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. O güne kadar parlak rekli resimlerden farklıydı. Yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti.

İçimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı. İlk önce, Romalı askerlerin Galya kentlerini yakıp yıkmasını ve Sezar’ın,  Scipio Africanus’un ve Pompeyus’un keskin yüz hatlarını gördüm. Sonra Aziz Augustinus’un Romalıların mızraklarına taktıkları Britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, Şarlman’ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. Ardından da , Haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını. Haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı! Bunları, ateş, kılıç, işkence ve Hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran Puebloların bile üzerine giden Kolomb, Cortes ve başka fatihler izledi. Misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan Pasifik Adaları halkları da.

Bunlar yetti de arttı bile. Bizim kolonizasyon, putperestlerle misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. Bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çabulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü.

Ochwiay Biano ile sohbetimizi ana binanın beşinci katının damında konuşuyorduk. (Birbirinin üzerine inşa edilmiş ilginç evler için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1108 ) Arada sırada, öbür damların üzerinde, yün battaniyelerine sarınıp, her gün pırıl pırıl bir gökyüzünde doğup yolculuğunu yapan güneşe bakarak derin düşüncelere dalan başka yerliler görünüyordu. Pueblo yerlilerinin ağızları sıkı, özellikle de din konusunda ağızlarını açmıyorlar. Dinsel ayinlerini gizli tutuyorlar. Daha önce böylesine gizlilikle karşılaşmamıştım. Medeni toplumların dinleri açıktır ve kutsal saydıkları şeyin gizemi çoktan yok olmuştur. Oysa orada, yerlilerin tümünün bildiği bir giz vardı havada; ama bu gizi beyazların öğrenmesi olanaksızdı.

Konuştuğum yerlinin dinsel konularda düşüncesini söylerken duygularının değişmesine çok şaşırdım. Günlük yaşantısını nerdeyse kaderci bir aldırmasızlık diye nitelendirebileceğimiz bir huzur ve onurla sürdürmesine karşın, iş gizemli konulara geldiğinde, saklayamadığı bir duygusallığa kapılıyordu.(ara sıra gözleri bile doluyordu) Dinselliği kavramsal bağlamda almıyorlardı. Onların gözünde, dinle dış olayların bir farkı yoktu. Din de insanı duygulandırabilen önemli bir gerçekti.

Ochwiay Biano (Dağ Gölü) ile damda giderek yükselen güneşin altında otururken, bana güneşi gösterdi ve. “Orada yükselen şey babamız değil mi? Bunun tersini kim iddia edebilir? Başka bir tanrı nasıl olur? Güneş olmadan hiç bişey olmaz” dedi. Sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Sonunda, “Bir insan dağda tek başına ne yapabilir? O olmadan ateş bile yakamaz” diye ekledi.

Ona güneşin görünmeyen bir tanrının yaptığı ateşten bir top olup olmadığını sordum. Soruma bırakın kızmayı, şaşırmadı bile. Yalnızca, “Güneş tanrıdır. Bu herkesin görebileceği bir şey” dedi.

Kuşkusuz hiç kimse güneşin büyük etkisini göz ardı edemez, ama gene de, bu olgun ve onurlu insanların bu denli yoğun bir duygu içinde olduklarını görmek beni çok duygulandıran yeni bir deneyim oldu.

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden daslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

Aşk hakkında bir sohbet

Sanki herkes bu işareti bekler gibi neşeleniyor. Gülden’le Hüsnü tam sol arkamda yan yana oturmuşlar. Bu kez yakaladım sizi diyorum içimden. İnsanlar seyahatte şaşılacak ölçüde birbirlerine yaklaşıyorlar. Normal hayatlarında asla taviz vermiyecekleri sınırlarını geri, oldukça geri çekiyorlar. Belki de bir daha birbirimizi görme ihtimali olmaması, geleceğe ya da geçmişe yatırım yapmayı durduruyor, şu an ve burada olmayı kendiliğinden başarıyoruz. Kimbilir!

“Aranızda benden başka evli var mı?” diyor aniden Elena

“Bunu kendinize yandaş arar gibi sordunuz madam” diyorum gülerek

“Ben değilim” diyor Ferda

“Neden, yani hiç mi evlenmediniz? Yoksa boşandınız mı sizler?”

“Benim hiç fırsatım olmadı” diyorum ve Ferda da “aman allah korusun” diyor.

Hepimiz gülüyoruz.

“O kadar kötü bir şey mi evlenmek?” gücenik kadınca bi işve var sesinde

“Efendim, işlevini tamamlamış bir kurum, yoksa ne sakıncası olacak.”

“Ne anlamda?”

“İki insanın beklentileri belli bir anda birbirine denk düştüğünde bir ilişki başlıyor evet ama herşey o kadar değişken ki, bu başlangıcı ölüme kadar diye sabitlemeye çalışmak ne kadar safça, hayır hayır, affedin beni ama aptalca!”

“Aaa bu da çok uç bi düşünce oldu. Zaten o dediğiniz katoliklere mahsus; ölüme kadar filan. Yok öyle bişey dünyada artık.” Diyor zeki kızımız Gülden

“Olmalı” diyor Hossam bizi bir kez daha şaşırtarak

“Nasıl?! Siz öyle mi düşünüyorsunuz?” diyor Elena

“Ben sonsuz aşka inanıyorum”

“Aynı kişiyle mi?” deyiveriyor Gülden

Bir kez daha kahkahalarımızı tutamıyoruz. Garson boşalan bardaklarımızı yeniliyeli beri, iyice gevşedik zaten.

Kadınların boşandıktan sonra yeniden evlenmemeleri Hossam’ın garibine gidiyordu. Türkiye’de boşanmanın boyutlarını sordu. Ben de son on yılda epeyce yükselmiş olduğunu söyledim. Sebebini ise kendimce, kadınların ekonomik özgürlüğe giderek daha çok sahip olmasını ve toplumsal baskının hafiflemiş olmasını gösterdim. Hayretle karşıladı.

“Boşanan kadın bir erkeğe ihtiyaç duymaz mı? Neden tekrar evlenmiyorlar?” Gibi peşi sıra sorular yöneltti.

“Efendim çok basit; elektrikli battaniyeyi keşfettiler!” dedi sakince Ferda

Yine kahkahalar oldu. Hossam cevabı anlamakta zorlandıysa da sonuçta epeyce güldü. Sonra bir ilişkinin nasıl uyum içinde yürütülebileceğine dair uzun bir açıklamaya girişti. Konuşmanın sonunda; bir kadını memnun etmenin erkeği ölümsüzlüğe taşıyacak tek yol olduğunu söyleyerek hepimizi şaşırttı. İsabel hayranlıktan oğlanın ağzına düşecek gibiydi.

“Vay canına! Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz?” dedi Elena

“Unutur!” dedi Ferda

“Neyi?”

“İşte bu söylediklerini, hele bi otuzu geçsin de görelim.”

“Doğru söylüyorsunuz” dedi Elena, yaşamış görmüş insanların eminliği ile.

O andan sonra ikili üçlü sohbetler başlıyor. Gülden Hüsnü’yü konuşmaya zorluyor. “Sen de Hossam gibi mi düşünüyorsun?”

“Hımmm evet belki, ama aşk başlatırsa da başka şeyler sürdürür ilişkiyi”

“Ne gibi?”

“Bi çok faktör olabilir tanrıçam” diye kestirmeden gidiyor, gerisini tam duyamıyorum; çünkü nerdeyse ağzını kızın kulağına yapıştırıyor konuşurken. “Hiç de değil, hiç de değil” diyor Gülden ara sıra. Ne buluyor bu oğlanda bişey anlıyorsam ne olayım.

“Siz hiç konuşmuyorsunuz Yalçın?”

“Hı? Ya! Evet”

Dinliyo o, akıllı çocuk bence.

“Kız arkadaşınız vardır tabi?” diye eşeliyo Elena

“Vardı, üç ay sürdü”

“Ooo pek uzun sürmüş” diyor Ferda alaylı

“Ne oldu peki?”

“Gitti. Yurt dışına taşındı.”

“Bu sizi çok üzmüş olmalı, sesinizden anlaşılıyor” diyor Elena, yüzünde acıklı bi ifade var. Belli ki aşk hikayeleri ilgisini çekiyor.

“Ehh… Ya!”

“Hey… Millet, bi dakika dinler misiniz?” herkes susup kadına bakınca devam ediyor “aşk nedir peki? Herkes kendi tarifini yapsın, bakalım neler çıkacak ortaya”

“Harikaaaa” diye el çırpıyor İsabel “Böyle oyunları severim”

“Bu bir oyun mu?” diyor Hossam, kaşları hayretle yukarı kalkmış

“Bilmemmm… Bi çok görüş açısının girdiği şeyler bana hoş bi oyun gibi geliyor.”

“Hımmm… Görüş açısı tekse?”

“Sıkıcııııı…” diyor şımarıkça.

Aman Tanrım bu kız ölüyü diriltir!

“Tamam. Kim başlıyor?” diyor Gülden

Doğal olarak kimseden ses çıkmıyor. “Sıradan gitsin, sağ baştan, hadi bakalım söz sizin Hossam” Elena kararlı!

“Bu haksızlık ama, daha dersime hazırlanmadım!” diye sızlanıyor delikanlı, İsabel’e öykünerek.

“Hadi hadi, nazlanmayın, hazırlığa ihtiyacınız varmış gibi görünmüyor. Hem siz sonsuz aşka inanıyorsunuz, aşk nedir ki onun sonsuzu sizi bunca mest ediyor?”

Kadın iyi bağlıyor, şimdi doğruya doğru.

“Hımmm… O haldeeee…”

“Aşk mükemmel bişeydir” diyor İsabel

“Berbat bişeydir” diyor Feylezof

“Mesele de bu ya, neden mükemmel ve neden berbat?”

“İyi söylediniz Mösyö Ferda”

“Zevkli işte, bi nedeni olması gerekir mi?”

“Acı çektirir.”

“Bunlar sebep değil sonuçtur gençler.”

“Biz daha sonuç aşamasına gelmedik belki?” diyor İsabel burun kıvırarak. Herhalde otuzundan büyük herkesi mezara girmediği için suçlayanlardan bu da.

“Durun bi dakika, izin vermediniz ki Hossam’a”

“Madam Elena Aşkı tarif etmek çok zor, bunu biliyorsunuz tabi. Yine de sizi cevapsız bırakmamak için aklıma ilk geleni söylüyorum: Aşk bence fetihtir. Ya da daha doğrusu fethedilecek kaleyi işaret eden bir ışık”

“Oooo bu çok enteresan, devam edin lütfen” diyor Elena, parlayan gözleri loş ışıkta bile belirgin.

“Diyecek fazla şey yok aslında, üstelik fazla deneyimim olduğu da söylenemez aşk konusunda.”

“O halde fetih, sonsuzca sürmesini isteğiniz bir şey, sürekli topraklarınızı genişletmek istiyorsunuz?” dedi kadın gülerek

“Eh işte size söylemiştim daha önce” diye söze karıştı Ferda “Tanrıların buyruğunu uygulayan bir insanoğlu daha!”

“Aslında benim dikkatimi çeken kısmı fetih değil de fethedilecek şeyi işaret eden ışık olması. Bizim dilimizde aşk, ışık, meşk, şavk gibi kelimeler bildiğim kadarıyla hep aynı kökten geliyorlar. Babam iyi bilir bu konuları.” Diyor Gülden. İngilizcesi kıskanılacak kadar güzel.

“Ayrıca gelmeden hemen önce okuduğum bir yazıyı getirdi aklıma şimdi. Doğrusu epeyce etkilendiğimi ifade etmeliyim. İsterseniz aklımda kalanı aktarayım?”

İsteriz isteriz sesleri geliyor ve bu arada boşalan bardaklar bir kez daha doluyor. Gemimiz nerdeyse bir yelkenli edasıyla sessizce ay ışığında kayıyor. Aslında aşkı konuşmanın değil yaşamanın tam zamanı diyorum içimden (aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş malum!).

“Yazar, ani ışık parlamasından gözlerin kamaşması diye tarif etmişti aşkı, ilginç bi giriş diye düşündüm o an, hani diş kamaşması gibi bişey geldi aklıma”

“Ürperme” diye ekledi Yalçın

“Evet evet, işte öyle bi ürperme. Sonra bu sözünü açılımlıyordu. Tabi ben kendimce özetleyeceğim şimdi. Aşk silahını, sanırım Eros’a gönderme yaparak bir oka benzetmiş. Yay aşık olunandır. Ondan fırlayan ok ise yakın gelecekte ‘olunmak istenen kişilik’ yapısıdır.
Bu ok, yani olunmak istenen kişilik, bizim adem ya da havvamızın kalbine saplandığında olanlar olur. Bu durumda aşık kişi, güneş ışığı ile aniden körleşmiş gibi aşık olduğundan başka bişey göremez hale gelir. Bu duruma yazar geçici körlük diyor! Aşık aynen pervaneler gibi güneşinin etrafında dönmeye başlar.  Bu dönüş, yayın ta kendisi olana kadar sürer. Kendisi bunun bilincinde olmasa da aşık olduğu kişiliği bi elbise gibi üzerine tam olarak giyindiğinde artık gözleri kamaşmaz olur ve gözü çevrede olan biteni yeniden seçmeye başlar. Ne zamana kadar? Yakın gelecekte olmak istediği kişiliği yeniden bir yerde görene kadar. İşte burada tam anlayamadığım bir kelime oyunu yapıyordu yazar. Şöyle ki görme kelimesini içeriği olan örme ile bağdaştırıyor! Bunu ancak Türkçe bilen arkadaşlar anlamlı bulacak tabii” bi kahkaha attı

“Bir dakika bir dakika… Bu yazar kimmiş?”

“Maalesef ismi aklımda değil şu an,  bi hayli kaçık göründü gözüme, bi kadın”

“Her kimse Sokrat’la bi akrabalığı olmalı” diyor Yalçın

“Aaaa neden?”

“Sokrat’ın aşk tarifine çok benziyor.”

“Peki neden görene kadarmış?” diyorum artık bu konu beni de sarmaya başlıyor.

“Çünkü o kişiliği kendisi örecekmiş de ondan! Diyor ki; ‘Önce örecek, sonra görecek, sonra vurulacak’ galiba böyleydi”

“Devam edin lütfen Gülden. Gerçekten ilginç bu şeyler.”

“Sizi sıkmak istemiyorum”

“Hiç de sıkılmadık” diyorum

“O halde kısaca özetleyeyim gerisini; Aşk, özenmekle ilgili bişeymiş. Bir fikre, bir kişiye, bir ideale ya da Tanrıya özeniyoruz. Özenince o özneyi (özenileni) tezahür ettiriyoruz ve ona aşık olup semah dönmeye başlıyoruz. Hep özeniyoruz biz. Neden? Kendimizi yeterli bulmuyoruz! Mükemmel olduğumuzu bilmiyoruz. Mükemmel olmadığımız fikri ile eğitildik.
Böylece zihnimiz, mevcut durumumuzdan daha iyi olduğunu sandığımız bir pozisyon örmeye başlıyor. Ki bu işlemin sonu olmadığını söylüyor Yazar. Zihnin örme kapasitesi sonsuzmuş. Sonuç olarak, her aşık oluşumuzda  yeniden doğarız. Fakat ne çare ki yeni bir kişilik edinmişizdir. Bu sebeple sonu gelmez ölüm ve doğumlar, aşklar ve yitirişler içindeyiz.”

“Aşk, yakıcı odaklanmadır” diye söyleniyor Yalçın ağzının içinde “merceği güneşe uygun pozisyonda tutarsan altında ne varsa yakar ya! Yüksek ısıda demir erir, yeni kalıba dökülmek üzere kendini salar.”

“Bu mükemmel bi özetleme oldu” diyor Elena

“Şimdi neden aynı kişiyle mi diye sorduğunu anlıyorum” dedim

“Öyle mi demiştim?”

“Evet çok iyi hatırlıyorum.”

“Nedir anladığınız peki, bize de söyleyin bari” diyor İsabel

“Ondan önce bi şey daha sorayım, sizin kaçık yazar aşkın süresini de söylemiş mi?”

“Her seferinde mi?”

Gülüşmeler oluyor

“Eh evet”

“Bu konuda tuhaf bi öngörüsü var, güya aşkın süresi dört sayısı ile ilgiliymiş. Kişi aşık olduğu ile hiç iletişime geçmezse dört hafta, bi şekilde iletişimde bulunursa” bu arada dönüp Hüsnü’ye bakıyor “dört ay ve aşkı tam bir bütünlük içinde yaşama fırsatı bulursa dört yıl süreceğini söylüyor. Aslında ikibuçuk yıl tepe noktasıymış ve sonra tepeden aşağı daha hızlı iniyor ve dört yılda bitiyormuş”

“Evet aslında üç yıl filan diyenler de var, sanırım vücut kimyasıyla ilgili bir durum bu” diyor Elena.

“O zaman” diyorum “ölüm-doğum dört yıl içinde gerçekleşiyor. Bu durumda sonsuz aşk tek kişiyle gerçekleştirilemez.”

“Belki kırk ya da dörtyüz yıl için de geçerli şartlar vardır!” Hossam ısrarlı.

“Bakın bu da doğru, belki bütünleşmenin daha derin katmanları vardır.” Diyor Gülden.

Birden içimde bazı ışıklar göz kırpar gibi oluyor. Birini yakalamaya çabalıyorum ama tutamıyorum, aynen sabun köpüğü gibi parlayıp yok oluyorlar. Çok içtim galiba.

“Bu konu güzel de, sabahın köründe yollara düşeceğiz” diyor Hüsnü, nerdeyse ilk kez sesini duyuyoruz.

“Onu da erken kalkamayanlar düşünsün!”

“Kimmiş onlar?” Ferda üstüne mi alınıyo nedir.

İsabel, Yalçın ve bendeniz bi ağızdan “beeennnn” diye çocuk gibi bağrışıyoruz.

“Gececiler belli oldu, hadi neyse gidip yatalım, sabah uyanmak sorun değil de, güneş altında dağ tepe yürümesi zor” diyor Elena.

“Only mad dogs and English men stay out in the mid-day sun (1)” diyor feylesofumuz

“Bu da mı o şarkıdan?” diyorum saf saf

“Hayır o bir İngiliz atasözü” diye gülüyor Gülden.

Neyse işte, nasıl kalktık, nasıl odalara vardık bilemiyorum.

-Sır MIsır Kitabından alıntı-

https://blog.sonsuz.us/?page_id=29

Bir Dahi, Neil Richard Gaiman

225px-neilgaimannov04Vikipedi, özgür ansiklopedi 

Neil Richard Gaiman (10 Kasım 1960, Portchester, Hampshire) bir çok çizgi romanı da kapsayan fantazi ve bilim kurgu yazarıdır. İngiliz olmasına karşın 2005 itibariyle Minneapolis, Minnesota yakınlarında oturmaktadır. Mary T. McGrath’le evli olup Holly, Maddy ve Michael isimlerinde üç çocuğu vardır. Kendisi aynı zamanda Sandman isimli çizgi roman serisinin de yaratıcısıdır. Anansi Boys (Anansi Kardeşler) American Gods (Amerikan Tanrıları), Stardust (Yıldız Tozu), Coraline, The Graveyard Book (Mezarlık Kitabı) isimli kitapları da bulunmaktadır http://tr.wikipedia.org/wiki/Neil_Gaiman

Bu kadar genç yaşta, üstelik bir erkek bedeninde, böyle bir deha bulunabileceği kimin aklına gelir? Hemen bütün kitaplarını defalarca okudum, böyle bir yeteneği hangi kelimeyle nasıl övsem bilemeyecek durumda olduğumu itiraf etmekten başka çarem yok.

Daha önceleri Stardust’tan bi kaç kere bahsetmiştim (filmi de gerçekten başarılı, yönetmeni de ayrıca övmüştüm), bu kitap gerçekten yıldız tozlarından Dünyaya, insana ve yeniden toza dönüşmenin tüm hikayesini, en ufak bir aksaklık olmaksızın eksiksiz veriyor. Fakat bunu ancak dahilere yaraşır bir enstrümanla, masal yoluyla aktarıyor.  Gerek Yıldız Tozu, gerek Sandman dizisi gerekse Mezarlık kitabı baştan aşağı simgelerle donatılmış, ışıl ışıl parlayan bir şifa bileziği 🙂

Eğer normal bir insan olsaydım herhalde kıskanmalıydım. Fakat ben sadece gözlerim va ağzım sonuna kadar açılmış, hayretle seyrediyorum. Ve  onun için bir insana nasip olacak en büyük iyilikleri diliyorum Allahtan.
Mezarlık Kitabı ve Coralin tüm çocuklara okutulmalı ve büyüyüp gençliğe adım attıklarında hemen Sturdust’ı koymalı önlerine, kahvaltı niyetine.

Maalesef şu ana kadar Amerikan Tanrılarını bulmak mümkün olmadı, eğer elinde olan ya da ikinci elden ona rastlayan bir hayırsever onu benimle paylaşma lütfunu gösterirse çok sevinirim.

Not: Eski/yeni Dünya serisinde tam da eğitime sıra gelmişken, Neil bana şöyle bir fısıldadı nazikçe, iyi oldu, her şey yeniden bir tıngırtı şıngırtıyla yerine oturdu. Gerçi benim yazdıklarım ya da yazacaklarımın kimseye pek bi hayrı olacağını sanmıyorum ama Gaiman’ın her kelimesi şifadır. En onulmaz hastalara hiç tereddütsüz günde üç doz öneriyorum.