Ataların Hikayesi

Prof. Dr. Richard Dawkins’in, Ülkemizde 2. Baskısı Eylül 2008’de yapılan  650 sayfalık “ATALARIN HİKAYESİ- Ancestor’s Tale” adlı bilimsel içerikli kitabını derlerken, çok kısa birkaç alıntıyı da sizlerle paylaşmak istedim:
*Havva ile Adem bir çift değildi. Buna bağlı bir konu olarak, Havva’nın Adem’den önce geldiğine inanmak için bağımsız nedenler de var. Soyadı gibi, Y-kromozomu her zaman yalnızca erkekten geçer. Diğer yanda mitokondriyal DNA yalnızca dişiden geçer. Tüm insanlığın, tümü-kadın soydan “insan” ortak atanın yerini belirleyen mitokondriyal EYOA’sına, bazen Mitokondriyal Havva denilir – zaten bu da onun hikâyesidir. Elbette bunun tümü-erkek soydaki eşdeğerine de, Y-Kromozom Ademi denilebilir.
*Kutsal Kitaplarda ve değişik mitolojik yakıştırmalarda belirtildiği şekilde, “Adem”in kaburga kemiğinden “Havva”nın yaratılması öyküsünün aksine bilimsel veriler farklı bir görünüm göstermektedir. Gerçekten de, bugünün en iyi “moleküler saat” hesaplarıyla Havva için saptanan tarih günümüzün yaklaşık 140.000 yıl öncesiyken, Adem için günümüzün yaklaşık 60.000 yıl öncesidir.
*İki insangil geçiş, dört ayaktan iki ayağa geçişimiz ile daha sonra beynimizin büyümesiydi. Belki daha az önemli, ama çok karakteristik bir insan özelliği olan üçüncüsünü ekleyelim: Vücut kıllarımızı kaybetmemiz. Neden “çıplak insaymun” olduk?
Evrimin tuhaf yönlerde hızlı, görünüşe göre keyfi atakları bana tek bir şey söylüyor: Cinsel seçilim. Darwin’in “İnsanın Türeyişi” adlı yapıtı, büyük ölçüde cinsel seçilime ayrılmıştır.
*Darwin, ata erkeklerin kıllı kadınları çekici bulmadıklarına inanıyordu. Kuşaklar boyunca erkekler eş olarak en çıplak kadınları seçtiler. Erkeklerde çıplaklık, kadınlardaki çıplaklığın peşinden  sürüklendi, ama hiçbir zaman yetişip onu yakalayamadı; erkeklerin kadınlardan daha kıllı kalmalarının nedeni budur. Darwin’e göre, cinsel seçilimi harekete geçiren tercihler veriliydi. Erkekler pürüzsüz kadınları tercih ederler, açık ve net.
*Kıllarımızı neden kaybettik? Mark Pagel ile Walter Bodmer karmaşık bir öneri geliştirdi: Kılsızlık, bit gibi dış parazitleri azaltmak ve bu hikâyenin temasıyla uyum içinde, parazitsizliğin cinsel seçimli bir reklâmı olarak evrildi.
İnsanların, maymunlar gibi, kıçlarında kılsız deri yoktur. Kafanın üstü, koltuk altı ve kasık bölgesi hariç, tamamen çıplak derileri vardır. İki soru akla gelir. Kılları yitirmek böylesine iyi bir fikirse, dış parazitlere maruz kalan diğer memeliler neden kıllarını alıkoydular?
Kafamız, koltuk altımız ve kasık bölgemizdeki kılları neden alıkoyduk? Ağır basan bazı avantajları olmuş olmalı. Kafamızdaki kılların, evrildiğimiz Afrika’da çok tehlikeli olabilen güneş çarpmasından koruduğu akla uygundur. Koltuk altı ve kasık tüylerine gelince, atalarımızın cinsel yaşamlarında kesinlikle kullandıkları ve birçoğumuzun sandığından daha fazla kullanmaya devam ettiğimiz güçlü feromonlar yaymaya yardım ediyor olabilirler.
*İnsan iki ayaklılığının kökenine ilişkin fikrim şöyledir: Atalarımız, diğer insaymunlar gibi, ağaçların üzerinde olmadıklarında dört ayak üzerinde yürüyorlardı; ama bazen, tıpkı modern insaymunların ve maymunların yaptığı gibi, yağmur dansı gibi bir şey yaparken, alçak dallarda meyve toplamak için, bir çömelerek beslenme duruşundan bir diğerine geçmek için, ırmakları geçmek için, penislerini göstermek için ya da bu işlerden birkaçını bir arada yapmak için arka ayaklarının üzerine kalktılar.
*Evrimde ilerleme yukarıya tek bir tırmanış değildir; daha çok bir testerenin dişleri gibi uyaklı bir güzergâhı vardır.

ATALARIN HİKÂYESİ – Richard DAWKINS’den özetleyen Halit Yıldırım

Zar Adam fenomeni

Son zamanların best seller kitabı Zar Adam’dan bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Kitabın yazarı  Luke Rhinehart bir psikiyatr olarak gerçekten samimi itiraflar yapıyor kitabında. Örneğin “niye başarılı olamiyoruz?” diye cesur bir soru yöneltiyor hem meslektaşlarına hem de biz okurlarına.

Bu  önemli bir sorudur.
Cevabı da bence oldukça açık, yeter ki bunu duymaya hazır olalım.
Psikoloji, doğrudan ya da dolaylı olarak insan davranışlarını bilimsel yöntem ve tekniklerle inceleyen bilim dalı olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer bilim dallarında olduğu gibi genelleştirmeler üzerinden hareket etme zor(un)luğu içerisindedir. Oysa insan, Jung’un tanımıyla psişe, bizim bilinçle hakim olduğumuz kısmından kat be kat büyüklükte karmaşık bir yapıdır üstelik her kişide apayrı çalışan bir sistematiğe sahip. Böyle olunca, genelleştirmeyle elde edilmiş “yöntemler” fayda etmemektedir.

Yazar ve psikiyatr Luke, bu durumun ümitsizliğini hem hastaların gözleminden hem de bizatihi kendini gözlemleyerek anlamıştır. Bir insan bir çok “ben”den oluşan bir yapıdır. Bu tespit Jung, Gurdjieff gibi ustalar tarafından zaten çoktan yapılmıştı. O halde birçok “ben”den oluşan insan tek kişiymiş gibi davranmayı, stabil bir görüntü çizmeyi nasıl başarıyor? Hepimizin bildiği gibi, bu benlerden bi tanesine patronluk yapma yetkisi veriyor, diğerlerini ise bastırıyor, hatta birçoğu ile tanışmaya bile kalkışmıyor hayatı boyunca. Bastırılan diğer benler ise kişide muhtelf ölçülerde nevrozlara sebep olur. Bu durum hemen dünyadaki tüm insanlar için geçerli ve derecesi hastalık boyutuna varmamış olsa da belli düzeylerde hepimizde mevcut.

Bu durum aynı toplumlardaki azınlık halklarının durumuna benzer, neticede toplum, insanlar  topluluğu olduğuna göre, nevroz sorunu neredeyse aynı biçimde arazlar ile görünür hale gelir.

Peki Luke, bu soruna ne çare öneriyor?
Bir karar vermesi gerektiğinde, kendi içindeki diğer benlerin isteklerini de dikkate alacak bir çözüm buluyor: zar yöntemi! Bu gelişigüzel bir yöntem değil, gayet ince düşünülmüş bir plan bana göre.
Bir çok insan bu yöntemi “sorumluluktan kaçma” olarak algılıyor olabilir, fakat zaten benlerden biri hasbelkader patron olduysa hayat boyu onu sorumlu kılmak hakça mıdır zaten?
Ayrıca zar atarken, benliklerinin hepsine eşit hak tanımak zorunda kalmıyor bu yöntemde. İçindeki her bir benin hakkını onun ölçüsüne göre demokratik olarak paylaştırıyor. Örneğin en çok istediği çözüm şekline altıda iki veya altıda üç olasılık hakkı tanırken, en az istediği seçeneğe yirmidörtte bir, ikiyüzkırkaltıda bir olasılık hakkı veriyor. Böylece işi tamamiyle şansa (ayrıca eşit şansa) bırakmamış oluyor. Eğer zarlara anlamları yüklerken tüm benlere eşit olasılık hakkı vermiş olsaydı, şu an demokrasinin taşıdığı handikapları göze alacaktı.
Fakat içindeki o minik benleri de görmezden gelmemiş oluyor. Zar atılıyor, en düşük olasılık bile gelmiş olabiliyor, işte o durumda topluluğun en küçük azınlığının isteği yapılıyor. Buyrun size AÇILIM!
Buradaki sihirli sözler şunlar:

  1. Ban bir çok benden oluşuyorum
  2. Patron olarak tayin ettiğim BENi ömür boyu sorumluluğa mahkum etmeyeceğim.
  3. Azınlık benlerime kendi ölçüleri oranında kendilerini yaşamalarına fırsat vereceğim.
  4. Zar yöntemi dışında hiç bir istekte uzlaşmıyoruz. Çünkü aslında uzlaşma bir aldatmacadır.  Tüm benlerim kendi isteklerini gerçekleştirmek için fırsat bulacaklar.
  5. Zarın sonucunu asla tartışmayacağım.

Böyle bir uygulama kulağa çılgınca gelebilir! Ve fakat bence mevcut efendi-köle uygulamasıyla toptan çıldırmayı beklemekten evladır. 

Kitabı, cesareti olan herkese tavsiye ediyorum.

Ustalık konusu

Bir önceki konuda aklıma gelen pasajı buldum:

 Bireyselleşmiş olan ruh, oyuna tekrar döndüğünde (yeni bir bedende can bulduğunda) çok önemli bir kaza olmazsa artık bu konumunu hep devam ettirecek demektir. Taa ki “usta” oluncaya kadar.

 Dünya oyununda öğrenci ile oyuncu arasında ne gibi farklar var?

 Bu farkları yazmaya zahmet etmeyeceğim. Kısaca, öğrenci kendini usta sanır, oyuncu ise bi bok olmadığını bilir; fakat olma ümidindedir diyebilirim. Usta ise ümidini bile kaybetmiş olandır. Çünkü ümidin en büyük engel olduğunu bilir.

 Go oyununda usta olmak için oyuna kendinden bir şeyler koymak gerekirmiş. Yani artık önceden hazırlanmış göze hoş gelen şekilleri kendince değiştirebilen, tesuji yapabilen, usta sınıfına giriyor.

Usta artık, oyun atlamaya adaydır tabii belli zamanlarda gelen asansörü yine de bekleyecek. Yani hasat ya da kıyameti.

Ustalığında kendi içinde dereceleri var. Zaten her iki ucun arasında sayısız kademeler, kademelerin altında sayısız alt kademeler var. Eğer buna girecek olursak kendimizi kaybederiz.

Size anlattığım her şeye, aslında gündelik hayatınızın içinde ve belki bir günde yüzlerce kez şahit oluyorsunuz.

Örneğin, öğrenci-oyuncu-usta sınıflaması için olimpiyat oyunlarını bir gözden geçirin. Olimpiyat için milyonlarca insan hazırlanmaya başlar; ama yalnızca bir tanesi madalya alır. Altın madalyalı bir sporcunun ne zaman gezgin olduğunu, nasıl alt oyunların etkisine kapılabildiğini ve nasıl derecesinden düştüğünü, bilen bilir.

 Fakat bütün bunlar bana göre yine de boş şeyler. Oyun oyundur.

 Kendim yani BEN, düzensiz ipeksi atalarımın bir kırışığıyım.

Ve bu kırışıktan yani kendimden sonsuza kadar vaz geçiyorum. En azından bu niyetle cesaret biriktiriyorum.

Tutmayın beni! Ben geleceğimden sonsuza kadar vaz geçiyorum.

Evvelden beri korktuğum şeyler için biraz alışma zamanı istemişimdir. Örneğin soğuk suya giremem, en az on dakika alışmam lazım. Dişçiye gideceksem, bir haftadan önceye randevu almam. Cesaret kolay birikmiyor. Niyetin dolup dolup, bardağı taşırması lazım. Fakat niyetlendiğim şeyden vazgeçtiğim görülmemiştir. Zaten bu benim elimde mi? Niyetim gerekeni yapmak için bütün şartları benim için hazırlar, hatta son adımda tereddüt edersem, arkamdan bir gül yaprağı kadar nazikçe itekleyiverir.

Bırakın da son kez kendime ağlayayım.

Derin bir ümitsizlik halindeyim.

Ölesiye sıkılıyorum

Ölesiye yalnızım

Zaman geçmiyor, hiçbir şey beni dünyaya çekmiyor!

Bu kederli hali ne yapacağız biz?

Daha önce sevdiğim şeyler, soluk hatıralar gibi bakıyorlar bana:

Terastaki rengarenk çiçekler, öbek öbek geçen bulutlar

Ve taa ilerlerden  ufukla birleşmiş Marmara!

Yiyip içtiklerim, okuyup yazdıklarım

İşte bütün bu şeyler, anı defterinin içinde özenle kurutulmuş gibiler.

İsteklerimin böyle kolayca gerçekleşmesi dahi şaşırtıp sevindirmiyor artık beni

Sıradan “fark etmez” durumları yani!

Bütün bunların üzerine “Gösteri Peygamberi’ni” okuyorum!

Sen ne diyorsun Palahnıuk arkadaşım yaaa?!

Biz bu filmden de usandık.

Usanmadığımız bişey kalmadı!

Fakat aklımdan intiharın İ si bile geçmiyor.

Bekleyip bu işin sonunu görmem lazım

Kendi kanımda boğuluşumu izlemem lazım

Artık düşünecek hiç bir şey kalmadı

Kara bitti, deniz bitti, hava bitti

Ateşteyiz herhalde, cehennem diyebilir miyiz buna?

Ölesiye bunalma duygusu!

Kuru öğürmeler gibi bişey

Geride çıkaracak safra kalmama durumu

Buyur buradan yak!

Hep birlikte yakalım, önden buyur Palahnıuk yoldaş

Kimseyle görüşmek istemiyorum, bunaltım vazgeçilmeyecek denli ilginç!

 Eğer bir damla sevebilsemmmm???

Önce Molla Nasreddin gibi oturduğum dalı kesiyorum

Sonra düşüşümü seyrediyorum!

Hiç bi boka benzemiyor

Sonra kestiğim dalın kendimden başka bişey olmadığını görüyorum.

Saatin tersine doğru dönüyorum

Soğancığımda bir tutukluk hali, ensem odunlaştı

Vücudum hissiz

Hiçbir yaşam belirtisi yok burada

Her şey kurgu!

Geber inşallah! Bütün bunları seyretmek durumunda kalan bana söylüyorum bunu.

 Artık kendi cesedim bile ağlatmıyor

Tam tersine kahkaha atma isteği geldi şimdi

İki saattir ilk gelen tepki bu oldu.

Yaz kardeşim saat 15.35

Gülme sinyali alındı!

 

-Bir Kadını Öldürmek- Kitabından alıntı

 

Atlas Vazgeçti-5

Aslında bu mitin çok daha eski tarihlerdeki bi geçmişi var: Dünya henüz yokken onun bulduğu yerde Tiamat  veya Tiyamat adında çok daha büyük bir gezegen varmış ve o zamanlar bu gezegenin hakimi Sürüngen ırkı imiş. Alınlarına yazılan kod gereği, diğer gezegenleri de kendilerine köle etmek için büyük savaşlar yapmışlar ve nerdeyse başarılı olacaklarken bu gidişe bir dur denmiş (yıldız federasyonu tarafından!), Bir savaş (barış için savaş)gemisi olarak tasarımlanan Nibiru gezegeni Tiamat’a gönderilmiş ve onu çok ileri düzey bombalarla havaya uçurmuş. Tiamat parçalanmış ve dağılmış (en büyük parçası şu andaki dünyamız oluyor). Sürüngenler yenilgiye uğrayarak bizim güneş sistemini terk etmişler. Dikkatinizi çekiyorum saf kan sürüngen kalmamış bu civarda! Olsaydı eğer, biz oturup bu lafları zor ederdik! Sanki hikaye gerçekmiş gibi konuştuğumu eleştirmek isteyenler olabilir ama ne fark eder? Belki gerçek belki değil, biz metaforik olarak değerlendirelim bir an için.

Benim ilk sorum şu: Dünya gezegeni ortaya çıkıp 365 günlük yörüngesine oturduktan sonra, buradaki hayat, canlılar ve yerli insan genlerinde sürüngenlerden miras var mı? Olmaması mümkün mü? Buradan nereye varmak istediğimi merak ediyorsunuz muhtemelen, ben de ediyorum! J Bütün mistik öğretilerde baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini andıran bir kavram var. Allahın hakkı üçtür örneğin. Sonsuz bir evrenin içinde hafifçe basık bir küre olduğumuz halde neden alt ve üst kavramı var, anlayabilmiş değilim.  Mistik öğretilerde Alt kavramı genellikle fiziksel beden ile, üst kavramı ise ruh ile eşleştirilir. Bizler alttan ve üstten gelen iki etki arasında preslenmiş bir ırkız arkadaşlar, feci bi melezlik var bizde, öyle görünüyor! Bu arada melezlerin normlar üstü özelliklere sahip olduğu söylenir (aslı var mıdır?).

Ölenin arkasından konuşulmaz denir, şimdi kendi kitabından bahsederken böylesi acınası mit ve inançlardan söz etmem Ayn Rand’ı muhtemelen rahatsız ederdi, bu sebeple peşinen özürlerimi sunmak istiyorum. Kendisi, pırıl pırıl akıl ve mantık kuralları ortadayken böyle örneklemelere gidilmesini anlamsız bulurdu muhtemelen. Zaten ben de ne dediğimi anlatamadım, saçmalıyor muyum yoksa vurucu darbenin gelmesi için zaman mı kazanıyorum onu da bilemiyorum şu an.

İşte çok kanıksanmış fakat doyurucu cevap bulunamamış bir soru daha benden: insanlar arasında doğdukları anda fark var mı? Sanki Ayn Rand olmadığı varsayımından yola çıkıyormuş gibi geldi bana. Aksi takdirde böylesi belirgin bir hiyerarşiyi (12.ci tespit)kabul etmezdi. Neden durduk yerde Yağmacı var olsun?! Eğer yağmacı varsa, doğuştan gelen bir farklılıklar senfonisini de kabul etmek durumundayız. Y ada eğer aynı doğdularsa aynı eğitimi (0-6 yaş insan olma eğitimi) almadıkları için mi oluyor bunca büyük fark? Çok zeki olmayan,çok cesur olmayan, çok yaratıcı olmayan ne olsun?!  İlle ikinci sınıf vatandaş mı olacaklar, minnetle kabul sunanlar gurubu! Kant’ın da dediği gibi onlar böyle olmayı mı seçtiler ki Ayn Rand onları topa tutuyor? Ya seçtilerse?

Hangi amaç için seçmiş olduklarını tahmin etmek isteyebilir miyiz? Ayn Rand, kötü oldukları için seçtiklerini söyleyebilir belki, eğer seçtiklerini kabul ederse. Ama seçmemişlerse zaten onları böylesine topa tutması için neden kalmıyor! Bu da Kant’ın ünlü çelişki fenomeni.

Okumamış olanlar için Rand’ın genel tezini toparlamaya çalışayım:

Diyor ki; insan dediğin yaratıcı, zeki, adaletli, üretici, çalışkan ve ahlak sahibidir. Yaptığını ettiğini aşkla sevinçle, kendini mutlu edecek şekilde yapar, her şekilde samimidir, yalan dolan bilmez ve işte bu sebeple de güçlüdür. Fakat her nedense bu özelliklere sahip olan az sayıda insan vardır ve bu özelliklere sahip olmayanlar tarafından yağmalanırlar. (Eh dünyada altına oranla taş çok ama çok daha fazla ne de olsa!) Şimdi bu yukarıda tarif ettiği küçük insan gurubu kendilerini yollarından alıkoyan yeteneksizler gurubunun kendi akılları olmasa var olamayacaklarını dahi akıl etmekten yoksun olduklarını onlara göstermek üzere bir plan yürürlüğe koyarlar. Akıllarını yağmacıların kullanmasına izin vermeyerek yaparlar bu işi. Akıllarını alıp gizli bir yere saklanırlar (Atlantis), akılsız kalan dünya, önce ekonomik olarak sonra bütünüyle iflas eder, zaten ahlakın yağmacı da olmadığı varsayımı baştan konulmuştur. Yani lokomotifler gittiğinde vagonlar hiçtir! (kitapta birinci lig klasmanında oynayan tek kadın Dagny, ülkenin en büyük demiryolu şirketinin varisi ve idarecisidir. Tüm kurgu onun gözünden aktarılmaktadır.)

Öyle midir gerçekten? Lokomotifler gittiğinde vagonlar hiç midir?

Hiç sanmıyorum. Vagonlar olmasaydı lokomotife ne gerek vardı? Vagonların müthiş işlevi var, bunu gözden kaçıracak mıyız yani? Ayn Rand’ın süper zeki çocukları da zaten vagonları taşımayalım demiyorlar, taşıyalım ama herkes haddini bilsin diyorlar. İşte binbeşyüz sayfanın ana fikri bana göre bu. Haddini bilen olur bilmeyen olur. Üstelik teşekkür etmemeleri bir yana, vagonlar kendilerini en yüksek merciye getiriyorlar ve bindikleri dalı yani lokomotifleri haraca kesiyor, onların lokomotif olmaktan utanç duymaları gerektiğini vazediyorlar. İşte bu bardağı taşıran son damla oluyor lokomotifler için. Haksız bulmak oldukça zor görüyorsunuz.

Peki bu vagonlar aptal mı? İnsan bindiği dalı keser mi?  Molla Nasreddin bu konuya parmak basmıştıJ Burada lokomotiften muradımız çekici güç, ya da motor, ya da daha genel ismiyle harekete geçirici enerji. Bu konuda bi şiirimiz vardı şimdi aklıma geldi (Rüzgar gülü bakınız: … ) Şiirde de görüleceği gibi harekete geçirici güç zaten “engel”den elde ediliyor, bunun en basiti yelken. Rüzgar ise duygulardır demiştik. Duygu yoksa denizin ortasında kalıveriyorsun. İşte tam bu noktada Ayn Rand göz ardı etmiş olsa da “duygu” fonksiyonunun hesap dışı bırakılmasının hayati bir unutkanlık olduğunu söyleyeceğim, haddim olsa da olmasa da J 

Şimdi, rüzgar duygu ise eğer, ve siz bunun yol almak için olmazsa olmaz bir araç olduğunu biliyorsanız-farkındaysanız– onu kullanırsınız, işte bu aşamaya geldinizse sizde dümen-akıl var demektir. Yoksa rüzgarın (ya da motor fark etmez, motorun yakıtı da katılaşmış ata duygusu demiştik şiirde) önünde fındık kabuğu gibi bi sağa bi sola yalpalayıp hiç bi yere ya da hedeflediğiniz yere varamaz hatta batabilirsiniz bile. Bu durumda rüzgar sizi kullanmaya başlar, rüzgarın amacı olduğundan ya da istediğinden ötürü değil sonuç öyle gösterir.  Ayn Rand bu örnekleri muhtemelen çokça gördüğü için duyguyu yerden yere vuruyor, onu yolundan eden rüzgardır sanıyor. Ve bu sebeple akla sarılıyor, oysa akıl duygunun alternatifi değildir ki! Akıl, geminizin ya da arabanızın dümeni/direksiyonudur. Akılda kendinden menkul hiç bi güç (enerji anlamında)yoktur.

Bu sebeple duygu icat edilmişti! Pardon aslında yanlış oldu, hafıza icat edildi. Anlik refleksler hafızaya kaydedilerek duygu adı altında değişik formatlarda muhafaza edildiler. Aslında duyguların temeli İKİ tanedir; hoşlanma ve hoşlanmama durumu. Bunlar derecelendirilerek ayrı isimler verilip duygu yelpazesi oluşturuldu. Önce harekete geçirici olarak oldukça işe yarayan bu fonksiyon giderek başa bela olmaya başladı; çünkü fonksiyon düzden işlediği gibi tersten de işliyordu maalesef! Nasıl mı?

Örnekle anlatmaya çalışayım: Diyelim kişi, ateşten(yakıcı bişey) hoşlanmadı ve buna ihtiras-öfke-kıskançlık vs gibi değişik tonlarda isimler konup hafızaya atıldı. Ve daha sonra oturulup bu isimler kavramlaştırıldı, hangi durumlarda oluştuğu sanki ilaç reçetesi gibi detaylı olarak tanımlandı. Öyle oldu ki artık kişi tarifteki durum hasıl olduğunda ateşe maruz kalmış gibi hissetmeye başladı oysa ortada ateş filan yok! Böylece hafızadaki duygu bankasını gerçekte hissettiklerinin önüne almaya başladı, bu giderek kendi anlık hislerinin yozlaşmasına ve kaybolmasına sebep oldu.  Rüzgar gelişi güzel işlemeye başladı! Eh bu durumda sel felaketi de olur her bi şey olur. Üstelik her teknede dümen (akıl)olmadığını olsa da dümen kullanmanın öğretilmediğini düşünürsek nasıl kazalar olur tahmin etmek güç değil. İnsanın taş bağlı köpek salınık diyesi geliyor.

Daha devam edeceğiz herhalde…

 

Atlas Vazgeçti-4

Kitabı bitirdim, mutlu muyum? Hayır! Sebep? Bilmiyorum. Kendimi bilmek için zorlarsam başarabileceğimi sanıyorum ama bunu yapayım mı? Mutsuzluğu ifade etmenin bu kadar komplike olabileceğini daha önce düşünmek zorunda kalmamıştım. Bazılarına –özellikle balık burcu olanlara- neden mutsuz olduklarını sorduğumda bir sebep göstermek zorunda mıyım, nedensizce işte öyle derlerdi. Bunu kabul etmekte zorlanırdım, sebebi belki bilmiyor olabilirsin ama sebepsizce mutsuz değilsindir derdim. Kabul etmezlerdi. Galiba gerçek durumlarını şu anda anlıyorum (belki bu da değil ama bana öyle geldi), sebebi bilmiyor değilim hayır değilim ancak öylesine karmaşık ki bunu anlatmak için enerji harcayayım mı onu bilmiyorum (Hele balıkların üşengeçliği hesaba alınırsa bu çözüm onlara gerçekten uygun olabilir belki).

Malum ben üst seviyede bir faydacı olarak doğdum hala da öyleyim. Enerji harcamak için bir fayda ummalıyım, bazıları bunu eleştirirler fakat ben herkesin sonuçta bu ilkeyle hareket ettiğini fakat “fayda” içeriğinin her bireye göre hatta her bir duruma göre değişik olabileceğini düşünüyorum. Bu konuda günlüğümü bi kaç kez yazdığımı hatırlıyorum, o sebeple faydacılığı da açılımlamayı şu an faydasız buldum! J

Aman neyse, Atlas vazgeçti okurken çok güzeldi ama bitince aynı lezzeti bırakmadı. Harika bir çalışma olduğunu hala düşünüyorum ancak bu ölçüde her “beyanata” karışması muhtemel çift anlamlılıkları da beraberinde taşıması kaçınılmaz.

Bu kitapta en çok geçen kelime hangisidir dersiniz? Örneğin “Bir kadını öldürmek” kitabında en çok kullanılan kelime “oyun” imiş hatta sayısını da söylemişlerdi şimdi unuttum. Atlas Vazgeçti kitabındaki en favori kelime ise: Yağmacı! Binbeşyüz sayfalık bu görkemli savunma Yağmacılara hitaben yapılıyor: Yağmacıların aklımızı kullanmasına izin vermeyeceğiz! Diyor ve bu fikir uyarınca bir pasif ayaklanma yürütülüyor. Yöntem Gandi’yi hatırlatıyor doğrusu, oysa Ayn Rand  Doğu mistisizminden tiksindiğini bi kaç kez konu ediyor kitapta.

“Yağmacı” kelimesi bize hiç yabancı değil, Castaneda öğretisinde yağmacının yeri büyüktür ve onun aklımız yolu ile bizi etkisiz bıraktığı söylenir. Acaba her ikisinin bahsettiği yağmacı aynı mı? Ya da bu fark eder mi?

İşte aklımda kaldığınca, Ayn Rand’ın sevdikleri/ sevmedikleri ve altını kalınca çizdikleri:

1.       Kadınları sevmiyor; sanırım onları hayatın köstekleyicileri olarak görüyor.

2.       Erkekleri –yaptıkları işe aşkla bağlıysalar- seviyor.

3.       Sanayicileri seviyor; onları üretme becerileri sebebiyle –üretimi de insan mutluluğunun temeli olarak gördüğü için- çok önemsiyor.

4.       Bilimi seviyor. Ancak burada bilim insanının taşıması gereken ahlak üzerinde titizlikle duruyor.

5.       Ahlak seviyor. Ancak ahlakın nerden edinileceği üzerinde durmuyor! Dinleri,metafiziği, mistisizmi sevmiyor, onların adını dahi duymak istemiyor. Sanırım “ahlak” öylece kendiliğinden var onun için. (Buraya sonra değineceğiz)

6.       “Yaşam” ı ve zenginliği –ister aristokrasi isterse sanayi yolu ile elde edilmiş olsun- seviyor, ölümden ve fakirlikten nefret ediyor.

7.       Zekaya tapıyor. Onun kurgusu içindeki zeki adamların bulunduğu yerler ve koşullar dikkate alındığında IQ leri yüksek olması gerekiyor ancak romandaki kişilerin hayatlarına baktığımızda aslında onlar EQ anlamında da üst seviyedeler.

8.       “İyilik”,”yardım”, “adanma”, “aile ilişkileri”, “büyü”, “sosyal” gibi kelimeleri tiksintiyle kullanıyor.

9.       “aşk” çok önemli; her anlamda aşkla bağlanma durumunu övüyor. Aşkın objesi ne olursa olsun diyemeyeceğim; çünkü yağmacılığı aşkla yapanlara karşı duygularını göremedim kitapta.

10.   Üreten insanın ahlaklı olduğunu varsayıyor; kitapta üretim yapan hiç kimse bi ahlaksızlık olayına girmiyor. Üretimden kazanılan para ve servet onun için en büyük paye, öyle ki, kurduğu yeni Dünya’ya dolar işaretini bayrak/simge yapıyor. Örnek vermediği için Ayn Rand’ın üretim yapan fakat ahlaksız olan insanlara nasıl baktığı ve bu yolla kazanılan paraya da nasıl tutum takınacağını öğrenemiyoruz.

11.   Öğretmenin ancak bir bilim adamı gibi olabileceğini (yani yaratıcı ve ahlaklı) öneriyor. Öğretmenin varlığını gerçekten önemsiyor.

12.   Hiyerarşiyi benimsiyor.  İnsanların bir kısmı yaratıcı, zeki, girişimci, çalışkan olurlar ve onlar kendi refahlarını sağlarken bu aynı zamanda toplumun diğer kesimlerine de –kendiliğinden-yansır. Bu özelliklere sahip olmayanlar yani, aptal, taklitçi, tembel olanlar da birinci guruba hayran ve müteşekkir olmalılar. Birinci guruptakiler bunu doğrudan talep etmeyecek kadar egosantrik olsalar da ikinci gurup –kendiliğinden- hadlerini bilmeliler. (yukarıdaki her madde için kitaplar dolusu söyleyecek şey var tabi fakat bu 12.ci madde için kısa bir notu belirtmeden geçemeyeceğim: Ayn Rand “kıskançlık” kelimesini ve buna bağlı olarak “haset” edimini hiç duymamış galiba, kitapta bu iki kelime sanırım hiç yok! Tabi “duygu” kelimesine tiksintiyle baktığı için bunu es geçmiş olması muhtemel)

13.   Akıl, mantık, zihin, adalet, bilgi seviyor, duygulardan nefret ediyor. (Tamamen kendi tahminim olmakla birlikte Rand’ın küçükken şiddetli duygusal sömürüye maruz kalmış olabileceğini düşünüyorum.)  İnsanın yalnızca duygular yolu ile zayıf düşürebileceğini biliyor ve bu sebeple kalp seviyesinde geçen her konuşmayı tiksintiyle reddediyor. Zaten Aristo’yu seviyor, karanlık ve aydınlık, doğru ve yanlış var. Ve insan bunları aklı yolu ile ayırt edebilir. “Esneme”, “dalgalı mantık” gibi sözler onun için yenilginin işaretleri. Bu kavramlar Yağmacının kullandığı yöntemlerin başında geliyor.

14.    Ayn Rand kitabında altını büyük bir saygıyla kutsuyor, onun için dolar=altın. Zaten Kurduğu Atlantiste para altından dolar. Kağıt para, tahvil, hisse senedi gibi şeyler gerçek “değer” olamazlar, bunlar yağmacının işine yarayan enstrümanlar.

Aklıma geldikçe ilave edeceğim. Onun “varlık” sevdiğini söylemiştim. Aklı olan her insan zaten bunu sevmelidir. Bu, kendini, hayatını sevmek anlamına gelir öncelikle. Her doğru işin göstergesi maddi yani fiziki olarak görülebilmelidir Rand’a göre. İnsanın güzelleştirebileceği bu dünyadır aslında “var” olan da sadece budur. Yeni Dünyasına “Atlantis” ismi verilmiş olması asla tesadüf değil bence. Kitaptaki kahramanların hepsi birer Atlantis vatandaşına benziyor zaten (mitolojik olarak bilebildiğimiz kadarıyla). Atlantis’in sonu bilgi boyutunun varlık boyutunu çok aşmış olması sebebiyle geliyordu. Varlık boyutunu, ahlak ya da bilinç olarak algılamak lazım. Sonuçta bilgi de aynen para gibi enerjinin yoğunlaşmış şeklidir ve onu taşıyamayacak insanın elinde ya çarçur olup gider-bu evlası- ya da korkunç bir silaha dönüşür.

Burada biraz ara verip konunun Annunakiler miti ile benzeşliğini hatırlatmak istiyorum.

Nibiru (Marduk) gezegeninin kralı/komutanı Anu’nun iki oğlu ve bir kızı Dünya’ya gelirler. Amaçları kendi gezegenlerinin yırtılan atmosferini onarmak amacıyla buradaki altını çıkarmak ve Nibiru’ya sevk etmektir.  Anu’nun İnsan ırkından oğlu Enlil, Dünya’ya komutan atanmıştır. Kızı Ninmah, şifa, yiyecek, tohumlama, mevcut canlıların ıslahı gibi konularda yetkilidir. Diğer oğlu Enki ise onun sürüngen eşinden olmadır, araştırmacı ve tüm bilgilerin(adına ME denilen bi tür bilgi tohumu) sahibidir. Buradaki altın çıkarma işleri beşyüzbin yıl sürer, sonunda işlerini tamamlayıp milattan önce 1600 yıllarında, Marduk’un bir önceki geçişinde (3600 yıllık yörüngeye sahip)buradan giderler. Hikâyeyi çok kısa anlatıyorum (bu sayfalarda detaylı bilgileri var. Bu arada fikir Zekeriya Sitchin ve Sümer yazıtlarından çıkıyor)

Daha Marduk’tan çok önce varlıkların bilinçlenme yolunda hız almaları için iki ayrı prototip üretilmiş:

1.       Sürüngenler: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onları kontrol altına alın ya da yok edin, aksi takdirde siz yok olursunuz”.  Üretilen ilk prototip oldukları için epeyce deneyim yaşamışlar ve bilgi biriktirmişler.

2.       İnsanlar: Kodları şöyle belirlenmiş: “gittiğiniz yerde başka varlıklarla karşılaşırsanız onlarla iyi geçinin, paylaşımcı olun.” Sonraki prototip olduklarından sürüngenlere göre çok daha az bilgiye sahipler.

Tabi evrende bu iki türün birleşmelerinden oluşan melez türler oluşması da kaçınılmaz, tıpkı hikâyedeki Tanrı Enki gibi. Melezlik bunla kalsa yine iyi, bundan daha beteri Annunaki erkeklerinin Dünya kızları ile olan ilişkilerinden doğan melezler, bunlara yarı tanrı deniyor. Bunların büyük kısmı burada bulunduğu beşyüzbin yıl içinde güzelliklere düşkün çapkın Tanrı Enki tarafından bizzat yapılıyor.

İşlerin siyah-beyazdan biraz daha karışık olduğunu anlatmak için ille de bu miti kanıt göstermek durumunda değilim, aklıma geldi de hatırlatayım dedim yoksa işlerin karmaşıklığı bir sonuç olarak gözler önünde, tam da Ayn Rand’ın çizdiği tablo ile somut biçimde kanıtlanmıştır zaten. Buna rağmen O, Aristo mantığını yüceltiyor, bu ilginç tabi.

-devam ediyor-

Not: Bugün saat 20.00 de CnBcE’de ki MERLİN dizisini çocuklara ve genç hissedenlere izlettirmeyi unutmayalım.