Yasalar ne içinmiş?!

Ayn Rand – Atlas Vazgeçti’den

Yine ikinci kitabın 136.cı sayfasında oldukça ilginç bir açıklama var. Devlet Bilim akademisinin başkanı Dr.Ferris, bir bilim adamı olmakla birlikte politikanın tam göbeğinde bir adam. Aşağıdaki konuşmayı idealist bir sanayici olan Rearden Metal sahibine karşı (ona yaptığı şantajı normal göstermek amacıyla) yapıyor:

“O yasalara sahiden uyulmasını mı istiyoruz sanıyordunuz?” diye devam etti Dr. Ferris. “Onların ihlal edilmesini biz istiyoruz. Doğru dürüst anlasanız yi olur,karşınızda bir gurup okul izcisi yok. O zaman çağımızın güzel jestler çağı olmadığını da anlarsınız. Biz güç peşindeyiz ve bu konuda ciddiyiz. Siz küçük kumarbazlardınız, ama biz gerçek oyunu biliyoruz, bunu anlasanız iyi olur. Masum insanları yönetebilecek güç yoktur. Herhangi bir hükümetin tek kozu, suçluların tepesine binmektir. E, ortada yeterli sayıda suçlu yoksa, o zaman onları yaratmak gerekir. O kadar çok şeyi suç olarak ilan edersiniz ki, insanların yasaları ihlal etmeden yaşamaları mümkün olmaz. Bir ülke dolusu yasaya uyan halkı kim ister? Bundan kimin ne çıkarı olabilir? Ama çıkardığınız yasalar, uyulamaz, uygulanamaz, nesnel olarak yorumlanamaz şeylerse, o zaman bir ülke dolusu yasa ihlalcisi yaratırsınız. Ondan sonra da suçluluktan para kazanmaya başlarsınız. Sistem bu, Bay Rearden.Oyun bu. Bunu bir kere anladınız mı, sizinle iş görmek çok daha kolaylaşmış olur.”

Her devirde hemen hepimizin bildiği şeyler olmasına rağmen, yukarıdaki söylevi ara ara kendimize hatırlatmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

 

 

Ayn Rand – Atlas Vazgeçti’den

İkinci kitabın 102.ci sayfasında baştan sonra oldukça ilginç bir PARA monoloğunun en ilgi çekici paragrafını paylaşmak istiyorum öncelikle:

“Parayı miras olarak devralmaya layık insan, ancak o paraya ihtiyacı olmayan insandır. Nereden başlarsa başlasın, nasılsa kendi servetini kazanabilecek olan insandır(1). Eğer mirasçı, o paraya denkse, para ona iyi hizmet eder, değilse para onu mahveder. Ama siz bu durumu seyreder, para onun ahlakını bozdu dersiniz. Yoksa O mu paranın ahlakını bozmuştur? Değersiz mirasyediye asla imrenmeyin. Onun parası sizin değildir, zaten o parayı siz de daha iyi kullanamazdınız(2). O para bize paylaştırılmalı, bir parazit yerine dünyada elli parazit olmalı, diye düşünmeyin(3). Bu da o servetin altında yatan ölmüş iyilikleri geri getiremez. Para köklerinden koparılınca ölen bir canlı güçtür. Kendine denk olamayan bir akla hizmet etmez(4). Bunun için mi ona kötü diyorsunuz?”

“Para sizin sağ kalma aracınızdır. Yaşam kaynağınız hakkında vereceğiniz hüküm, kendi hayatınız hakkında vereceğiniz hükümdür(5). Eğer kaynak kötü ve yozlaşmışsa, kendi hayatınızı lanetlemişsiniz demektir. Parayı sahtekarlıkla mı kazandınız* İnsanların günahlarına, aptallıklarına hizmet ederek mi kazandınız? Budalalara hizmet sunmakla, kendi yeteneğinizin hak ettiğinden fazlasını elde etmeyi mi umdunuz? Bu uğurda standartlarınızı mı düşürdünüz? Hor gördüğünüz müşteriler için, tiksindiğiniz(6) işler mi yaptınız? Eğer öyle yaptınızsa, o zaman paranız size bir anlık, bir kuruşluk sevinç bile getiremez. O zaman satın aldığınız tüm şeyler, size bir takdir değil, bir sitem haline gelir, bir başarıyı değil, bir ayıbı hatırlatır(7). O zaman avazınız çıktığı kadar para kötüdür diye bağırmaya başlarsınız. Size özsaygınızı geri getiremediği için mi kötüdür? Yozluğunuzun zevkini çıkarmanıza izin vermediği için mi? Paradan nefret etmenizin kökü orada mı yatıyor yoksa?(8)

“Para her zaman bir etki olarak kalacak, sebep haline gelip  sizin yerinizi hiçbir zaman almayacaktır(9). Para iyiliklerin ürünüdür, ama sizi iyi kılamaz, günahlarınızı telafi edemez. Para size hak etmediğiniz maddi ve manevi değerleri getirmez(10). Paradan nefret etmenizin nedeni bu mu acaba?”

…

Çok uzun bir monolog olduğu için adım adım gidelim istiyorum, bu sebeple burada kestim şimdilik (sonra devam edeceğiz). Şimdiye kadar okuduğum en doğru, en zekice söylevlerden biriydi doğrusu; fakat bildiğim bir şey daha var ki; “her doğruyu çürütebilirim eğer çürütemezsem özgür olamam! Çünkü bu kez o doğru beni çürütür!” (Bu tesbitim özellikle kendi doğrularımdan başlamayı gerektirir. Lütfen bu sözüm üzerine düşünün, yanlışsam beni ikna edin, lütfen. Böyle yapa yapa sizce nereye varabilirim?)

İşte sadece bu nedenle yazıyı numaraladım ki çürütülmedik bişey kalmasın J

(1). Burada genetik birikimden bahsediliyor sanırım. Parayı kazanan ve onu sonraki nesle bırakan kişi bu beceriyi de kendi uzantısı nesle bırakmıştır. Ve tabi kişiliğiin oluştuğu 0-6 yaş arasında o veliaht , kendisini seyredebilmiş olmalı aynı zamanda, çünkü başka türlü dünyayı ebeveyninin algıladığı gibi göremeyecektir. İşte zurnanın zırt dediiği yer burası! Bu ebeveyn zaten çalışmaktan başka şeyden zevk almıyor (çünkü monoloğun esası bu temadır, yaptığı işi çok seviyor olmak, ki bu da sevgi=ilgi ilkesi gereğince sadece yaptığı işle ilgileniyor anlamına gelir.) Bu durumda çocuğa kim bakıyor? Ona 0-6 yaş arasında %95 i tamamlanan görme hassasını kim veriyor?  Ben söyleyeyim;

a) Sırf güzel olduğu için ya da servet büyütmek amacıyla alınmış EŞ büyütecek çocuğu. Onun dünyayı kendi gibi algıladığı ne malum, ayrıca bu eş de çok meşgul olacak, neden mi? Kocasının/karısının kazandığı parayı harcama işi eşe kalmış olacak! Bu durumda EŞ de çocuğu büyütecek vakte sahip değil.

b) Böylece çocuğa dadı bakacaktır. Ve bu durumda çocuk ebeveynin değil dadının gördüğü dünyayla baş başa kalır! Komik ama gerçek budur. Hiç açlık çekmemiş olsa da muhtemelen doygunluk duygusu hissedemeyecektir. (Dadının fevkalade doygun bir genetiğe sahip olmuş olabileceği çok küçük olasılıkları devre dışı bıraktım şu an.) O veliaht ki: dadılar, şöförler, ahçılar ve uşakların algıladığı dünyaya ait biri olacağından, genlerinden gelen etki ile, çünkü bu karşıt bir etkidir, hayatı boyunca tatminsiz, tembel, ilgi aşıkı bir mirasyediye dönüşebilir. Yüksek oranda bu böyle olacaktır.

c) Üstelik bir de “aynı geni” taşımama riski var! Neticede kesin olan sadece annedir, onu da doğururken gördüğümüz için!

Serveti yapan nesil bazen çocuklarını gözünün önünde tutma hassasiyetini de biliyor olabilirler fakat bu maalesef altı yaşından çok sonra olduğu için, atı alan Üsküdarı geçmiş oluyor. Bu durumda söylevi yapan F. D’Anconia’yı, o mirasçının neden %100 e yakın bir oranda o paraya denk olamayacağını ispat etmeye çalıştık.

(2). Üçüncü cevapla ilintili olarak “siz ondan daha iyi kullanamazdınız” tespiti yüksek gerçekliğe sahip olsa da kesin olamayacağı da açıktır.

(3). E olsun bir parazit yerine varsın elli parazit olsun, bakarsın o elliden biri gerçek bir büyü-tü-cünün eline düşer de, o mirası-iyiliği tekrar yüceltecek kapasiteye kavuşur. Bu da bir ümit değil mi?

(4). Paranın canlı olduğu, ölmüş iyilikler vs hepsi çok doğru. Kendine denk olmayan birine hizmet etmediği çok çok doğru. Öyleyse bunu tez çürütmeliyim! J Bir parazit ya da elli parazit üzerinden yola çıktığımıza göre, her iki olasılıkta da paranın kendine denk olanı bulması pek şüpheli görülüyor. Bu durumda sorumluluğun genele yayılması çözümü öneriliyor. Basit bir tanımlama olarak “sosyal devlet” modeli bu gereklilikten ortaya çıkmış olabilir diyorum. Bu model bir hem hem ürünüdür bence. Neyin hem hem’i bu? Para kazanan ile onun mirasçısının bir mi elli mi parazit olacağı seçeneklerini birleştiren bi hem hem. (Bu konuya istenirse daha bi derin dalarız, şu an buralarda kaybolacak gibi oldum)

(5). Paranın amaç değil de sevinçle yapılan bir üretimin sonucu olduğu ana teması üzerinde yürür isek ve fakat her nasılsa(!) kafamızın içine tıkıştırılmış bir para ayıbı olduğu müddetçe kendi yaşam sevincimizi gömer duruma geliriz bu doğru.  (6). Hele yozlaşmış kaynaklarla bu işe yürüdüğünüz takdirde içinize atılmış olan para ayıbı günden güne büyüyen habis bir ur gibi zaten o mirası içten içe tüketecek ve yok edecektir.(7) Bu otomatik çalışan, sağlam bir sistem. Bazıları buna allahın adaleti derlerse de ben çok iddiasız bi şekilde fizik kuralı diyeceğim. Çünkü tam birbirine zıt iki yöne doğru aynı şiddette bir güçle yürümek için girişimdesiniz demektir L Yozluğun zevkini çıkarmak için size izin vermediği için paradan pardon kendinizden nefret etmeyin güzel kardeşlerim(8). Doğru çok doğruuuu , hem An çürütmeliyimm: Eğer bu nefret olmasaydı, evrene yozluk hakim olabilirdi belki, küçük de olsa bir ihtimaldir bu. Fakat Allahtan bu nefret sadece bir parazit ve elli parazit seçeneklerinde var , parayı gerçekten kazananın böyle şeylerle uğraşacak vakti yok. O en sevdiği işe yatırmış kendini. Laf olsun diye kullanmıyorum bunu ben, gerçekten “kendini”! İçinde bi ayıp dürtüsü yok ki onun, tek yöne doğru kolayca hareket ediyor.

Gelelim sonuca (9 ve 10), para kendiniz/amaç olamaz, o sadece kendinizi ekip biçtiğinizde elde kalan üründür. Bu doğru da ne yapıp bunu çürütmeli? Bi düşünelim olmazsa L

-devam edecek-

İlginç bir tez…

Türk Tarihi Tezi destekleyen “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz”

kitabının yazarı Gene D. Matlock Eylül’de Türkiye’de 7 Eylül’de İstanbul’a gelecek olan yazar, 17 Eylül’de Bodrum’da bir konferans verecek.

Gene D. Matlock B.A. M.A. kimdir?

81 yaşında olan yazarımız Amerikan vatandaşı olup El Dorado, Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okuduktan sonra Aralık 1951′de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980′den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Bu kitabın 3. bölüm başlığını kullanarak ve orijinaline sadık kalarak çeviren yayınevimiz, Aralık 2008′de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır.

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz

Yazarın bu ilginç savı aralarında 65 yıldır bulunduğu ve çok sevdiği Meksika’da Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlar. Daha önce yazdığı kitapları Ortadoğu, Hint ve Amerikan Kızılderili halk ve dinlerinin kökenleri üzerineydi. Bu kitapta Türk asıllı Rus yazarı Murat Adji’nin eserlerinin etkisi vardır. Türklerin nispeten yakın tarihte ortaya çıkan uygarlığı başka halklardan öğrenen göçebe ve istilacı bir halk olduğuna dair Batı akademisyenler arasında yaygın bir görüş vardır. Oysa Matlock aynı Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Muazzez İlmiye Çığ, Reha Oğuz Türkkan, Haluk Tanju gibi Türk yazarlarının 1930′larda yaygın olan, ancak daha sonra rağbet görmeyen Türklerin binlerce yıl önce uygarlığın kurucuları oldukları ve anayurtlarının Orta Asya olduğunu savunmaktadır. Bir Batılı araştırmacının bu sonuca varması nerdeyse olası dışı gözükmekte. Ancak Matlock’u farklı kılan bakış açısını belki bu ifadesi açıklar: “İnsanların yanlış varsayımlar üzerine oturttukları ve derin inançla bağlandıkları önyargılarını yıkıp yerlerine doğru ve anlamlı fikirler yerleştirmekten hiçbir şey beni daha fazla tatmin etmiyor.” Gerçekten de Matlock’un kitabı biz Türkler için bile sürprizlerle dolu. Kitabı okurken sanki paha biçilmez bir hazineyi taşıyan atalarımızdan kalan bir sandukayı keşfediyoruz ve dünyanın dört köşesine yayılmış tüm insanlarla bağlarımızı fark ediyoruz. Bütün bunları anlatırken Matlock az bilinen kutsal metinleri, yazmaları, araştırmaları referans veriyor.

Kitabın Arka kapak Yazısı

Tarih yeniden mi yazılacak?
Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?
“Işık doğudan gelir” ne anlama geliyor?
Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?

Amerika’da doğan ve daha sonra Meksika’ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han’ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.

Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin’de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.

Kitabın içinde bazı bölümler: Bu Kitabın Yazılışını Çevreleyen Garip Koşullar, Dünyanın Bütün İnsanları-Biliyor muydunuz Hepiniz Türksünüz? DNA’larınız Bunu Kanıtlayabilir!, Türkler Bize Tanrımızı, Kutsal Haçımızı, İsa’nın Adını ve Kutsal Teslisi Verdi!, Kadim Hiperborlular Bin Yıl Yaşayabilmiş miydi? İnsanlığın İlk Beş Irkı Uzaydan mı Gelmişti? Kadim Türklerin ve Hinduların Havagemileri mi vardı? Nuh Sonrası Göçler, Beş Krishtaya Irkının Kralı Kimdi? İbraniler (Fenikeliler ve Yahudiler) Amerika Kızılderililerini Amerika Kıtalarına Nasıl ve Neden Getirmişti?

Tanrının Kapısını çalan Bilim

Carl SAGAN’ın “Tanrı’nın Kapısını Çalan Bilim- The Varieties Of Scientific Experience“ adlı, ülkemizde 1. Basımı Kasım 2007′de yapılan 288 sayfalık eseri, Carl Sagan’ın 1985 yılında ünlü Gifford Konferansları’nın yüzüncü yıldönümü nedeniyle aldığı davet üzerine İskoçya’da verdiği konferansın metinlerinden oluşmaktadır. Sagan’ın ölümünün onuncu yıldönümü vesilesiyle ilk kez yayınlanan kitabı eşi ve uzun süre onunla birlikte çalışmış olan Ann Druyan tarafından hazırlanarak günümüzün bilgileriyle tazelenmiştir.

Sagan bu kitapta din ve bilim arasındaki ilişki konusundaki fikirlerini ayrıntılı bir biçimde ortaya koyarken evrenin enginliğinde kutsalın ne demek olduğunu anlamak için sürdürdüğü kişisel arayışını ve yolculuğunu oldukça anlaşılır, mizahi, akılcı ve tamamen gözleme dayalı bir ifadeyle bizlere aktarmaktadır. Aşağıda, kitaptan çok kısa alıntıları paylaşmak istedim.

Sağlık ve esenlik dileklerimle. Halit YILDIRIM

Ve birçok efsanelerde tanrıların en çok heyecan duydukları şey insanların, ölümsüzlüğün bazı sırlarını keşfedecekleri ya da hatta Babil Kulesi efsanesinde olduğu gibi, örneğin, gökyüzüne tırmanış teşebbüsünde bulunacakların bile olacağı.

Batı dininde açık-seçik olarak emredilen, insanların küçük ve ölümlü yaratıklar olarak kalacaklardır. Neden? Bu birazcık şuna benziyor: zenginin fakir kişiye fakirliği kabul ettirip sonra da bundan ötürü sevilmeyi beklemesi gibi. Sizlere sunduğum türdeki evrene rasgele bir bakış bile, bildiğimiz dinlere tehditler oluşturur.

Batı’nın tanrıbilimi bana göre şöyle bir genel sorunla karşı karşıyadır: Batı ilahiyatının sunduğu Tanrı portresi çok küçüktür: minicik bir dünyanın tanrısıdır, bir galaksi tanrısı değildir, hele evrenin tanrısı hiç değil. Şimdi denebilir ki, “İyi ama ilk kutsal kitaplar, Musevi, Hıristiyan ya da İslam kutsal kitapları yazılırken o tarihlerde uygun sözcükler henüz sözlükte yoktu.” Açıkça söylemek gerekirse sorun bundan doğmuyor; bu kitaplardaki güzel mecazlarla galaksi gibi bir şeyi ya da evreni tasvir etmek muhakkak mümkündür. Ama söz konusu olan küçücük bir dünyanın tanrısıdır: bu sorunu ilahiyatçılar, sanırım, yeterince dile getirmemişlerdir.

Yerküre’ye uzaydan baktığınızda hayret uyandırıyor. Ulusal sınırlar yok. Bunlar insanlar tarafından çizilmiş tıpkı Ekvator çizgisi, yengeç dönencesi, oğlak dönencesi gibi. Bu küçük dünyadaki tüm varlıklar, birbirlerine, karşılıklı olarak bağımlıdırlar. Cankurtaran teknesinde olmak gibi. Soluduğumuz hava Rusların, Zambiyalıların, Tasmanialıların ve gezegenin tümündeki insanların soluduğu aynı hava. Bizi ayıran nedenler ne olursa olsun, Yerküre’nin kendisine hiçbir şey olmayacağı muhakkak ve bin yıl, bir milyon yıl sonra da aynen kalacak. Sorun, ana sorun, başlıca sorun-bir bakıma tek sorun-biz burada olacak mıyız?

Polis kuvveti olmasa insanların ne derece ahlâkî varlıklar oldukları en azından tartışmaya açık bir görüştür. Hadi, bunu bir kenara bırakalım bir an için. Birçok hayvan türü, davranış kurallarına sahiptir. Bencil olmayan, akrabasıyla cinsel ilişki kurmayan, yavrularına şefkat gösteren bir sürü hayvan bulabiliriz. Nil Nehri timsahları, doğacak yavruları korumak için yumurtaları ağızlarında taşıyorlar uzun mesafeler boyunca. Bu yumurtaları kırıp omlet yapabilirler ama yapmıyorlar, yapmamayı tercih ediyorlar. Neden?

Çünkü yavrularının yumurtalarını yemekten zevk alan timsahlar yavru sahibi olamazlar. Ve bir süre sonra da karşınızda yavruların bakımıyla meşgul timsahlar görüyorsunuz. Böyle bir durumla sık sık karşılaşabilirsiniz. Ama yine de bunun her nasılsa etik bir davranış olduğu düşüncesine kapılmıyoruz.

Not: Okunması ilginç olabilecek bir kitap gibi göründü gözüme, umarım kitapçıya gittiğimde unutmamış olurum.

Ayn Rand ve Atlas Shrugged

Doğum tarihi 2 Şubat 1905
Doğum yeri Rusya
Ölüm tarihi 6 Mart 1982
Mesleği Yazar, Filozof

Ayn Rand (2 Şubat 1905 – 6 Mart 1982, ilk adı Alissa Zinovievna Rosenbaum), kurduğu objektivizm felsefesi ve yazdığı Yaşamak İstiyorum (We the Living), Ben (Anthem), Hayatın Kaynağı (The Fountainhead) ve Atlas Silkindi (Atlas Shrugged) kitapları ve objektivizm felsefesiyle tanınan düşünür-yazar.

Felsefesi ve kitapları kendi bireycilik, rasyonel bencillik ve kapitalizm mefhumlarını vurgular. Devletin özgür bir toplumda yasal ama minimal bir role sahip olduğuna inanan Rand, bir anarşist değil ama bir minarşist‘tir. (bu tanımı kendi kullanmamıştır.)

Romanları kendisine özgü oluşturduğu bir kahramanın tanıtımını merkez alır, Kahraman kendi yeteneği özgünlüğü ve bağımsızlığı yüzünden toplumla çatışır, ama bu çatışmalar onun hataları yüzünden değil, rasyonel davrandığı ve yürekten gelen bir şekilde kendi çıkarı için çalıştığı için olur. Rand’a göre rasyonel düşünen akıllar için çatışma söz konusu değildir. Kahraman yine de idealleri doğrultusunda devam eder. Rand bu kahramanı ideal insan olarak görür ve literatürünün bu tip insanlar için bir tanıtım yeri olmasını amaç edinir.

O’na göre,

  • İnsan değerlerini ve hareketlerini mantık kullanarak seçmelidir,
  • Bireylerin kendilerini başkaları için feda etmeden ve aynısını başkalarından beklemeden kendi amaçları için yaşamaya hakları vardır,
  • Kimsenin bir başkasının haklarına güç kullanarak tecavüz etmeye ya da güç kullanarak ona kendi fikirlerini empoze etmeye hakkı yoktur.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ayn_Rand

Üç kalın ciltten oluşan Atlas Silkindi’nin ilk cildini okudum ve merakla devam ediyorum. Herhalde bitirince kendi çapımda bir yorumda bulunacağım. Zamanında bu kitaplar nasıl gözümden kaçmış bir yandan da onu düşünüyorum. Gerçekten ilginç bir kurgu ve yazarın bir filozof olduğu daha ilk satırdan anlaşılıyor. Kitap 1957 yılında yayımlanmış, yani yazarı elliiki yaşındayken, bunu az önce internet kaynaklarından öğrendim ama aslında kitabın bir olgunluk çağı ürünü olduğunu zaten okurken anlamıştım.

Bir insan bu derece “doğru” peşine düşerse sanırım epeyce ızdırap çeker. Şimdilik başka yorum yapmamak için kendimi zorluyorum, bakalım diğer iki cilt de bitince ne hissedeceğim?