Son Yeniçeri

Son Yeniçeri

 Türü: Tarihi Roman

KİTAP HAKKINDA :

  1. YY Osmalı İmparatorluğu topraklarında yaşanan savaşlar, isyanlar ve devletin ve halkın bunlara tepkisinin, iyiden iyiye zayıflamış, amacından sapmış Yeniçeri Ocağı ve sıkı bağlar içerisinde bulunduğu Bektaşi Tarikatı çevresinde anlatıldığı bir roman “SON YENİÇERİ” .

Kahramanımız savaşta esir düşmüş ve Müslüman olup Sarı Abdullah ismini almış Petru adında bir Rus genci… Esir düştükten sonra İstanbul’a, esiri olduğu yeniçeri subayının evine köle olarak yerleşen ve zamanla müslüman olup ağasının kızıyla evlenen Abdullah’ın ağzından anlatılıyor olaylar…

Yeni Çeriler ile Saray arasında yaşanan soğuk savaşın ayaklanmaya kadar gidişi ve Saray tarafından Yeni Çeri ocağının ortadan kaldırılışına kadar geçen süreç dönem İstanbulunun harika bir tasviri ile zenginleştirilmiş bir şekilde anlatılıyor…

Yeni Çeri Ocağı, Genç Osman dönemindeki Patrona Halil isyanında padişahın
kat’l edilmesi ile Osmanlı’nın yok etmek istediği fakat bir yandan da halk üzerindeki etkisi ve arkasına aldığı Bektaşi Tarikatının gücü nedeniyle biraz da çekindiği bir güç halini almıştır.

Bu dönemde bir Yeni Çeri subayı olan Arif Ağa savaşta esir ettiği Rus genci Petru’yu doğumunu aber aldığı oğlunun hatrına bağışlamış ve savaş dönüşünde yanında götürerek evinde köle olarak kullanmaya başlamıştır… O ana kadar bir köylü olarak yaşamış olan Petru İstanbul’un cazibesinden etkilenmiş ve zamanla yanında yaşadığı aileye ısınmış, onlar da o na aileden biri gibi davranmaya başlamışlardır… Ancak ortada bir sorun vardır… Petru hala bir gayrimüslimdir ve bu durum ailenin özellikle kadınları ile kaynaşmasını engellemektedir… Bu konuda herhangi bir baskı görmemesine rağmen Müslüman olmayı kabul eder ve Bektaşi geleneklerine ve ritüellerine göre İslamiyeti kabul ederek Abdullah adını alır… Arif Ağa kızını bu genç ile evlendirerek bağlarını akrabalık derecesine taşır….

Abdullah Arif Ağanın oğlu olan Sabit’le ilgilenip o na yoldaşlık etmekte ve aynı zamanda eski yaşamından kalma marangozluk yeteneği ile geçimini sağlamaktadır.

…

Sabit büyüyüp Yeni Çeri ocağına girer ve hızla yükselerek Çorbacı rütbesine ulaşır… İşte bu aşamadan sonra roman zaman zaman Abdullah’ın, zaman zaman da Sabit’in ağzından anlatılıyor…
…

Artık son demlerini yaşayan Yeni Çeri Ocağı nın yerine daha derli toplu ve saraya daha bağlı olacağına inanılan bir ordu kurulması ve zamanla Ocağın bertaraf edilmesi fikrine karşılık Yeni Çerilerin ayaklanması ve kanlı bir şekilde bu ayaklanmanın bastırılması ile olaylar son buluyor…
….
Kişisel olarak dönemin günlük yaşantısının, Osmanlı tebâsının düşünce yapısının detaylı bir biçimde anlatıldığı bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim… Anlatım kesinlikle sıkıcı değil aksine sürükleyici…

KİTAPTAN SATIRLAR
‘İşte’ dedim, ‘Baba Erenler, senin cumhur devleti işbaşında. Bak ahali nasıl da güzel güzel birbirini idare eder.’ Ters ters baktı. Lafıma alındığı besbelliydi. Hiç pervam yok artık. İsterse alınsın. ‘Bu mu cumhur? ‘ dedi, ‘Bu cumhur falan değil, düpedüz rezalet! ‘ Damarına iyice basacaktım, kararlıydım. ‘Bildiğin başka bir cumhur var mıdır Baba Erenler? ‘ dedim, ‘De bana nerededir? Gidip onu getireyim.’ Kızgın kızgın baktı. Sustu. Sonra kendini bıraktı. Oturduğumuz sedirde kaykıldı. ‘Yahu Arif Ağa’ dedi, ‘söyle şu neferden birbirlerine de bize birer çubuk yakıp getirsinler…
……

“Rivayete göre Sultan Selim, yeniçerinin Kabakçı’yı desteklediğini öğrenince yüzünü ulemaya dönmüş, onlar da suskunlukla cevap verdiğinde yalnız kaldığını anlamıştı. Bu belki Memaliki Osmaniye’de böyle değildi ama İslambul’da kesinkes böyleydi.”
……

YAZAR HAKKINDA

Reha Çamuroğlu, 1958’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapan Çamuroğlu, genel olarak “zihniyet tarihi”, özel olarak İslam heterodoksisi tarihi üzerine çalışıyor.

Not: Kitabı henüz bitirdim, zaman zaman ağladım, kimi zaman da hayretle sayfaları yuttum, sonuç olarak çok beğendim. Söz konusu yüz yıllık bir dönemi bu denli naif şekilde anlatmak, tarih bilgisine yorum yapacak kapasitem yoksa da, edebi metin ve kurgu anlamında kolay değil, çok çok başarılı buldum. Yazarın Sabah Rüzgarı isimli kitabını iki kez okumuş hatta özetini de çıkarmıştım (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118 ), dolayısı ile bu ikinci kitabını alışım tesadüf değildi. Şimdi “Bektaşilik Tarihi” isimli kitabını edinmek istiyorum hevesle. İlk kez yakın tarih ilgimi çekmeye başladı, malum benim ilgi alanım en yakındörtbin yıl öncesinden başlayarak geriye doğru gider! :)))
Bende yakın tarihe ilgi uyandırabildiği için sayın Çamuroğlu’na müteşekkirim.

Saygı ve sevgi

ANIN YANSIMALARI: Hayvanlar, bizlerin “konular” olarak adlandırdığımız süptil duyguları tetikleyen önemli aynalardır. Kedilerle ilgili ilk deneyimim 1980’in kışında başladı. Kendime sadece geçici olduğunu söylememe rağmen kurallara karşı gelerek onu evde tutmaya karar verdim. Ve böylece, Tigger ve ben aile olmuştuk.
Hemen yeni arkadaşımı evdeki “yasak alanlara” saygı duymasını öğrettim. Koltuklar, tezgâhlar ve buzdolabının tepesinden uzak durması gerekiyordu. Hepsinden önemlisi ben işteyken bütün dünyanın onu görmesi için cam içlerinde oturamazdı. Her gün eve geldiğimde onaylanmış bölgelerden birinde onu uyurken buluyordum. Gizli ilişkimizde her şey mükemmel yürüyordu.
Bir gün eve her zamankinden erken geldim. Dairemin kapısını açtığımda Tigger mutfak lavabosunun yanındaki tezgâhın üstündeki derin uykusundan uyandı-bu, kesinlikle yasak olarak belirlediğimiz alanlardan birisiydi. Hemen aşağı atladı, yataktaki yerine döndü ve benim ne yapacağımı beklemeye başladı. Meraklanmıştım: Bu bir kerelik bir olay mıydı yoksa her gün ben evden çıktıktan sonra olanların bir işareti miydi?
Kedisi olan arkadaşlarla konuştuğumda, kedisi olan herkesin zâten bildiği bir şeyi öğrendim: Bir kediyi eğitemezsin! İstisnalar olmakla beraber, kediler kedi gibi davranır. Yüksek yerleri severler ve en yükseklerine tırmanırlar-tezgâh üstleri, buzdolapları ve cam içleri gibi yasaklanmış alanlar olsa bile. Siz varken sizin kurallarınıza saygı duymakla beraber, yalnız kaldıklarında kediler kendi dünyalarını yönetirler.
Belki de tesadüfî olmayarak Tigger’la yaşadığım zor zamanlarda, işimdeki sıkıntılarla olan paralellik dikkatimi çekti. Hâttâ yöneticiliğini yaptığım kişiler bana Tigger’ın yaptığının aynısını yapıyorlardı. Projelerle ilgili talimatlarımı dinlemiyorlardı.
O akşam daireme girdiğimde Tigger gene mutfak tezgâhının üzerindeki yasak alandaydı. Ve bu defa bana baktığında yerinden bile kıpırdamadı. Çıldırmıştım!
Koltukta oturup bana neyin gösterildiğini düşünürken Tigger’ın kurallarıma karşı “saygısızlığı” ile iş arkadaşlarımın bana benzer gibi gelen davranışları arasındaki paralellik dikkatimi çekti. Aynı anda olmakla beraber birbiriyle bağlantısız gibi görünen deneyimler, hem Tigger hem de iş arkadaşlarım bana kendimle ilgili önemli bir şey göstermişlerdi.
Yaptıklarımız ve dünyada olanlar arasındaki ilişkiyi fark etmemizin ne kadar önemli olduğunu Asya’daki gizli kabileler üzerine yapılan antropolojik çalışmalardan anlayabiliriz.
İnançlarımızın anında başkalarıyla olan ilişkilerimize yansıdığını gördüğümüzde, aynalarımızın ilkini deneyimliyor oluruz; ve bu da anın aynasıdır. Ancak bazen anın aynası yaptıklarımızdan daha süptil bir şey-yaşamımızda yargıladıklarımızı-gösteriyor olabilir.
İlahi Matriks / The Divine Matrix-Gregg Braden / 2007

Başkalarınına oldukları gibi olmaları için izin verdiğimizde ve bunu hep yaptığımızda kendimize saygısızlık etmiş olmaz mıyız? Velev ki “ben ve başkaları” bir illizyon olsunlar, bunu yaşayacağım ana kadar bu illizyon gerçektir. O halde ben ve başkaları (!) arasında saygı dengesini iyi kurmalıyım; ne başkasını ne de kendimi küstürmeyeck orta yolların-parayla değil sırayla- bi formulünü bulabildiğim ölçüde huzurlu olacağım ve huzur vereceğim demektir.

Heterodoksilere bakış devam-7

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2133

İkinci bir mezhep olan Bengal’li Baul’ler kadar ilginç bir akım az görülür. Pek bilinmeyen bu topluluk basit insanın “kalbinin efendisini” aramasının en güzel örneğini verir. Baul’ler alışılmış bütün bağlardan kopmuşlardır, tam anlamıyla özgürdürler. Özgürlük için ölümü bile göze alırlar ve buna Sufilerden aldıkları bir sözcük olan “fena” derler. Kast sistemine karşıdırlar, belli bir tanrıları yoktur, tapınak istemezler. Baul’ler evlenmekten ve dünya nimetlerinden yanadırlar. Kadın-erkek aşkının tanrı aşkını duymalarına yardım ettiğini söylerler. Baul akımının özü; kitaplara boş verip Tanrı ile doğrudan doğruya ilişki kurmaktır.

Müslümanlığın Hindistan’a girmesinden sonra Heterodoks düşünürler iki dini uzlaştırmaya çalıştılar. Bu düşünürlerden en tanınmışı Ramananda’dır. Onun oniki havarisinden biri, hem müslüman hem de hindu Bhakta olan Kabir; “inançlar arasındaki ayrılık salt adlardadır, yoksa Tanrı her yerde aynıdır. Tanrı ruhun gizli köşelerindedir diyenler dış dünyayı kınamış oluyorlar ve bunun tersini söyleyenler de aynı şekilde doğru söylememiş oluyorlar” demektedir.

Uzakdoğu’nun en eski ve en yaygın diğer iki heterodoksisini ise Taoizm ve Zen‘de buluruz.

Lao-Tze’ye göre her şeyin kaynağı Tao’dur. O tüm şeylerin atası ve anasıdır. Ayrılık yoktur, Tao çokluğun altında yatan birliktir. Fakat bu birlik durağan değildir, aksine sürekli ilişki içinde olan ve yaratıcı olan çokluğun birliğidir. “Dünyadaki tüm şeyler varlıktan gelir ve varlık ise varlık olmayandan.”  Varlık olmayandır göğün ve yerin başlangıcı; Varlık’tır onbinlerce şeyin anası. Bunun için bazıları sürekli “varlık olmayanla” uğraşır, çünkü onun sırlarını bulmaya uğraşır, diğerleri sürekli Varlık’la uğraşır, onun sınırlarını keşfetmeye çalışırken. Bu ikisi aynı kaynaktandır, fakat değişik adları vardır. (biz bu konuyu bilmeden, kendi düşünce ve sözcük dağarcığımız çerçevesinde Oyun Kuramı’nda resmetmişiz, bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=187 -Sibel’in notu)

Tao’nun temsil ettiği “birlik” ve “uyum” arasında bir çelişki yoktur. Lao-Tze söz konusu uyumun, ortodoksinin tanrısıyla olan büyük farkını çok açık bir biçimde verir: “Tüm şeylerin yaşamı ona bağlıdır ve o onlardan yüz çeviremez. O kendi görevini başarır ama bunun için iman istemez. Herşeyi giydirir ve besler ama efendileri olmayı istemez.” Onda evrene adalet getirme çabası yoktur; çünkü bu sav aslında kargaşa ve adaletsizlik yaratacaktır.

“Bu nedenle, Tao yok olduğunda fazilet öğretisi yükselir. Fazilet yok olduğunda bundan ancak insanlık öğretisi yükselir. İnsanlık yok olduğunda, bundan ancak adalet öğretisi yükselir. Adalet yok olduğunda, bundan ancak doğruluk öğretisi yükselir. Ama doğruluk, sadaket ve inançlılığın yüzeysel bir ifadesi olduğundan kargaşanın başlangıcıdır.” Bu anlamda, ahlak bir toplumsal yükümlülüğün ürünüyse, Şao-Tze ahlaka karşıdır. Onun savunduğu ahlak ancak içrek Tao’nun izlenmesiyle, doğal olarak elde edilen büyük uyumdur. Toplumsal sözleşme olarak ahlak, iki yüzlülüktür.

Taoizm bir sadelik öğretisidir. Dünyasal para mal mülk hırsı kadar dinsel sanatsal ve siyasal hırsların da tahakküm yaratıcı öğeler olduğuna işaret ederek, rekabet duygusunun uyumun bozulmasına sebebiyet verdiğini söyler. Bu öğreti de kadın ve çocuk aşağılanmazlar, hatta övgü ile anılırlar.

Lao-Tze’ye göre engelleri aşmanın en kolay yolu su gibi olmaktır. Bu da  saldırganlığa karşı barışçı bir tavrın temeli olacaktır.

-devam edecek-

Enel-Hakk Üzerine Düşünceler-6

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2130

Tanrılık savları uygarlıkla başlar. Belki bu cümlenin tam tersi daha doğrudur: Uygarlıklar Tanrılık savlarıyla başlar. Firavunlar, Babil kulesi, şehirlerin azamatli yapıları, katedraller, kubbe ve minarelerde bir ok gibi sivrilen kulelerinde (ikiz kuleleri de sayalım!) aynı çabayı görmemek olanaksızdır. Savaşı kazanmak için güç kadar, rakipte yaratılan korkuya da ihtiyaç vardır (kaldı ki bu güç bizatihi o korkunun getirisidir.). Bu korkunun Tanrısı, zafer geçitlerinin arkasında cezalandırıcı ok ve mızraklarıyla hazır bekler.

Tanrı tasarımı “modelini” çıkartmak iddiasında değiliz. Yalnızca, tahakküm kategorisi kadar evrensel olan bu Tanrı’nın belli bir takım özelliklerine dikkat çekmek istiyoruz.

İlkin bu Tanrı, evrendeki herşeyi bir hiyerarşik sistem içinde sıralayan tahakküm sembolik yapısının en tepesinde yer alır. O en tepedeki, biricik, herşeyin üzerindeki ve dolayısıyla herşeyden “ayrı”dır. İkincisi o yaratıcıdır, tüm evreni kendi iradesiyle yarattığı gibi ortaya çıkan yenilikler ancak O’nun iradesiyle ortaya çıkmaktadır. Üçüncüsü, bu Tanrı, birliğin “tek biçimci” sembolüdür. Onun belirli izlenceleri vardır. Onaylanmak ancak bu “doğru” izlendiğinde mümkündür. Ortak yaşamı tanımayan tahakkümün sembolik yapısı gibi, O da fetihçidir. Yine avcı-savaşçı gibi aslında bu katagorinin ürünü olan “erkek” kavramı gibi, cezalandırıcı, kahredici, bağışlayıcıdır.

Dördüncüsü, bu Tanrı yoğun bir bilinmezlik ardına gizlenmiştir. Onu görmek isteyenlerin gözleri kör olacaktır. Onun gizli bilgisini çalıp yiyenler lanetlenecek, en azından cezalandırılacaktır. İnsan korktuğu için inanacak, yine o nedenle doğru davranacak ve yine o nedenle ödüllendirilecektir. Başka bir özelliği ise “düzenleyici” oluşudur. İnkarcıdır, kendine bağlanmayanı inkar eder, sonra onu kendine “eş olma” tehdidi içinde görür ve üzerine yürür. Bu eylemi ile bölücü-parçalayıcı bir kimlik kazanır. Bütün bu sebeplerle “münafıklarla bitmez tükenmez kutsal savaşlara girilecektir.”

Aslında ortodoksinin tanrısı, kültürün sembolik yapısının tanrısıdır. (Caudwell’in Yanılsama ve Gerçeklik kitabındaki  çözümlemelerine de göz amak isteyenler için adres: https://blog.sonsuz.us/?p=371 ) Heteredoks dinsel inançlar ise belki de sözcüğün tam anlamıyla en evrensel inançlardır, üstelik herhangi bir uluslararası örgütlülüğü olmaksızın.

Biz burada çeşitli zaman ve mekanlardaki heterodoksilerden tamamen keyfi olarak ve bilgimizin sınırları dahilinde sözedeceğiz.

Tarihin ilk heterodoksilerine Hinduizm içinde rastlarız. Veda döneminin Upanişad’ları, ormanların sessizliğine çekilip metafizik deneylerini yüksek düzeyde Batıni ayetler biçiminde tasvir eden eski zaman kahinlerinin eserleridir. Sözkonusu yapı içinde beliren bazı akımlardan ilki Tantradır. Tantra inananları törenlerinde şaraba ve aşka yer verirler, kadınların önemli yeri vardır ve din işlerinde onlara da yerverilir. Tantra genellikle bir halk okulu olmuştur.

-devam edecek-

Nesimi Esintisi-5

Reha Çamuroğlu’nun Sabah Rüzgarı kitabından iz bırakan noktalara devam ediyoruz. Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2128

Bilinen şeyleri yeniden yazmamak için önce biraz Viki’den alıntı yapacağım:

Hayatı birlikte doğum tarihinin 1399-1344 yılları arasında olduğu , idamının da 1417 veya 1418 yılında olduğu tahmin edilmektedir, Türkçe ve Farsça divanları yazmıştır. Şiirleri dönemin bir çok şairini etkilemiştir. Şiirlerinde Hallac-ı Mansur’u andıran ifadeler kullanmasıyla idarecilerin tepkilerini üzerine çok çekmiştir.

Nesimî’nin yaşadığı dönemde Fazlullah Naimi’nin (1340-1394) kurucusu olduğu Hurufilik hareketi geniş ölçüde yaygınlaşmıştı. Nesimî Naimi’den öğrendiği Hurufiliği kabul etmiş ve bu tarikat uğrunda mücadele etmiştir.

Kendisinin de Mevlana’dan etkilendiği ileri sürülmektedir Çeşitli nazireler yazmıştır. Şiirleri Anadolu,Azerbeycan ve İran’da yaygındır. Esterabadlı Fazlullah’ın yaymaya çalıştığı Hurufiliği benimsedi. Bu mezhebin önde gelen savunucuları arasında yer aldı. Ülkenin çeşitli yerlerinde dolaşarak şiirleriyle yaymaya çalıştı. Bu, yöneticileri rahatsız etti.

Diğer hurufilere olduğu gibi Nesimî de takip edilmiş ve Mısır Çerkez kölemenleri hükûmdarı El-Müeyyed Şeyh’in emriyle  derisi yüzülerek öldürüldü. Cesedi bir hafta halka gösterildi. Ayrıca öldürüldükten sonra derisini omzuna alıp 7 kapıdan aynı anda cıktıgı söylenmektedir.

Ve şiirlerinden kısa bir alıntı:

  • Ne zaman ki, kahpe felek, cahili ve haddini bilmezi sever oldu; artık şüphesiz, faziletin müşterisi bulunmaz. /Fırsatçı hırsız, bütün gerekli şeyleri götürse yeridir. Çünkü yola koyulan kafilede bir kişi bile uyanık değildir. / Halkın işi çığırından çıktı. Gönül yıkıcılar çoğaldı. Yaralı bir gönülü tamir edecek bir mimar bile bulunmaz. / Var git derde katlan ve eziyetlere karşı sabırlı ol. Çünkü gönlün dileğinin azı da, çoğu da bulunmaz. / İki yüzlülük ve hilekarlık işte aldı yürüdü. Fazileti müşterisiz bıraktı. İlim sahiplerine parlak bir pazar kalmadı. / Ey Nesîmî, sen sırrını bu ayak takımına açma. Çünkü bugün dünyada sırdaş bir insan bile bulunmaz.
  • Ey kendinden habersiz, gel Hakk’ı tanı, zira o sendedir. Vücudun şehrine girip seyret. Onun sende olduğunu görürsün. / Zanna kapılıp nerdedir diye şaşkın şaşkın gezersin. Boşuna her yeri gezip durma. Çünkü canın mekanı sendedir. / Ben Hakk’m senden ayrı olduğunu nasıl söyleyebilirim? Çünkü Hakk’m nizamının sende olduğunu gözümle görmüşüm./İlahî bir bülbül isen başka bir gül bahçesi arama. Ruhulemîn’in (Cebrail’in) gül bahçesi sendedir, seyre çık.
  • Gönül sefa ve dünya zevkine aldanma, kana boyar. Seni bu sevdaya salar, kendi başka hayale dalar./ Ey akıl sahibi, şu beş günde devran sana el verirse, biran yüzüne güler, sonra yüz bin üzüntü verir./ Bunca haceti yığacağına, yürü, bir olgunluk, mükemmeliyet iste. Ecel yeli bir gün esince ona çok zarar verir./ Eğer âşık isen, bunca haceti ne yapacaksın, terket. Aşka düşmüş olan mala sevdalanmaz. /Zülfün yüzüne düştüğünü görmeyen ahali, güneş tutuldu diye yanlış fikre kapıldılar./ Varlığını yığıp yedirmeyen kişinin malı zehir (yılan) olur. Ey saki, sözünde yalan olanın vebali boynunadır.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0madeddin_Nesim%C3%AE

Mükemmel dizeler doğrusu, üstüne söz söylemeye utanırım.

Çağdaş Azeri yazar Bahtiyar Vahabzade, Feryat adlı manzum tiyatro eserinde Nesimi’den şöyle söz etmektedir:

Nesimi’ni öldüren hagigetten, doğrudan
Min min defa güzeldir onu yaşadan yalan,
Destemiz dağılandan
Nesimi şiirleri
olup dilim ezberi.
Oba oba gezmişem ölkeleri, elleri,
Onun kelamlarıyla
Ruhen ışıglatmışam garanlık könülleri.
Hem sözle, hem gılınçla vurmuşam demadem,
Amalıma, aşgıma öz borcumu vermişem,
artık bitmiş bilirem vazifemi dünyada,
Bundan sonra menüm çün yaşamagdan ne fayda?

Şüphesiz Nesimi Dünya tarihinde işkence ile öldürülen ne ilk ne de son kişidir. Olağanüstü incelikle yazılmış şiirleri onun zamanları aşan hayatiyetini açıklamaya yetmez. Onu asıl yaşatanlar okuması yazması hiç olmayan toplum kesimleridir. Bizce onu bu ölçüde canlı kılan özellik Hallac-ı Mansur’da olduğu gibi tek bir sözcükte ve o sözcüğün algılanış tarzının toplumda yarattığı etkidedir. Bu “Enel-Hakk” sözcüğüdür. 

Evet nihayetinde bu bir kelimedir. Ancak herşeyden önce, tüm tarihimizde söyleyeni “yaralayan” bir kelimedir. Öte yandan bu kelimeyi söyleyenleri yaralayanlar da çeşitli yaralar almışlardır. Tek bir sözcük hangi dinamiklerle bunca olaya kaynaklık edebilmiştir?

-devam edecek-