Hurufilik ve Bektaşilik -4

Önceki bölüm için Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2126

Bektaşi düşüncesine hızla etki eden Hurufilik nedeniyle, bazı araştırmacılar XV. yüzyıldan başlayarak Bektaşilik’in bozulduğunu ileri sürmüşlerdir. Onlara göre Hurufilik hileli yöntemlerle, örneğin Hurufilik görüşlerini Hacı Bektaş’ın görüşleriymiş gibi savunarak, Bektaşi tarikatında etkin olmuştur. 

Oysa Çamuroğlu’na göre, Bektaşilik Anadolu’ya Hacı Bektaş ile birlikte adım attığında Aleviler zaten çoktan bu topraklardadırlar. Aleviler, bir heterodoks derviş olan Hacı Bektaş’ı çeşitliliği barındırma potansiyeline sahip olan bünyeleri sayesinde özümsemişler ve onu bir önder olarak tanımışlardır. Bu bakımdan, Anadolu’da heterodoksi denilince akla hemen Alevi-Bektaşi geleneği gelmektedir. Bu gelenek, çeşitliliği özümsemesi ve hoşgörülü yapısı nedeniyle bir çok farklı heterodoks zümreyi de içinde barındırmış ve tüm ezoterik düşüncelerin Anadolu’daki sığınağı olmuştur. 

Tümü farklı düşünce ve uygulamalara sahip olan Kalenderi, Haydari, Hurufi, Torlak gibi akımlara bağlı olanlar bu geniş yelpazeye katılmış, kendi bağımsız varlıklarını feda ederek, Alevi-Bektaşi toplumsal olgusuna kendilerine özgü renkler katmışlardır. Alevi-Bektaşiler bu durumda bir bozulma görmezler, zira inançları değişime açıktır. Tam tersine bu durum onlar için bir zenginleşme yoludur.

 1376 Yılından başlayarak Isfahan’da başlayan Hurufiliğin, her türlü baskıya karşın, inanılmaz bir hızla Osmanlı topraklarına yayılmasının ve etkili olmasının nedenleri çok yönlüdür. Şiddetli baskı ve zulme karşın hızla gelişen ve yayılan bu inanç sisteminin gelişim nedenleri, hem içinde büyüdüğü toplumsal yapının özelliklerine, hem de kendi içerik ve dinamiğine bağlı olmalıdır. 

Hurufilik öncelikle ezoterik bir inanç sistemidir. Dinlerin “İçrek” (Batın) anlamlarıyla anlaşılması gerektiğini ve bunun da ancak özgür “Yorumlama” (Te’vil) ile gerçekleşebileceğini ileri sürmektedir. Hurufilik, ezoterik yaklaşımlar arasında, kentli nüfusa en fazla hitap edenlerden biridir. O döneme kadar kentlerde pek görülmeyen ezoterik yaklaşımın Hurufilik’le birlikte hızla kentleri de etkisi altına aldığı görülür. 

Ortodoks İslam’ın simgesel evreni ve kültürü, o güne dek düşünce üretimine kentlerdeki medreseler ve yazılı belgeler yoluyla egemen olmuştur. Hurufilik, yorumlama yoluyla, yüzyıllardır sarsılmaz olduğu sanılan yazı ve kutsal metinlerin egemenliğini yıkmaya koyulur. Harfleri konuşturur. İnsanı kağıda yazılmış olanın üzerine çıkartır. Belge ve kayıtlara güvenen ortodoks sistemin kutsal metinleri, harflere getirilen keyfi yorumlarla kuru yapraklar gibi savrulmaya başlar. Osmanlıların ele geçirdiği kentlere doğru akan heterodoks dervişler, yıllar öncesinden kentlerde yer bulmuş bir Hıristiyan heteroks geleneği ile karşılaşır. Bu geleneğin en etkin temsilcisi “Bogomiller”dir. 

Biri yazılı İncil’in, diğeri yazılı Kur’an’ın kalıplarına karşı mücadele eden iki farklı dinin heterodoks akımları doğal olarak yakın ilişkiler kurarlar. İslam heterodoksisi Hurufilik olmasaydı bu ilişkiyi kurmakta pek zorlanacaktı. Öncelikle Fazlullah’ın kendisini “Mesih” ilan etmesi bu ilişkinin kurulmasında etkin olmuştur. 

Fazlullah’ın yazdığı “Cavidan” adlı yapıtın Firişteoğlu tarafından “Aşıkname” adıyla yapılan çevirisinde sık sık “Yuhanna İncil”inden alıntılar yer alamaktadır. On iki imamla on iki havari arasında paralellik kurulmakta, İsrail’in on iki kabilesine göndermeler yapılmaktadır. Anadolu heteroksisi Rumeli’ne geçerken de Hurufilik’ten fazlasıyla yararlanır. Sonradan Bektaşilik incelenirken Hurufi etkilerinin en yoğun olarak Rumeli ve Arnavutluk Bektaşiler’inde görülmesi, Hurufiliğin oynadığı rolün ne denli önemli olduğunu gösterir. 

Anadolu’nun heterodoks İslam’ı ya da tüm Osmanlı topraklarında İslam’ın egemen olduğu simgesel evren içinde yaşayan heterodoksi, Hurufilik sayesinde, aynı topraklarda yaşayan diğer kültürlerden halkları, uzlaştırıcı çatısı altında toplama yeteneğini geliştirerek daha olgun bir biçim kazanmıştır.

-devam edecek-

Hurufilik tarihi -3

Önceki bölüm için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2124

Bu çabanın ilk örneği Pythagoras’ın öğretiler dizgesinde bulunur. Bu dizge, varoluş sorunlarının felsefi araştırması amacıyla oluşturulmuş bir inanç akımı çerçevesinde geliştirilmiş ve ünlü Pythagoras kuramı da bu dizgenin bir yan ürünü olarak ortaya çıkmıştır. İ.Ö. 500 yıllarında ortaya çıkan Pythagoras dizgesi, geliştirdiği müzik kuramı ile birlikte ele alınınca ses, dil, sayılar ve harfler aracılığıyla evreni açıklamayı amaçlayan bütüncül bir yapıya ulaşabilmiştir. Kendisinden önce gelen Mısır, İran ve Hint tekniklerini kullandığı sanılan bu dizge, daha sonraki harfçilerin sık sık başvuracağı temel yöntemleri geliştirmiştir. 

Harfçiliğe tarihsel olarak ikinci örneği oluşturan “Kabbala”, Hurufiliğin amacına pek benzer bir amaç taşımakta, harf ve sayıların gizemini çözerek Tevrat’ı yorumlamayı hedeflemektedir. Kabbala’nın yorumuna göre Tanrı kendisini belirli sayıda nitelik (Sefirot) biçiminde dışsallaştırarak evreni yaratmıştır. Kabbala’nın yaratılış ile ilgili bu savında yer alan hemen her unsuru, İslam ezoterizminde ve dolayısıyla Hurufilik ve onun etkisi altındaki “Bektaşilik”te benzer biçimde bulmak olanaklıdır. 

Harfçilik ve etkilerinin İslam’da ne zaman ortaya çıktıkları konusu oldukça tartışmalıdır. İslam harfçileri için uygun koşulları, Kur’an’da bazı surelerin başında birbirinden ayrı ve anlamsızmışçasına yer alan ve “Huruf-u Mukatta’a” diye adlandırılan harfler sağlamıştır.

Yaşar Nuri Öztürk, “Tarihi Boyunca Bektaşilik” adlı kitabında bu konuda şunları belirtmektedir: “Şunu da söyleyelim ki, bu harf kümelerine muhtelif ve çoğu kez esrarlı manalar verme işi, sahabiler devrinde başlamıştır…Hatta Hz. Ali’nin: “Kur’an Fatiha’dan, Fatiha Besmele’den, Besmele Ba harfinden ibarettir. Bense o Ba harfinin altındaki noktayım” sözü çok ünlüdür.” 

İslam’da “Kutsal Metinlere” harf düzeyinde yorum getirme çabasının ilk örneği X. yüzyılda Hallac-ı Mansur’da görülür. Mansur, Kur’ana sözcük anlamlarına bakarak “Yorum” getiren (Te’vil) Karmatiler’in bir propogandacısıydı. (Karmatilik, IX. yüzyılda dinsellikle bağdaştırılmış, sosyo-ekonomik temelli ezoterik bir akımdır.) Mansur, divanında ve “Kitab al-Tavasin” adlı eserinde harfler ve sayıların “gizli anlamlarına” değinen ilk İslam harfçisidir. Evreni ve Tanrı’yı insanda görmenin bir sonucu olarak ilk kez “Enel-Hakk” diyen Mansur olmuş ve bu sözü nedeniyle 922 yılında idam edilmiştir. 

İslam’da harfçiliğin ikinci önemli örneğini Endülüslü düşünür Muhyiddin-i Arabi (1165-1240) oluşturur. Endülüslü Yahudi düşünürlerin ve Kabbalacıların etkisinde kalarak “El-Fütuhat El Mekkiye” adlı yapıtında harfçiliğin bir çok örneğini sergilemiştir. 

Geliştirilmiş harfçi teknikleri kullanan Hurufiliği bir inanç sistemi olarak Kuran kişi Şihabuddin Fazlullah Esterabadi’dir. 1340 Yılında doğan Fazlullah, genç yaşta teoloji ile ilgilenmeye başlamış, on sekiz yaşındayken tasavvufa yönelerek hacca gitmiştir. Dönüşünde Harezm’e gelmiş ve bir süre burada kaldıktan sonra Tebriz’e geçmiştir. Burada etrafına topladığı kişilerle yaptığı dini sohbetler sayesinde büyük saygınlık kazanmıştır. 1386 Yılından başlayarak Isfahan’da kendi sistemini yaymaya başlamış, daha sonra uzun bir süre için bir mağarada inzivaya çekilmiştir. Bu dönemde kendisinin “Mehdi” olduğunu ileri sürmüştür. Çevresinde yedi kişilik bir çekirdek kadro oluşturmuş, bu yedi kişinin çabaları sonucunda yeni inanç hızla yayılmaya başlamıştır. Kısa sürede çeşitli toplumsal kesimlerden kişiler yeni akımın çevresinde toplanmaya başlamıştır. 

Fazlullah’ın kendi sistemini yaymaya çalıştığı ortam bu tür akımlar için pek elverişlidir. Bu yöre Mazdeizm ve Karmatilik gibi bir çok ezoterik akıma kaynaklık etmiştir. 

Fazlullah hakkında bilgi içeren her kaynak, onun Tanrılığını ilan ettiğini söylemektedir. Ancak bunu nasıl gerçekleştirdiğini belirtmemektedirler. Bu ilan sadece “Enel-Hakk” biçiminde yapılmış olabilir. Aynı yörelerde Hallac-ı Mansur’un oldukça tanındığı dikkate alınırsa, en güçlü olasılık bu ilanın “Enel-Hakk” formülüne dayanmasıdır. 

Fazlullah, yarısı farsça ve yarısı da Esterabad lehçesi ile yazılmış olan “Cavidan-ı Kabir” adlı bir eser ile adının “İskendername” olması olası bulunan farsça bir manzume kaleme almıştır. Ayrıca “Arşname” ve “Muhabbetname” adlı kitapları da vardır. 

Yeni sistemin yaygınlaşması egemen çevrelerde rahatsızlıklar yaratır. Timur’un oğullarından Miranşah’ın buyruğu ile Fazlullah tutuklanır ve hapsedilir. 1394 Yılında Alıncak kalesinde öldürülür; cesedi ayaklarına bağlanan bir iple çekilerek ibret olsun diye dolaştırılır. Fazlullah’ın çevresindekiler kovuşturmalara uğrar.

 Hurufiler’in büyük çoğunluğunun Anadolu’ya sığındıkları biliniyor. Özellikle Sivas, Eskişehir ve Batı Anadolu’nun bazı kent ve kasabaları kısa zamanda kimliklerini çok iyi gizleyen Hurufi propagandacılarla dolmuştur. Hurufiler, buradan Rumeli’ne geçerek Arnavutluk’ta, Filibe ve Varna gibi Balkan önemli kentlerinde eylemlerini sürdürdüler. Bazı tasavvuf cemaatlerine sızarak, kendilerini gizlemeyi ve inançlarını yaymayı başardılar.

Osmanlı döneminde hurufilerin cezalandırılması ile ilgili uzun uzun yıllara yayılı bir çok vaka var, burada hepsinden söz edecek olursak konunun aslını kaçırabiliriz diyorum.

-devam edecek-

 

Hurufilik -2

Özetin başlangıcı için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118

Açıktır ki yazının şehrin dışında pek bir yeri yoktur. Köylüler, vergi toplamak üzere köye gelen tahsildarların kullandığı bu garip “esrarlı” şekillere hayretle bakıyor ve bu şekillerin sonucunda kendi lehlerine bir hüküm de çıkmadığını da görüyorlardı!  Yazı ve rakamlar şehirlilerin elinde adeta büyülü “şer” güçlerine dönüşmüştü.

Şehirde ise durum daha başkaydı. şehrin kendi iç farklılaşmasının gelişmesiyle “ibn-ül vakit” yani “zamanın oğlu” olmak isteyenlerin karşısına yaşanan yaşamdan daha önemli hale gelmiş olan kaydedilmiş yaşam çıktı.

Şehrin herkesçe kabul edilmiş “kahramanları”, “kutsal metinleri”, egemenlerin tuttuğu kayıtlardan çıkarılıp okunacak ve onların istem ve özlemlerini dile getirecekti.

Uzunca süren bir yazı egemenliğinden sonra şehirliyi kendi silahı ile altetmek diyebileceğim bir yöntem gelişmiş, yani hurufilik! Böylece yazılanın hükmü onu te’vil eden yani anlamlandıranınkine muhtaç kalmış!!!  Tekniğin tarih içindeki gelişimine göz atmadan önce dikkatimi çeken en önemli öğe, son derece keyfi oluşudur. Abdulbaki Gölpınarlı bu tekniğe “çocukça” sıfatını yüklerken buna olumsuz bir anlam yüklemiş miydi orasını bilemiyoruz ancak ben de Çamuroğlu’na bu konuda katılmadan edemiyeceğim ve şöyle soracağım: “ne fark eder?”

Eğer bi çeşit sihirli şekiller birden ortaya çıkıyor ve sizin yaşanan hayatınızı ikinci plana atıveriyorsa, bu duruma nasıl direneceksiniz? Malum tüm hastalıklar ilacını kendi içinde taşırlar! Yazı var ise evet harfçilik de gelir ve onun tahtını en dibinden sallar!

-devam edecek-

Reha Çamuroğlunun Sabah Rüzgarı adlı kitabından özetleme ve yorumlar

Harfi tarif Hurufilik

<

p style=”margin-top: 0px; margin-bottom: 0px; word-spacing: 0px; margin-left: 20px;”> renkler günesten çiktilar
renkler günese girdiler
renkler günessiz öldüler
ne renk gerek bana
ne renksizlik

günesler bir yerden çiktilar
günesler bir yere girdiler
günesler onsuz öldüler
ne aydinlik gerek bana
ne karanlik

sekiller bir yerden geldiler
sekiller bir yere gittiler
sekiller görünmez oldular

büyük köse vur
bütün sesler bir seste boguldu
mansûr
mansûuur

 Asaf Halet Çelebi 

Reha Çamuroğlu, Sabah Rüzgarı isimli kitabına bu şiirle başlamıştı. Seneler önce okuduğum bu kitabı dün yeniden gözden geçirirken, ifadelerindeki kendine özgülük dikkatimi çekti. Belki de ikinci kez okurken kısa kısa notlar alsam iyi olacak dedim.

Kitap, Hurufilik ile ilgili özel tanımlamalarla başlıyor. Kısaca, Harflerden dinsel anlamlar çıkaran İran içrekçiliği. Hurufiliği iki ana başlıkta incelemeliyiz diyor Çamuruğlu;  Hurufiliğin bir yanında harfler ve onlarla yakın ilişkili rakamlar, öte yanında da bunların yardımıyla ve bunlara dayanarak açıklanan, savunulan Batıni inançlar vardır.

Harfler bizi yazıya, yazı da bizi doğruca şehre getirir! Şehri, Toynbee şöyle tanımlıyor: “Şehir, orada oturanların yaşamaları için gerekli yiyecekleri sınırları içinde üretmedikleri bir iskan yeridir.”

Bu anlam Claude Levi-Strauss’un tanımıyla belirginleşir: “… yazılı iletişimin birincil işlevi köleliği kolaylaştırmaktır.”

Bu tür kayıtlar aracılığı ile, şehrin hükümdarları birden fazla yaşam sürdüler: Bir kez hayattayken ve yine anıtlar ve yazıtlarda, kaydedilmiş olaylar yoluyla sonraki insanların zihinlerinde taklit edilecek modeller, tehlike karşısında uyarıcılar ve başarıya teşvik edici unsurlar olarak başka bir zamanda yaşadılar. Aslında kaydedilmiş yaşam sık sık yaşanan yaşamdan daha önemli olmaya başladı!

Yazının temsil ettiklerinin dışında kalanlar -ki bunlar çoğu zaman köylüler ve göçebelerdi- toplumsal konum ve yaşam tarzları gereği, buna tepki gösterirken, yazının temsil ettiklerinin dışında kalmak isteyenler, Yunus Emre gibi okuma yazma bildiği halde, “Biçare Yunus ne bile ne kara okudu, ne ak” şeklinde tepkilerini dile getirdiler.

-devam edecek-

Sinergoloji

Bir daha bir insanın samimiyetinden şüphe duyduğunuzda, ellerine bakın. Çünkü eller gerçeği söyler. Etienne Lethel

 “Gülmek insanın özüdür.” Ancak gülmek, insanın bir özelliğini daha ortaya çıkarır: Yalan söylemek. İnsan arasına mesafe koyduğu şeye gülebildiği gibi, kendi varlığıyla arasına mesafe koyarak yalan da söyleyebilir.

İnsanoğlunun başkasına yalan söylemeyi öğrendiği gibi, kendi kendine yalan söylediği de olur. İnsan, yalan filtresini günlük ihtiyaçlarına dahil eden ve tüm “doğallığıyla” gerektiğince yalan söyleyebilen tek canlı türüdür. Bununla birlikte, “neyse ki” yalan vicdanda iz bırakır. Yalan söyleyen insan, hile yapmaktadır ve bu irili ufaklı, gerekli hileler onun iki farklı yüzünü açığa çıkarır. İnsan rahat bir vicdanla yalan söylediği, hile yaparak veya gerçekleri dönüştürerek konuştuğu sırada, unutulmuş, disiplinden yoksun bir parçası, yalan söylememektedir: Bedeni, daha doğrusu bedeninin mikro-hareketleri.

Sözler yalanı gizlerken, beden konuşur ve bize kelimelerin sakladığını anlatır. Devamını oku “Sinergoloji” →