“Bir Kadını Öldürmek”

Çok-fonksiyonlu bir araçtan layıkıyla yararlanabilmek için, kullanma kılavuzuna bakmak gerekir… Sibel Atasoy’un “Bir Kadını Öldürmek” adlı  ‘roman’ı da, alışılmadık biçimde çok-fonksiyonlu / çok-boyutlu anlatımlar içeriyor. Yani, okumadan önce aşağıdaki ‘kılavuz’a göz atmakta yarar var.

Önce, bir tavsiye: Beklentiniz yalnızca ilginç bir aşk, macera ve entrika romanı ise, işiniz kolay: Kitabın sadece ‘teksayı’lı bölümlerini okuyun… Ama eğer Atasoy’un ilk iki yapıtını (Sırıtkan Kırmızı Ay ve Venüs Bağlantısı) okumuşsanız, elinizdeki kitabın sadece bir ‘roman’dan ibaret olmayacağını da biliyorsunuz demektir…

Kullanma Kılavuzu:

–         Önce, kitabı baştan sona bir okuyun… “Hmm, hoş bi roman, ama aradaki bölümler biraz yorucu!” deyip rafa mı koydunuz? Eh, birkaç ay sonra (veya birkaç yıl;  -her bünyenin acıkma süreci farklıdır;) ilgi’niz yeniden uyanana kadar, unutun gitsin…Yoo, kitabı bitirdiğiniz halde elinizden bırakamıyorsanız:

–         ‘Çift sayı’lı bölümleri, yeniden -ve ağır ağır çiğneyerek- okuyun…

–         Bazı sorularınız hâlâ yanıtsız ise, dert etmeyin: Polisiye lezzetindeki “renk” bölümlerinde, size ipuçları vermek için uğraşan detektifler var…

–         Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun… Bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR’in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.

–         Bu aşamaları tamamladıysanız, kitabı bir yana koyun ve içindeki ‘tat’lara yeniden iştah duyana kadar bekleyin…

–         Yeterince özlediğinizde, kitapla yeniden buluşun ve bu kez sadece, sonundaki “Her şey neden böyledir?” bölümünü okuyun…

–         Sonra mı? Sonra, nasıl isterseniz öyle yapın… Herkesin oyunu, kendine…

Ve işte, kitabı “tarifesine” uygun biçimde okuyanların tanışacağı gerçekliklerden birkaç ‘eşantiyon’: (Ama okuduktan sonra, “Eh, kitabı almasam da olur artık” demeyin sakın. Bunlar sadece, anlamın ‘bedeni’ olan kuru kelimeler…Ruhu ise, kitaptaki oyunlarda gizli…

–          “Asla… sonsuza kadar… daima… hiç…” gibi kelimeler…  Hayat, bu tür ‘çok iddialı’ kelimeleri insana yalatmak içinmiş, diyorlar…”

–          Kadınla erkek arasındaki oyun, acımasızca adaletsiz. Çünkü erkek için bütün maçlar deplasmanda oynanıyor. Dünya, kadınların sahasıdır… Bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

–          Göründüğü şekliyle cinsiyetler hiç bir şey ifade etmez; yalnızca seks yapma ve üreme amacı taşır… Gerçekte işi karıştıran kadın ve erkek cinsi değil, onların temsil ettiği, kendi içlerindeki pozitif-negatif kutuplaşmanın oranıdır… Aslında her insan kendi içindeki animus ve anima’sını bulur, kullanım oranlarını tespit eder ve…

–          Jung’un sıkça bahsettiği “kolektif bilinç altı” Dünya’nın anima’sının ta kendisi…

–          Cinsel enerji, yaratma gücüne sahip olması açısından bize oyunda verilmiş bir başlama puanı gibi… Cinsel enerji nasıl çarçur edilir? Çevrenize bakın, TV ye bakın, hatta kendi hayatınıza bakın; göreceksiniz.

–          Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır. Hepsinin kuralları farklıdır. Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu, bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişi…

–          ‘Kendi’n olmadan kendin olmayı başarmalısın…

–          Go’da bazı aşamalar var.  Hemen iyi oyuncu olunmuyor. DAN seviyesine ulaşmak için önce kendimizi yenmek gerekiyor…

–          Bu oyunun en ilginç belki de en hoş tarafı; tam her şey bitti artık dediğinde, hızla dibe vurduğunda, yeni bir “seviye” ile karşılaşmak!..

–          İnsansılar “şu anda” yaşarlardı ve bulundukları anda yaratırlardı.  İnsanlar ise -farkındalıksız olarak- geleceği ve geçmişi yaratıyorlar…

–          BİR varmış bir yokmuş. BİR, kendi dışına taşıyormuş; bir yürek atışı gibi, önce taşıyor, sonra geri topluyormuş. Derken, sebebini asla bilemeyeceğimiz bir KAZA olmuş… Taşma esnasında sonsuz açılara doğru yayılan bir grup ipek tel birbirine dolaşmış ve toplama anında kaynağa geri dönememiş…

–          Gelişecek ve değişecek bir durum yok ortada. Mesele yalnızca dolaşık ipeksi varlığımızı yeniden orijinal haline dönüştürmek üzere gevşemek. Oysa biz gelişim ve değişim uğruna her yeni gün ve asırda düğümlerimizi artırmaktan başka bişey yapmıyoruz.

–           Ortada duran dünya ve bildiğimiz ya da yaratılmasına katkıda bulunduğumuz evren (dünyadan bakışla varolabilen evren), yalnızca zihnimizin yansıması… Zaten, evrenin ve olası bütün illüzyonların (oyunların) kaynağı ve oturduğu yer zihnimiz…

–          Biz yalnızca BİR’in düzensiz hale gelmiş sapmalarıyız…

–          Oyunun, kendi bölünmüş varlığımız olduğunu görmeliyiz artık. Hiç kimse hayali pişti arkadaşını yenemez; ona acıyıp yenilmiş gibi yapar. Ama sonuna kadar kendimizi kandırmak mümkün değil. Acımak en ciddi yanılgılarımızdandır. Acıma, aşkın yapay olarak canlandırılma çabasıdır.

–          Bazı öğretilerde bahsedilen “akaşik kayıtlar” Dünya gezegeninin Yin kısmıdır. Bir insan nasıl olup da akaşik kayıtlar diye bir şeyi bulmuş, görmüş, seyretmiş olabilir? Aynı metotla… Genetik kodlamasını zihni ile dışarı projekte ederek ve onu gözleriyle seyrederek. İçte olan, dışta olandır.

–          Eğer sürekli olarak duygularınızı, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız; içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz.

–          İnsan, bir şeye bakarken yeterince uzaklıkta durmalıdır. Çok yaklaştığında bir seviyeden sonra alt oyunların detaylarına kapılır, seviye kaybeder. Çok uzaklaştığında da aynı sonuç… Bakış mesafesi oyunun en önemli unsurudur.

–          Niyetiniz  ‘aura’nızdır. Her birimizin kendine has ipeksi dolaşıklığını ifade eden en yakın kelime, sanırım aura.

–          Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…

–          Siz; düşündüğünüz, bildiğiniz ya da göründüğünüz kişi değil, niyetinizsiniz. Niyetiniz de rüyalarınız, rüyalarınız da cennet-cehenneminiz.

Kitapta ansızın şiir’in ta kendisini bulacağınız sayfalar da olacak. Minik bir örnek:

Havva bütün kadınlar

Adem de tüm erkekler

Milyar kere kartla oynanan

Tombala!..

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… 1 kitap ederinde, 7 kitap!.. Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla tanışmış, hatta -niyetiniz ve kısmetiniz kadar- onu özümsemiş olacaksınız.

Atasoy, işte bu yüzden, sadece iyi bir yazar değil, usta bir “büyücü” de… Kim ne diyebilir; aşk olsun!..

Not: Son bir tavsiye; kitabı bitirdiğinizde hangi algı eşiğinde olursanız olun, şunu aklınızdan çıkarmayın:

Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..

<

p style=”margin: 0cm 0cm 0pt; text-indent: 18pt;”>Akın Yılmaz
Editör-Yönetmen

Zamanın Sonunda mıyız?

2012 Bilmecesine astrolojik bakış devam-öncesi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1888

Kadim uygarlıklar, zamanın durağan veya doğrusal olmadığını, büyük bir dönüşüm içinde akmakta olduğunu, her döngünün kendine has nitelikleri olduğunu biliyorlardı. Bu nitelikler dünyayı, doğayı biçimlendiriyor ve ona form veriyordu. Ekinoksların farkındaydılar ve zamanın büyük döngülerini tespit etmek üzere bir Zodyak sistemi yaratmışlardı. Zodyak adeta 12 burçlu dev bir saat gibiydi. Bu dev saatin her bir diliminden geçiş süresinin 2160 yıl aldığını fark ettiler. Tüm burçları dolanıp aynı noktaya gelmek, yaklaşık 26000 yılı alıyordu. (Ra Bilgileri adlı kitapta dünyanın 3B boyutunun hasadı için üç kez her biri 26000 yılda olmak üzere hasat yapılacağı ve toplam sürenin yetmişbeşbin yıl olduğunu söylemişti-Sibel’in notu)

Mayaların “zamanın sonu” olarak adlandırdıkları şey aslında yaşamakta olduğumuz çağın sonuydu. Yani dönüşüm zamanı gelmişti. Yeni bir çağa ve zamana girilecek, eski çağ, yani “zaman” sona erecekti. Perulu şamanlar, bu dönemde ortaya çıkacak insan türüne “ışıltılı insan” demişler. İçine girmekte olduğumuz Kova Burcu, insan sembolüyle temsil edilen burçlardan biridir ve hava elementidir. Bu kez değişim; insanlar, bilinç, iletişim ve teknoloji üzerine yaşanacaktır. Hava elementi aynı zamanda, etrafımızı saran uzay ile ilişkilendirilir. Bu yüzden biz bunu “uzay çağı” olarak adlandırıyoruz.

Satürn bildiğimiz anlamda realiteyi, yani realitenin görünen kısmını, Neptün ise bilinenin ötesini temsil eder. Satürn’ün temsil ettiği fiziksel evren kavramı, Neptün’de kabul edilmiş fiziksel evren kurallarını aşmak durumunda kalır. Zaman ve mekan sınırı ortadan kalkar. Satürn mantıklı olasılıkları temsil ederken, Neptün sınırsız olasılıkları temsil eder.

Daha önceki bölümlerde dikkat çektiğimiz gibi özellikle 2010-2016 yılları arasında bizi zorlu zamanlar beklemektedir. Bu geçiş döneminin ne kadar sert veya ılımlı olacağını, bizim yaklaşımlarımız ve eylemlerimiz belirleyecek. Kurtulmayı, hayatta kalmayı, böylelikle gelecek nesillere güzel bir dünya bırakmayı başarabilmemiz için, büyük bir hızla uçurumun kenarına doğru ilerlemekte olduğumuzu gerçekçi bir şekilde görmemiz gerekiyor. Artık birbirimize ve yaşadığımız dünyaya karşı çok daha duyarlı olmalıyız. Sevgi ve saygı içinde olmayı, hoşgörüyü, merhamet göstermeyi, paylaşmayı ve en çok da şükretmeyi öğrenmeliyiz. Hayvanlara, bitkilere, etrafımızdaki canlı cansız tüm nesnelere sevgiyle yaklaşmalı, iyi davranmalıyız. Bu dünya hepimizin.

Diyelim ki teknolojimiz çok gelişti ve uzayın başka yerlerine topluca seyahat edebilecek düzeye eriştik. Dünya’yi tükettik, kendimize başka gezegen bulalım deyip çıkıp gidecek miyiz? Neden bunu yapmak yerine, elimizdekini iyileştirmeye çalışmayalım? Bence ebedi mutluluğa kavuşmak istiyorsak, onu dünyanın dışında değil, dünyanın içinde aramalıyız.

Dönüşüm Zamanı- Öner Döşer
Özetleyen S.Atasoy
-bitti-

 

Bir Amaç İçin Birleşme

2012 Bilmecesine astrolojik bakış devam- öncesi için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1807

Bazı gözlemciler 2012’de galaksinin kalbi ile aynı hizaya gelişin dünya üzerindeki kozmik enerji için bir kanal açacağını ve daha üst seviyede titreşimler almaya başlayacağımızı öne sürüyorlar. Guatemela’lı araştırmacı, tarihçi ve antropolog Carlos Barrios, Mayaların 21 Aralık 2012 tarihini bir yeniden doğum tarihi olarak gördüklerini, Solar meridyenin galaktik ekvataoru keseceği ve dünyanın galaksinin merkezi ile aynı hizaya geleceği bu tarihin Beşinci Güneş Çağının başlangıcı olduğunu bildiriyor.

Maya büyüklerine göre Beşinci Güneş Çağı, bilgelik, uyum, bariş, sevgi, bilinçlilik ve doğal düzenin geri dönüş çağı olacaktır. Daha önceki dört çağda hiç olmadığı kadar, dişil ve eril enerjiler kaynaşacak, polariteler ortadan kalkacak, uyum gelecek, birinin diğeri üzerindeki hiyerarşisi ortadan kalkacak, her iki enerji de birbirini dengeleyecektir.

Carlos Barrios şöyle diyor: “İnsanlarda artık karanlık ve aydınlık kavramı yerine bir kaynaşma söz konusu olacak.  Ancak şu an karanlıktaki insanlar bu konu ile ilgilenmiyor. Hatta bu durumu engellemeye çalışıyorlar. Dünyanın ve çevresinin dengesini bozmaya çalışıyorlar ki, 2012’deki dizilime hazır olmayalım. Diğer taraf ile barış ve denge arayışı ile birlikte çalışmak zorundayız. Bizi besleyen ve koruyan Dünyaya iyi bakmamız gerekiyor. Tüm kalbimizi ve aklımızı bu birlik ve kaynaşma için, yaşamı korumak adına kullanmalıyız. (The Mystery of 2012)

İnsanlar uçurumun kıyısına gelmedikçe değişmeye gönüllü olmamaktadır. 2012-2016 geçişinde etkin olacak Uranüs-Plüton karesi, bizi uçurumun kıyısında dolaştıracak olaylar yaşayacağımız, riskli zamanlarda olacağımızı gösteriyor. Plüton yıkıcı ve dönüştürücü niteliktedir. Toprak burçlarından biri olan Oğlak burcunda hareket ediyor olması, öncelikli olarak topraklarla ilgili sorunlara işaret etmektedir. Bunlar deprem ve volkanik patlamaları içeren jeolojik hareketler ve toprak mahsulleriyle ilgili sorunlardır.

21 Aralık 2012’nin astrolojik haritasında, dikkat çekici bir konumda olan Neptün’ün etkilerinden söz edecek olursak; Neptün giriş yaptığı burcun genel özelliklerini temsil eden temalarda çözülme meydaa getirir. Balık burcu inançlarla ilgilidir. Bu geçiş döneminde, insanı gerçekte ne olduğuna, neye hizmet ettiğine, kurumlaşmış inanç kalıplarına, dinsel kuralların geçerliliğine dair sorgulamalar yaşanabilir.

Dönüşüm Zamanı- Öner Döşer
Özetleyen S.Atasoy

-devam edecek-

 

 

Mavi Tüy

1)      Kutsal indiana topraklarında doğmuş, Fort Wayne’in doğusundaki mistik tepelerde yetişmiş bir usta gelmişti yeryüzüne.

2)      Usta dünyayı indiana’nin okullarında ve yetişkinliğinde de otomobil tamirciliği mesleğinde öğrendi.

3)      Ancak Usta başka ülkelerden başka okullardan ve yasadığı başka yaşamlardan da çok şey öğrenmişti. Bunları hatırladı ve hatırlayınca da, akıllı ve güçlü oldu, diğerleri onun gücünü gördüler ve kendisine akıl danışmaya geldiler.

4)      Usta kendine de bütün insanlığa da yardımcı olacak güce sahip olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için bu kendisi için geçerli oluyordu. Diğerleri onun gücünü gördüler ve dertlerinden ve hastalıklarından kurtulmak için ona geldiler.

5)      Usta her insanın kendini Tanrı’nın oğlu olarak görmesinin doğru olduğuna inanıyordu ve buna inandığı için de öyleydi. Çalıştığı garajlar, atölyeler onun bilgeliğini, onun elinin temasını arayanlarla , dışarıdaki sokaklar sadece o geçerken gölgesinin üstüne düşmesini ve böylece yaşamlarının değişmesini isteyenlerle doldu.

6)      Kalabalıklar yüzünden ustabaşılar ve dükkan sahipleri onun da Devamını oku “Mavi Tüy” →

Anaerkil Toplum

Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları-Erich Fromm  

Dünyasal varoluş, tek olan bir gerçekliğin, kendisini indirgeyerek ikiye ayırması ve kutuplaşmaya gitmesi ile ortaya çıkmıştır ve “karşıtların dansı” tanımı ile de karakterize edilebilir. İnsanın “ak”ı anlaması için “kara”ya, “büyüğü” kavrayabilmesi için “küçüğe”, “hareketi” anlayabilmesi için de “durana” ihtiyacı vardır. Nitekim Einstein: “Evrende tek bir cisim bulunsaydı, bunun duruyor mu, yoksa saniyede 100.000 km’lik bir hızla dönüyor mu olduğunu kimse söyleyemezdi” diyor.
Belki dünya dışı başka uygarlık biçimlerinde bilginin kavranabilmesi ve “tek” olanın anlaşılabilmesi için, böyle ikiye ayrılıp karşıtlıklar oluşturulmasına ihtiyaç yoktur. Ama biz gözlerimizi şu an içinde yaşamakta olduğumuz dünya planetine çevirelim. Son olarak yine de ekleyelim ki, bir Hint atasözünde dile geldiği gibi: “Karşıtlık, çelişki ve ikiye bölme evrensel bir gerçeklik biçimi değil, yalnızca insan beyninin bir özelliğidir.” Devamını oku “Anaerkil Toplum” →