Ruhsal Dünyaya Uyanış-Sandra İngerman (1)

Hank wesselman, Afrikalı kabilelerle yaptigi uzun sureli antropolojik çalışmalardan sonra bu yazidaki sonuca varmış.. Ruhsal Dünyaya Uyanış kitabından alıntılar:

Şamanlığı uygulamakla bir şaman “haline gelmek” arasında fark vardır. Kişisel gelişim ve şifa için şamanlıgı her yönüyle hayatımiza tasiyabiliriz ama bu durum illa ki şaman oldugumuz anlamına gelmez. Şaman olmak kafaya takılacak bir şey olmamalıdır. Bilfiil geleneksel bir şaman olmadan da bu kadim sanatı günlük hayatımızda pratik sonuçlar almak icin, vizyoner amaçlar icin kullanabiliriz. İşte bu sebeple urban şaman kavramı dünyada hızla yer bulmaktadır.

Sana muazzam bir mutluluk ve sevgi veriyorum. Buraya gelen ya da geçen herkes mutluluk, bolluk, bereket ve esenlikle kutsansın.

Devamını oku “Ruhsal Dünyaya Uyanış-Sandra İngerman (1)” →

Sesler-Ursula Le Guin

“Gücümüzü paylaşmış olsaydık daha iyi olabilirdi. Ama sanırım buna gücümüz yoktu.”
“Biz doğru cevaplar aramayız. Bizim aradığımız sürüden çıkmış koyundur, yani doğru olan sorudur. Cevap bu koyunu kuyruğu gibi takip eder”

*

Bizi azat eden minik kitaba baktım. denios’un sözleri geldi aklıma ve yüksek sesle söyledim: “her yaprakta bir tanrı vardır; kutsal olanı açık avucunda tutabilirsin.”
bir süre sonra ekledim: “hiç iblis yok.”
“yok,” dedi seferbeyi. “sadece biz varız. iblislerin işini biz yapıyoruz.”

*

Kehanetin neden açıkça konuşamadığını, karmaşık hayaller ve anlaşılmaz sözler yerine neden doğrudan cevap vermediğini merak ettim. Sonra yıldızlara bakınca sebebi anladım. Kehanet emir vermiyordu, tam tersine; düşünmeye davet ediyordu. Gizeme düşünce katmamızı talep ediyordu. Sonuç çok tatmin edici olmayabilirdi ama muhtemelen yapabileceğimizin en iyisi buydu.

*

Tanrılar şairleri, onlar da tanrıların itaat ettiği kanunlara itaat ettikleri için severler.

Üç Cisim Problemi

Üç Cisim Problemi, insanın doğasından insanlığın geleceğine, bilimin konu edindiği en son teorilerden çeşitli felsefi tartışmalara pek çok konuyu masaya yatırırken, bazen politik kurgu, bazen polisiye ve bazen de katı bilimkurgu sularında yüzüyor. Bunların hepsini akıcılığından hiçbir şey kaybetmeden başarıyla harmanlıyor. Bunun için yazarın kendisi kadar çevirmeni Zeynep Özmeral’ı da tebrik etmek gerek. Ben, kitabın İngilizce çevirisinden Türkçeye çevirileceğini düşünüyordum ama doğrudan Çince gibi çok zor bir dilden anlaşılır, akıcı ve kaliteli bir tercüme gerçekleştirmiş.

Hikayemiz Çin’de 1966-1976 arasında yaşanan Kültür Devrimi sırasında başlıyor. İdeolojik körlük çığrından çıkmış, Kızıl Muhafızlar adlı gençlik grupları polisin ve ordunun hiçbir müdahalesi olmadan şiddet eylemleri düzenler olmuştur. Bilime karşı büyük tepki duymaktadırlar ve kendi ideolojileriyle bağdaşmadığına inandıkları teorileri reddetmekte, bu teorileri öğreten bilim insanlarını öldürmektedirler. Hikayenin başında Ye Wenjie’nin babasını bu şekilde kaybetmesi, hikayenin kalanına büyük etki edecektir.

Wenjie, sonraki yıllarda ordu içinde görev alacak ve en sonunda kendisini çok gizli bir araştırma programının içinde bulacaktır. Gerek başını ABD’nin çektiği Batı Bloku, gerekse Çin’in o dönemlerde yollarını ayırdığı Doğu Bloku’na karşı rekabet etmek için Çin yönetimi bilimsel bir sıçrama gerçekleştirmek istemektedir. En umut vadeden alan olarak dünya dışı yaşam araştırmaları belirlenir. İşte Wenjie, teknik bilgisinden dolayı bu projeye dahil olur. (Okan Akıncı’dan alıntı)

Maddenin temel doğası gerçekten de kanunsuz olabilir miydi? Dünyanın düzeni ve istikrarı, evrenin bir köşesinde oluşan geçici bir dinamik denge ya da kaotik bir akıntıda kısa ömürlü bir anafor olabilir miydi?
Nişancı Hipotezi nedir?
İyi bir nişancı her on santimde bir delik açan bir atışla hedefi vurur. Farz edelim ki, bu hedef düzlemi üzerinde iki boyutlu zeki canlılar yaşıyor. Onların bilim insanları evrenlerini gözlemleyip nasıl bir yasa keşfetmiş olabilirler?
Bilimsel keşifleri şu olmuş: “Her on santimde bir evrende bir delik vardır!”

Kol Boyu Almak

Siz, biz, hepimiz “kol boyu” terimini okul yıllarından hatırlarız ama eminim hiçbiriniz  Sibel Atasoy kadar bu konuyu rahat, güzel ve anlaşılır bir anlatımla anlatmamış ve hele hele hiç böyle bağlantı kurulduğunu duymamışsınızdır.

“Peki o söylediğin “kol boyu” neydi teyzeciğim?”
“Sizin okullarda jimnastik dersi yok muydu? Nasıl sokuyordu hocalarnız sizi hizaya?”
“Evet, kol boyu alırdık doğru da, ben ilişkiyi anlayamadım.”
“Anlarsın anlarsın. Şimdi anlayacaksın. Düşün bakalım, ne işe yarar kol boyu?”
“Hımm… Belirli bir mesafe aralığı bırakmaya yarar sanırım” doğru mu gibisine önce dayısına sonra kadına baktı.
“Hah! Bak nasıl bildin işte … Yanındakine o mesafeden fazla yaklaşamazsın ama uzaklaşamazsın da, değil mi?” Arada hocanız bunu tekrarlatır, uzaklaşan varsa ya da yakınlaşan yeniden aynı mesafeyi tutturur. İşte, aşık ama engelli bir adam yakaladı mı kadınlar, onu daima kol boyunda tutarlar. Ondan akan beğeniyi, takdiri ve seninki gibi aşık şehla bakışları hep alacak kadar yakın fakat ancak parmağının ucunu dokunacak kadar uzak. Kadın evleneceği erkeği bulduktan sonra bile kol boyundakileri saklamaya devam eder, bir ömür sürse bile. Artık adamların mecali ne kadarsa! Onlar kadının görevlerini eksiksiz yapabilmelerinin enerji kaynağıdır. Kol boyunda hiç adamı olmayan kadın, tez çöker.”
“Yani Meltem’in bana ihtiyacı var?”
“Hah şunu bileydin” kıkır kıkır beş yaşında bir çocuk gibi güldü yaşlı kadın.
“Ara sıra sana kol boyu aldıracak, çünkü emin olmalı aynı yerde beklediğinden. Bunu da unutma evlatçığım”

Bir Kadını Öldürmek kitabından alıntı

Fahri Yavuzer

Zeki Bedenimiz

Bütün bunların geldiği nokta, beden/zihnimizin (zeki beden) bize söylediği şeyi DİNLEMEK ve ne olursa olsun onun talimatlarına uymak. Zeki beden sonsuz zamana bağlıdır. Onun mesajları şimdiki zamanda, ŞİMDİ alınır.

Her bir beden-zihin tüm resim-bilmecenin gerekli bir parçasidır. Bu bilgelikten gelen mesajlar uyarinca verilen kararlar daima yaşamı destekleyici ve mükemmel olur. Entelektimiz bizi bunun tersine ikna etmeye çalışsa da bu böyledir. Beden zihnin mesajları baskalarini incitebilecegı kaygısıyla dikkate alınmazsa hepimizin özünde aksama ve uyumsuzluk yaratır.

Entellektin işi beden/zihinle alınan yoğun bilgiyi tasnif edip düzene sokmaktır. Bilgiyi anlamadıgında bu bazen karışıklığa sebep olabilir. Entellect bu bilgi tarafından boğulabilir, bu bir fili bir ağacın budak deliginden gecirmeye çalışmaya benzer. Bu durumda entelekti gevşetmeyi ögrenmistik; dinlenirdik, meditasyon yapardık. Hatırlardık, eğlenirdik.
Özellikle OYUN oynamanın entelekti gevşettigini keşfetmiştik. Bir oyun molasından sonra çok daha üretken olurduk.
Eğlenmedigimizde Beden/zihin ile bağlantımiz kopardı ki bu yorgunluk can sıkıntısı, hoşnutsuzluk, öfke ve depresyon yaratırdı. İşimizin sevdiğimiz yanını buldugumuzda eğlence ve oyuna dönüşurdü Neşe ve heyecan, yaratıcılik ve mucizeler yaratır.
Bir insanın özgün Beden/zihin bilgeliği onun için nihai otoritedir.

Doğadaki her şey, hem kendilikleri hem de ortak melodinin birleşikliği içinde birer mucizeler. Bunu hayatımızın belli anlarında fark ederiz sonra dalıp unuturuz. En geç fark edileni de muhtemelen insan mucizesidir; bedenleri, görünen ve görünmeyen veçheleri ile olağanüstü bir birleşim insan. Diğer doğa unsurlarından tek farkı belki ortak melodiyi bilinçli zihinleri ile fark edemeyişleri! Bu da onları mutlak olmayan ayrılığın tuzağına düşürüyor.(sa)