Yunus Emre

If I would not say my love, the trouble of my love overwhelm me. Yunus Emre

Ben sevdiğimi demez isem,sevmek derdi boğar beni.

Yunus Emre (1238?–1320?) was a Turkish poet and Sufi mystic. He has exercised immense influence on Turkish literature, from his own day until the present. Because Yunus Emre is, after Ahmet Yesevi and Sultan Veled, one of the first known Turkish poets to have composed works in the spoken Turkish of his own age and region rather than in Persian or Arabic, his diction remains very close to the popular speech of his contemporaries in Central and Western Anatolia. This is also, it should be noted, the language of a number of anonymous folk-poets, folk-songs, fairy tales, riddles (tekerlemeler), and proverbs.

Like the Oghuz Turkic Book of Dede Korkut, an older and anonymous Central Asian epic, the Turkish folklore that inspired Yunus Emre in his occasional use of tekerlemeler as a poetic device had been handed down orally to him and his contemporaries.

Bektashism

Bektashism

Somewhat distinct from but quite similar to Anatolian Alevism is a religious order or sect (tarikat) called the Bektashis, named after Haji Bektash (Hünkâr Hacı Bektaş Veli ), who lived in the 13th century. There have historically been two groups of Bektashis. One, called the Çelebis, claimed that they were direct physical descendants of Haji Bektash ( bel evladı ). A larger group of Bektashis, called the Dedes or Dedebabas, claimed that Haji Bektash had no natural sons but only had spiritual disciples ( yol evladı ). Bektashis are found throughout Anatolia and the Balkans, particularly in Albania.

It has been commonly explained that a person only becomes an Alevi by being born into an Alevi family, but a person can become a Bektashi by joining the sect. In a very broad historical generalization, it has been said that Bektashis were traditionally urbanized and educated while Alevis lived in villages in the Anatolian countryside.

<span>To show that modern Alevi and Bektashi groups have much more in common than they have differences, Alevis will often talk about “Alevi-Bektashi culture” (kültür) “Alevi-Bektashi faith” (inanç), or “Alevi-Bektashi philosophy” (felsefe). Many describe the differences between the groups with these statements: “There is no difference in path, just in practices” ( Yol farkı yok, sürek farkı var ) and “The way is one, the form a thousand and one” (Yol bir, sürek bin bir).

Alevis today place great importance on Haji Bektash. They proudly display his picture in their associations and worship centers. They name associations after him. They often quote sayings attributed to him. Hundreds of  thousands of Alevis visit his tomb in Kırşehir every  August.

There is very little actual historical detail available about Haji Bektash. It is almost universally accepted that he was a Turkmen born in Horasan in Iran, trained as a mystic, moved to Anatolia, settled in what is now the town of Haji Bektash, and died around A.D. 1271. Beyond these few facts there are many stories about Haji Bektash whose truth is debated. Most of these stories show Haji Bektash as a man with supernatural wisdom and powers.

Today, Alevis love to quote sayings attributed to Haji Bektash. Here is a sample:

“Seek and find.”

Ara bul.

“Don’t forget that your enemy is also a human being.”

Düşmanınızın dahi insan olduğunu unutmayınız

“Teach the women.”

Kadınları okutun

“Don’t do to anyone what you don’t want done to you.”

Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.

“Do not criticize any man or people.”

Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız.

“Even if you are offended, do not offend in return.”

İncinsen de incitme.

“Take responsibility for your words, actions, and morals.

Eline diline beline sahip ol.

“Take responsibility for your own spouse, job, and nourishment.”

Eşine, işine, aşına sahip ol.

http://www.alevibektasi.org/xalevis1.htm

Yaptım oldu!

Dünya bir deniz idi, ne gök vardı, ne bir yer
Uçsuz, bucaksız, sonsuz, sular içreydi her yer!
Tanrı Ülgen uçuyor, yoktu bir yer konacak,
Uçuyor, arıyordu, katı bir yer, bir bucak.

Kutsal bir ilham ile, nasılsa gönlü doldu,
Kayıptan gelen bu ün, ona bir çare buldu.
Göklerden gelen bir ses, Ülgene buyruk verdi:
Tut önündeki şeyi, hemen yakala!Dedi.
Ülgen bu emre uydu, uzattı ellerini,
İçinden tekrarladı, Semanın sözlerini.
Denizden çıkan bir taş, fırladı çıktı yüze,
Hemence taşı tuttu, bindi taşın üstüne!
Artık Ülgen memnundu, rahatı bulmuş idi,
Üzerinde duracak bir yeri olmuş idi

Denizden ibaret olan bir dünyada Tanrı Ülgenin su üzerinde durması olanaksız olan bir taşa binmesi ve bu taşı kendine yer olarak seçmesi, bu olayın sembolik bir olay olduğunu ortaya koymaktadır. Ülgenin bindiği veya üzerine konduğu bu taş, büyük olasılıkla Frisyalıların tapmış oldukları Gök Taşıdır. Gök taşı Tekvinde şöyle anlatılmıştır:
Ve Allah dedi: Suların ortasında kubbe olsun ve suları sulardan ayırsın. Ve Allah kubbeyi yaptı ve kubbe altında olan suları, kubbe üzerinde olan sulardan ayırdı; ve böyle oldu. Ve Allah kubbeye Gök, dedi.(Tekvin Bap 1/ 9).

Destan şöyle devam ediyor:
Göklerin emri ile, bulunca Ülgen durak,
Artık vakit gelmişti, gökleri yaratacak!

Ülgen hep düşünmüştü, ta göklere bakarak:
Bir dünya istiyorum, bir soyla yaratayım!
Bu dünya nasıl olsun, ne boyla yaratatım!
Bunun çaresi nedir, ne yolla yaratatacağım
Bir Ak Ana (Ak Ene) var idi, yaşardı su içinde,
Ülgene şöyle dedi, göründü su yüzünde:
Yaratmak istiyorsan, sen de bir şeyler Ülgen,
Yaratıcı olarak, şu kutsal sözü öğren!
De ki hep,Yaptım oldu!Başka bir şey söyleme!
Hele yaratır iken,Yaptım olmadı!Deme!
Ak Ana bunu dedi, sonra kayboluverdi.
Ülgenin kulağından bu buyruk hiç çıkmadı,
İnsana bu öğüdü iletmekten bıkmadı:
Dinleyin, ey insanlar! Varı yok demeyiniz!
Varlığa yok deyip de, yok olup gitmeyiniz.

Destanın bu kısmında, henüz hiçbir şey yaratılmamışken, su içinde yaşayan, kah görünüp, kah kaybolan bir Ak Ana ortaya çıkıyor. Demek ki, Tanrı Ülgenden önce yaratılmış bir dünya ve bu dünyada yaşayan canlılar vardı. Ve bu durum, Ülgenin kendine var dünya üzerinde küçük bir dünya yaratmak istemesiyle de açık seçik anlatılmıştı. Destan şöyle devam ediyor:

Ülgen yere bakarak:Yaratılsın yer!Demiş.
Bu istek üzerine, denizden yer türemiş.
Ülgen göğe bakarak:yaratılsın Gök Demiş.
Bu buyruk üzerine, üstünü gök bezemiş!
Denizden çıkan bir taşa konan Tanrı Ülgen, zaten var olan Yere ve Göğe bakarak onların minik benzerlerinin yaratılmasını istemiş, bu istek üzerine Tanrı Ülgenin üstü süslerle donatılmış (Gök bezemiş). Destanın devamı
Dünya yaratılınca, Tanrı rahatı seçti,
Oturmak için yine, Altın Dağına geçti.
Çok büyük bir dağ idi. Altın Dağ dedikleri,
Ayla Güneşe değer, gökteydi delikleri.
Bulunurdu Altın Dağ, gökle yer arasında,
Ülgen de otururdu, bu dağın ta başında!
Dağın etekleriyse, dünyaya değmez idi,
Bir adam boyu kadar, durur da düşmez idi.
Dünya yaratılışı, altı günde olmuştu,
Yedinci günde ise, Bay Ülgen uyumuştu.
Bir gün yattıktan sonra, Bay Ülgen kalktı yine,
Etrafına bakındı, neler yarattım diye.
Bizimkinden başkaydı, kendine eş dünyası,
Onun değildi yalnız, Ay ve Güneş dünyası,
Dokuz ayrı dünya da, fazla yaratılmıştı,
Birer cehennem ile, bir de yer katılmıştı.

Tanrı Ülgenin, dünyayı yarattıktan sonra geçtiği Altın dağ, başka bir dağ değil, kendi yarattığı dağdır ve bu dağın diğer bir adı da Tanrı dağıdır. Tanrı dağına Altın dağ denmesinin nedeni de,Kutsal Emanetlerin tümünün bu dağda bulunmasıdır. Kaynaklar bu Kutsal emanetlerin altından olduğunu yazsalar da, bu emanetlerin hiç biri altından veya gümüşten yapılmış emanetler değildir. Çünkü Altın dağda diğer dağlar gibi taştan ve topraktan bir dağdı ve Kutsal emanetler bu dağın üzerine resmedilmişti. Dağ ve üzerindeki Kutsal Emanetlerin altından olduğunun ileri sürülmesinin nedeni, hem bu emanetlerin değerinin ifade edilebilmesi, hem de bu çok gizli yerin insanlar tarafından bulunamaması için olsa gerek. Çünkü İnsanların bu dağı bulamamaları için eski ismi gizli tutulan Tanrı dağına, Ak dağ, Demir dağ, Olimpos dağı, Sina dağı, Kaf dağı, Bülbül dağı, Zeytin dağı, Tabor dağı, Golgotha dağı, İda dağı, Arafat dağı gibi isimler takılmıştır.
Tanrı Ülgenin yarattığı dünyanın bizimkinden başka bir dünya olduğu, Dağın eteklerinin, bu dünyaya değmediği, destanda çok açık bir şekilde anlatılmaktadır.

Altay Yaratılış Destanından

Masallar ve Mitler

Masallar ve Mitler

Masallar, mitler ve rüyalar aynı kumaştan biçilmiştir. Üçü de bilinçdışının ürünüdür. Campbell’e göre rüya kişiselleştirilmiş mit; mit ise kişisellikten arındırılmış rüyadır.
Mitolojinin simgeleri (ister ele gelir görüntüler, ister soyut düşünceler biçiminde olsun) en derin dürtü merkezlerine dokunup onları harekete geçirir, eğitim görmüşleri ve cahilleri aynı biçimde etkiler, yığınları, uygarlıkları harekete geçirir.
Bir mitin genel olarak bütün insanlıkla ilişki derecesi, bir düşün özel olarak onu gören bireyle yakınlığı kadardır.
Gördüğü düşü anlamlandırabilen kişi, “öz” kendisini daha iyi tanır. Bir mitin saklı anlamını kavrayabilen birey de, yaşamın hepimizden yanıt istediği evrensel ve tinsel sorularla ilişki kurar (Johnson).

Rüya benzeri oluşumlar niteliği ile binyıllardan damıtılarak günümüze ulaşmış mitler, ortak bilinçdışının bu ustalık ürünü eserleri, temelde rüyalar gibi ele alınabilir, yorumlanabilirler.

Bilinçdışının dili “resim dili”dir; her ne kadar sözelleştirilmiş olsa da, mitlerde konuşan resimlerdir. “Kişisel resimlerin” “ortak resimlerle” netleştirilmesi ve derinleştirilmesi, Jung’un rüya yorumlarında da kullandığı güçlendirme tekniğinin de temelini oluşturur.
Bilincin işlevi, gerek birey, gerekse tür olarak insanın bu resimleri ayrıştırması, tanımlamasında ve bireysel çekirdekle bütünleştirmesinde kendini gösterir. Duygu yükü yüksek, kapıp sürükleyen resimlerden, coşkusallıktan arınmış, yeni kavramlar için kullanılabilecek tarzda tarafsızlaştırılmış fikirler oluşur.

Mitler, “eski/köhne”, henüz “aydınlanma çağını” yaşamamış “rasyonelleşememiş” insanoğlunun, naif-çocuksu tarzda dünyayı anlama ve kavrama biçimi değildir. Bilimselliğin, akılcılığın güneşi üzerlerine vurunca kaybolacak yanılsamalar ve saçmalıklardan öte gerçeklikleri vardır. C.G.Jung’a göre mitler, öyküleştirilmiş “temel varoluş örnekleri”, yani evrensel geçerliliğe sahip yaşam kalıplarıdır ve her insan için anlamlı mesajlar taşırlar.
‎”Mitsiz” ya da mitdışı yaşadığını zannedenler, köklerinden kopmuş kişilerdir: “Bu kişiler ne geçmişle, ne kendi içinde yaşattığı analar-atalar kültü ile ne de içinde bulunduğu zamanın insanlığıyla gerçek bir ilişki içindedir.”

Mit kahramanı, erkek ya da kadın olsun, kendi kişisel, coğrafi ve tarihsel sınırlılığının dışına/ötesine çıkmayı başarabilen ve tüm insanlık için genel geçerliliği olan duygu, düşünce ve davranış şemalarını şahsında yaşayabilen “evrensele yayabilen birey” dir. Mitlerde “bireysel olan” evrensel olanla çakışır. “Mitojen/mitolojik” atalarının mitlerinde, birey kendi kökenini bulur. İnsanlığın soyoluş serüveni, insanın birey oluş öyküsünde bireysel düzeyde tekrarlanmaktadır (Jung ve Neumann).

Mitoloji kahramanlarının taşıdığı (ve temsil ettiği) bilinç,
1.Önce kaosun (mutlak bilinçdışının) içinden çıkarak yaratılır;
2.Ardından, -henüz- çelimsiz bir çocuk olarak emekleye emekleye anne kucağından (Ana Tanrıça ve temsilcilerinden) uzaklaşır;
3.Gençliğin gücü, direnci ve “deli”kanlılığıyla ayakları üzerine dikilir.
4.Zorlu süreçlerden –hatta sembolik düzeyde ele alınması gereken ölümlerden- sonra “olgun/dingin kahraman niteliğiyle, yengilerinin kazanımına dayanarak, kendi hükümranlığını kurar;
5.Tinsel özdeşimle ölümsüzlüğe kavuşur.

Mitolojik olgularda, bilincin taşıyıcısı olan öznenin, kendisini ve nesneleri tanımlaması, iki kutup arasında yaklaşma, uzaklaşma ve “kavrama” denemelerinin sonucu olarak aktarılır. Bu iki kutup, başlangıçtaki ayrışmamış, karmaşık bütünlükten (Uroboros) çıkan, bazı özgün nitelikleriyle birbirine zıt görünen dişil ve eril ilkelerdir. Soyoluş gelişimindeki karşılıkları, taşıdıkları işlevleriyle anne ve baba; birey oluş sürecinde ise doğa ve tindir.

Deli Dumrul’un Bilinci kitabından özetle alıntıladığım bu bölümün bize Clarissa Estes’in öykülerle ilgili çarpıcı tanımlarını ne kadar anımsattığını fark etmişsinizdir. “Öyküler ilaçtır. Onların böyle bir gücü var; bir şey yapmamızı, olmamızı, etmemizi şart koşmazlar, sadece dinlememiz yeterlidir. Yitirilmiş bir psişik dürtünün onarımı için gereken çareler, öykülerin içinde bulunur. Öyküler, arketipi kendiliğinden tekrar yüzeye çıkaran heyecanı, üzüntüyü, soruları, özlemleri ve anlayışları doğurur. Öykü ve şiirin dili, düşlerin dilinin güçlü kız kardeşidir.” Diyor C. Estes (Yazının tamamı için tıklayınız: ).

Duyarlı benliğin tamamlanmasıyla insan bilinci, ikinci düşünce katı’na bir kuantum sıçraması yapar. Clare Graves buna, inanılmaz derinlikte bir anlam kanyonunun aşıldığı önemli bir sıçrama diye göndermede bulunur. Özünde ikinci bilinç katıyla kişi hem hiyerarşileri hem de heterarşileri kullanarak (hem sınıflandırarak hem de bağlantı kurarak) hem dikey hem de yatay düşünebilir. Bu durumda kişi, içsel gelişimin bütün tayfını berrak biçimde kavrar ve böylece her düzeyin, her mimin, her dalganın Spiral’in baştan sona sağlığı için çok önemli olduğunu görür. (İnsan Bilinci Projesi  ) Ken Wilber)

Her dalga aşar ve içerir. Oyun Kuramında  bu kavram “kapsama” sözcüğü ile yer almaktadır. Böyle olduğu için, varoluşun her dalgası, art arda gelen bütün dalgaların temel bir bileşenidir, böylece her birini bağrına basar, kucaklar. Dahası her dalga yaşam koşulları izin verdiğince harekete geçirilebilir ya da yeniden harekete geçirilebilir.

Birinci kat bilinç düzeylerinin hiçbirinin kendi başlarına yapmadığı, diğer düzeylerin varlığını bütünüyle değerlendirmektir. Onların her biri kendi dünya görüşünün doğru ya da en iyi perspektif olduğunu düşünür. Zorda bırakılırsa olumsuz tepki gösterir; ne zaman tehdit edilse kendi aletlerini kullanarak çıkışlar yapar.  Bütün bunlar ikinci düşünce katıyla değişmeye başlar; çünkü bu evre gelişimin iç evrelerinin bütünüyle farkındadır. Bir adım geriye gider, büyük resmi kavrar ve bu durumda ikinci düşünce katı çeşitli düzeylerin tümünün oynadığı gerekli rolü değerlendirir. İkinci Bilinç Katı herhangi bir düzeye dayanarak değil, bütün varoluş spiraline dayanarak düşünür.

Duyarlı benlik düzeyinin, farklı kültürlerde var olan çeşitli farklı sistemleri ve çoğulcu bağlamları kavramaya başladığı yerde, ikinci düşünme katı bir adım ileriye gider ve çoğulcu sistemlerle bağlantı kuracak ve onlara katılacak zengin bağlamlar arar ve böylece bu ayrı sistemleri alır, onları holistik spirallerin ve entegral ağların içine katmaya, dahil etmeye ve birleştirmeye başlar. Başka bir deyişle ikinci düşünce katının görelilikten holizme ya da çoğulculuktan entegralizme gitmeye yararı olur.

Bilinç bin yıllar içinde bir mucizeyi gerçekleştirmiş, “olmayan” bir alanda kendisini var etmiş, ana bütünden uzaklaşabilmiş ve onu tanımlayabilmiştir. Bu tanımlama hiçbir zaman “tam” olmayacaktır. Ana Tanrıça, dünyevi oğluna “peçemi hiçbir zaman kaldıramayacaksın” der. (Campbell)

Sibel Atasoy

26.11.10 – Beylerbeyi

Ayna sembolizmi-İbn Arabi

Tanrı’nın âleme benzeyiş yönünün ayna sembolündeki karşılığı ise,
aynadaki sûretin sahibinden başkası olmamasıdır. Çünkü aynanın karşısındaki kişi bir harekette bulunduğunda, aynı hareket sûret tarafından da yapılmaktadır.
Bu da mümkünlerin, Tanrı değilseler bile, tam olarak Tanrı’dan
başkası olmadıkları anlamına gelmektedir.
Bütün bu açıklamalardan sonra ayna ile aynadaki görüntü arasında üç
temel ilişkiden söz edilebilir:
1. Görüntü, ayna olmadan ortaya çıkamaz. İbn Arabî’ye göre şeylerin
varlığa gelişi, onların ‘Tanrı aynası’nda zuhûr etmelerinden başkası
olmadığından, ayn’lar ancak bu yüzey sayesinde var olurlar. Bu da nihaî
anlamda görüntünün varlığı aynanın varlığına bağlıdır, demektir.
Ayn’ların ayna, Tanrı’nın sıfatlarının aynadaki görüntüler kabul edildiği
bakış açısına göre ise, Tanrı’nın sıfatları ancak ayna olan mümkünler
sayesinde var olmaktadırlar.
2. Aynayla görüntü ve görüntü ile görüntünün sahibi özdeş değildir. Bu
iki çift, tamamen birbirinden farklı da değildir. Bunlar arasındaki ilişki
“ne/ne de” ve “hem/hem de” ilişkisidir. İbn Arabî ayna ile görüntü arasındaki
bu arada-olma halini pek çok bağlamda kullanır.
3. Ayna, üzerinde görüntü olmasa da ayna olmaya devam eder ve varlığı
görüntüye bağlı değildir. Fakat aynanın aynalık vasfının kemâli, ancak
aynalık fonksiyonunu yerine getirmekle gerçekleşir. Bir başka deyişle,
ayna ancak üzerindeki görüntülerle kemâl bulur. İbn Arabî’nin Tanrı’nın
mümkünlere muhtaç olmamasına karşın pek çok sıfatı olup bu sıfatların
fonksiyonlarını icra edecekleri bir konu aradıklarına ilişkin görüşünün
ayna sembolizmindeki karşılığı budur.
Dikkati ayna sembolündeki son öğeye, yani görüntülere, yoğunlaştıracak
olursak, Tanrı, zât halinde herhangi bir sıfat veya isimle muttasıf olmaktan
yücedir. Ancak bir kez ilk tecellî gerçekleşince, artık O pek çok sıfat ve
isme sahiptir. Bu sıfat ve isimler de hükümlerini gösterecekleri bir konuya
muhtaçtırlar. Buna göre ilahın ilahlığını göstereceği bir objeye ve sfere
(me’lûh), Rabbin de rablik özelliğini üzerinde sergileyeceği bir nesneye veya
hükümranlık alanına (merbûb) ihtiyacı vardır. Ayna sembolizminde bunun
karşılığı, aynanın aynalık sıfatını gösterebilmesi için yansıtacağı görüntülere
muhtaç olmasıdı
r.

Buraya kadar Tanrı’nın ayna, mümkünlerin aynadaki görüntüler olduğu
model üzerinde duruldu. İbn Arabî bir diğer vecih olarak, mümkünleri
ayna, Tanrı’yı mümkünler üzerinde zuhûr eden sûretler olarak tasvir eder.
O, her iki modelin de bir yönden hakikate yakın olduğunu söylemekle birlikte,
hangisinin ne bakımdan hakikate daha yakın olduğunu cevapsız bırakır.

Şeyhin genel varlık düşüncesinden yola çıkarak, Tanrı ve mümkünlerin,
Tanrı’nın Zâhir ve Bâtın yönlerini dönüşümlü olarak gösterdiklerini söyleyebiliriz.
Tanrı’yı “Bâtın” sıfatında düşündüğümüzde Tanrı ayna, mümkünler
ise sûretler olmakta; Tanrı’yı “Zâhir” sıfatında düşündüğümüzde, bu kez
mümkünler ayna, Tanrı ayna üzerinde tecellî eden sûretler olmaktadır. İbn
Arabî her iki modeli de bir bakımdan gerçeğe yakın görmekle birlikte, Tanrı’nın
sûret, mümkünlerin ayna olduğu ikinci tasarım, bize göre vahdet-i
vücûd felsefesinin özüne daha uygundur.
Ayna ile aynaya bakan kişinin özdeş olmadığını ispatlamak için, Şeyh,
aynanın aynaya bakan kişiye fiziksel hiçbir etkisinin olmadığını belirtmektedir.
Aynanın tesir edebileceği tek öğe sûrettir. Sûret ise, ayna ile aynaya
bakan kişiyi bir yandan birbirine bağlayan, diğer yandan da birbirinden
ayıran bir ortaçtır; İbn Arabî’nin kullandığı kavramlar ile konuşacak olursak
“berzah”tır.
İbn Arabî Tanrı ile âlem arasında vahdet-i vücûd öğretisinin gerektirdiği
başkalık ve özdeşliği tesis etmek zorunda olduğu gibi, âlemdeki tek tek
varlıkların da birbirlerinden başka olduğunu göstermek durumundadır. O,
başkalık prensibini aynalar temelinde şöyle ispat eder: Bir şahsı düşündüğümüzde,
o şahıs on farklı aynada yine aynı şahıs olarak kalmasına rağmen,
o şahsın bu aynalardaki görüntüleri birbirlerinden farklı olacaktır. Çünkü
aynalar birbirlerinden parlaklık, uzunluk, genişlik vb. yönlerden farklıdırlar.
Bu yüzden karşılarındaki şahsı da değişik biçimlerde yansıtırlar.
İbn Arabî ayna sembolünü oluşturan unsurlar olan ayna, sûret ve aynaya
bakan
kimsenin varoluş sahasındaki karşılıklarını izah etmektedir.
Buna göre Tanrı, aynaya bakan kişidir. Ayna, mümkünler; aynadaki sûretler
ise hissedilir âlemdeki varlıklardır. Tanrı mümkünlük hazretine bakmakta,
bu hazret kendi doğasına uygun biçimde Tanrı’yı veya vücûdu yansıtmaktadır.

Bütün aynalar karşısında aynı kişi bulunmasına rağmen, her bir ayna  o kişiyi kendi özelliğine göre yansıtmaktadır. Âlemdeki bütün varlıklardaki vücûd da tek bir hakikat olmakla birlikte, her bir varlık vücûdu kendi istidâdına göre yansıtmaktadır.

İBN ARABÎ’DE MİSTİK SEMBOLİZM ∗
Tahir ULUÇ

TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 7 [2006], sayı: 16, ss. 151-190.