Somut ve Soyut arasında Barış

Bazı insanlar vardır çok yakından tanıdığım, hayatlarını uzun süre takip etme şansım olan kişiler, bunların sadece somut yönleri aktiftir ve bu doğrultuda çok iyi bir hayat sürmüş olanlar var. Zaman zaman kendim gibi soyut yönleri de aktif olan insanların bir hastalığa mı kapılmış olduklarını merak ettiğim olmuştur fakat sonra bu fikri geçerli bulabilecek yeterli veriye ulaşamayarak terk etmişimdir.

Soyut alanlar somut alanları geliştirici ve dönüştürücü olarak son derece yararlıdır ama şuna özellikle dikkat çekiyorum, somuta dönüştüremediğiniz bir soyut becerinin insanı ölümle kurtulunamayacak bazı sonuçlara mahkum etme ihtimalleri de var. Don Juan’ın da bu konuda Castanedayı sayısız kereler uyardığını gördüğümde bu fikrim biraz daha güçlenmişti.
Bazen gezegenimizin üzerinde yapılan tüm savaşların zannedildiği gibi iyi-kötü dualitesi ile değil somut soyut arasında geçtiğini zanneder gibi oluyorum.

Hem de bu savaş, mMatrix ya da Terminatör gibi insanlarla başkaları (makinalar ya da başka varlıklar, uzaylılar) arasında değil bizzat bir insanın kendi farkındalıksız vecheleri arasında gerçekleşiyor. Belki buna yok canım senin söylediği psikoloji biliminin alanına giriyor diyebilirsiniz, o zaman ben de hangi şey insan bilimi alanına girmiyor o halde diye sorarım.

Soyut alanı tehlikeli gibi göstermeye çalışmıyorum. Riskler hayatın hem somut hem de soyut yönünde vardır, bu yaşamın bir gereğidir. Somut alandaki riskler bana göre soyut alanı katbekat geçecek düzeydedir  iki dakika nefessiz kalmak tüm somut krallığı çökertebilir.

Hayatın dip ve görünen dalgalarıyla birlikte hareket edebilmek bir sanattır denebilir, zaten öğretilerin çoğu kendi yöntemlerince bu bilişi vermeye çalışır. Her birey gerçekten biriciktir, genel formüller çok nadir olarak işe yarar. Ben küçüklüğümden beri bilmeden kendi metotlarımı uygulamışım dır ve gayet tatminkar, uzun bir hayat sürdüm. Dışarıdan edindiğim bilgiler (aralarında ayrım yapmamaya dikkat ederim) sadece kendi bulgu ve oluşuma isimler koyabilmekle alakalı olmuştur (isim koymak neden önemlidir, çünkü düzgünce ifade edebilmeyi ve paylaşabilmeyi sağlar, ben sadece ben değilim malum olduğu üzere, bir çok katmanım var hakkında en ufak bi fikrimin olmadığı ama onların icraatlarını görecek ve hissedecek yetim de var), bunun dışında kurguya merakımı gideren zevkli uğraşlardır  Temel unsur, kendime ve tüm varlıklara duyduğum saygıdır, bunlar canlı cansız somut soyut fark etmez. Bir şeyi kutsallaştırmakta direnen olursa her şeyi kutsal kılarak bu açmazdan kurtulurum 🙂

*

Yapay Zekayı biraz geç de olsa izledim.

Ne diyeceğimi bilemiyorum.
O zaman şunu diyeyim bari; İnsanlar neden makinelerden nefret ediyor?
En basit cevap “kendilerini makineleşmiş” hissediyorlar. Bunun getirdiği suçluluk duygusuyla kendilerini harap ediyorlar. Başkalarını, hükümetleri, uzaylıları suçluyorlar. İstedikleri an geri dönebileceklerini, her neyi özlüyorlarsa ona dönebileceklerini, hemen keskin bir kararla bunu yapabileceklerini de biliyorlar üstelik, çünkü her yere hatırlatma notu iliştirdiler! Hatırlatma notlarını hatırlatmak için bile notlar var, her yerde. Bunun bedelini ödemek istemiyorlar çok ağır olur sanıyorlar, aslında ikinci bir yol da var o da çok basit; suçluluk duygusunu salmak, mevcuttan hoşnut hale gelmek. Bunu da yapmıyorlar. Yapanlar da var. Ben barıştan ümitliyim. Kendinle barış.
Filmi izleyen herkes kendince faydalanacaktır eminim.

 

 

Haftadan Kalanlar

“Doğal olan şeyler yemelisin.Meyve, yemiş, sebze…Güzel olan şu ki, bu şeyleri ihtiyaç duyduğundan fazla yiyemezsin. Bir şey doğal ise, sana her zaman tatmin verir, çünkü vücudunu doyurur. Kendini tamamlanmış hissedersin. Eğer bir şey yapaysa, sana asla doygunluk hissi vermez; ne kadar çok yersen canın o kadar çeker ve yemeye devam edersin. Bu, aklın tuzağa düşmesidir”( Osho )Yapay olan şeyler sadece yiyeceklerle sınırlı değil, Osho da bu farkındalıkla özellikle bu kelimeyi seçmiş olmalı.

**
Livaneli’nin böyle güzel bir roman dili olduğunu bilmiyordum (Türk yazarların çoğu ile ilgi alanlarım uyuşmadığı için arada bi çok iyi kitabı da kaçırıyorum maalesef). Hiç bi şey için geç kalınmış değildir madem şimdi karşılaştım artık önceki tüm romanlarını okumak da farz oldu. Sadece dilinin güzelliği değil, yazarın yaşam derinliğinin de kitaba doğal bir akışla kaynaşmış olması okuyucu için ne büyük zevktir. Aynı gün başlanıp bitirilen nadir romanlardan olmuş. Kültür ve yaşam zenginliği, asla didaktik olmayan bir sadelikle okuyucuya yansıyor. Hem bir yazar hem de iyi bir okuyucu olarak bu günümden hoşnutum, teşekkürler Livaneli.
Kardeşimin Hikayesi

www.idefix.com

**
Reward and punishment will never be proportionate in the presence of the Master. Because he is living intense energy, a small thing can give you the ultimate reward, a small incompletion can completely kick you out of the Master’s presence; you don’t need to have big, big incompletions –
Sri Nithyananda Swami
Bu sepeple her an uyanık kalabilmeye çalışmak gerekiyor, Gurdjieff ustanın öğretmeye çalıştığı da buydu. Güzel bir hafta sonu dilerim sevgili frekanslar.
**
Prometheus (2012)
Bir yıl gecikmeyle de olsa izlemiş olmaktan memnunum. Görsel anlamda gerçekten çok başarılı. İçerik olarak Annukileri ve Sümerleri daha iyi çalışmalıydı Ridley Scott diyebilirim, belki o zaman Aliens’in üzerine çıkabilecek bir film olurdu. Korkarım ki otuz yılda kendini pek zenginleştirmemiş, tabi bu konuda bi uzman değilim, yalnızca bilimkurguyu ve sinemayı seviyorum:)

Prometheus (2012): İtinayla Mitoloji Canlandırılır

Ego-Gölge Oyunu: Mentalist

Mentalist eski ve devam eden bir dizi, eğer takip eden varsa fark ediyordur mutlaka; Ego ve gölge durumu bu kadar iyi anlatılamazdı 🙂 Patrick, kendinde bulunan durugörü kabiliyetini şarlatanlık ve insanları kandırma diyerek reddettiği ve kendini -egosunu- hassas, iyi, hayattan beklentisi olmayan kişi pozisyonuna ittiği oranda, gölgesi olan Red John büyüyüp vahşileşiyor, kabiliyetleri ve bunu kötüye kullanma oranı artıyor. Bence bu dizi psikoloji bölümlerinde ders olarak okutulabilir, hem de zevkli bi öğret-öğrenme olur 🙂
Kendimi benden (ego) daha iyi kim bilebilir? GÖLGEm şüphesiz.

mentalist

KAYIP Dizisi Hakkında Çıkarsamalar

Kanal D’de başlayan ve dün gece itibariyle üçüncü bölümünü izlediğimiz Kayıp dizisi benim Sır Mısır kitabı ile Danimarka Dizisi Forbidelsen’in bir karışımı olmuş.

Aslında son 25 yıldır izlediğim üçüncü Türk dizisi oluyor; ilki yapımcılığını üstlendiğim 7 Numara dizisiydi. İkincisi yoğun bakımda televizyona bakmak durumunda olduğum esnada karşılaştığım Kavak Yelleri oldu (ki bu dizi çekildiğinden beş yıl sonra izlemiş oldum) ve üçüncüsü de Kayıp.

Zengin ailenin çocuğunu kaçırma, kesik parmak, derin dondurucu numarası! Hepsi Sır mısırdan! Gönülsüz dedektif zaten esas eleman. Başka ne tesadüfler çıkacak meraktayım.

Üç adım geri bir adım ileri randımanı ile çekilen standart türk dizilerine oranla biraz hızlı, umarım bu rehavete alışmış izleyici kitlesine ağır gelmez. İlaveten, izleyiciyi kahramanının önüne geçiriyor bazı yerlerde, bu tehlikeli ve az kullanılan bir yöntemdir yazarlar için. Çünkü kahramanın da biliyo sanıp hata yapabilirsin dikkat etmezsen, ki bugünkü bölümde böyle durumlar var.

Yine de sanıyorum ki kayıp dizisi bugüne kadar ülkemizdeki en iyi polisiye dizisi. Castın çoğu başarılı seçilmiş (eldeki imkanlarla) Avukat-dedektif imiz; şaşkın ama zeki, iddiasız ama tecrübeli bir imaj çiziyor, çipil çipil bakışları pek hoş. Kaçırılan çocuğun babası ve annesi da rolünü Forbidelsen dizisinden çalışmış. En başarısız rol yazımı; polis amiri! Eğer böyle seviyesiz, kaba ve acemi polis amirleri varsa bile önümüze ilk gelen örnek böyle olmamalıydı. Kendi hafiyeni zeki göstermek için polisi aptallaştırmana gerek yok, bu başka yöntemlerle daha adil ve şık biçimde yapılabilir. Ayrıca yazarlarımızın düşleyebildiği sanatçı-ressam kimliğini de zayıf buldum, madem motosiklet kullanıyor deyip kurye-teslimatçı profili çizmek gerekmezdi.

Diziler, toplumlar için en büyük eğitim öğretim aracıdır. Evet bu kadar iddialıyım. Diğer her şey dizilerden sonra bir sıralamaya tutulabilir. Bu önermeden yola çıkarak dizi filmlerin kurgu kalitesinin bir toplum için hayati olduğunu ve bu konuda birebir seyredilme oranları ile ilişkilendirilebilen  seçme-başarı derecelendirilmesinin hata olabileceğini rahatça söyleyebilirim.

Eğer başarıyı yalnızca seyredilme oranına bağlı olarak alırsanız,talebe göre arz yapıyorsunuz demektir ve eğitimden söz edilemez. Ve bundan da öte her neviden gelişme düzeyindeki elmaları aynı çuvala koyuyorsunuz anlamına da gelir. Bu toplumdaki farklı algı düzeylerini ve zevkleri de şüphesiz yok saymak anlamına gelir. Uygun adım yürüyen ve değişmeyen bir yapı arzu ediyorsanız bu yöntemin bi sakıncası yok tabi. Ben şahsen çeşitlenmekten hoşlananlardanım.

Bir program Türkiye’de az seyrediliyorsa hemen önce gece yarısına sonra sabaha karşı bir saate alınıp ilk sezonu bitiremeden yayından kalkıyor. Yani ben az seyredenlerden biri olma şansını bile yakalayamıyorum. Üstelik yayından kalkan bu dizilerin içeriklerine bakılmaksızın üzerlerine yapışan etiket ise “başarısız”.  Şimdi sen bu tür diizilerin yazarı yapımcısı olsan bi daha aynı tarz bi şey çalışır mısın? Boşa kürek çeker misin? Öyle yetenekli insanlar tanıyorum ki bu sektörde resmen hasta oldular.

Ezcümle yine geliyoruz ülkede demokrasinin tam işler hale gelmeyişine; çünkü azınlık haklarına riayet edilmiyor.

Yapımcılık öyle bir hal aldı ki on yıldır ne ben söyleyeyim ne sen sor. Kaynağının nereden geldiği belli olmayan devasa paralar, hayatında tek kitap okumamış insanların kontrolünde bu piyasaya arz ediliyor. Ve Türkiyenin en yetenekli sanatçıları, yazarından, oyuncusuna, tekniğine kadar hepsi bu muazzam parayı elinde tutanların emrinde, onların boyunduruğunda inim inim inliyor. Üstelik iş bununla da kalmıyor bu seçkin yetenekli insanlarımız gün be gün kendi seviyelerinden (kullanılıp parlatılmadığı için) aşağı düşürülüyor. Biraz ağır konuştuğum için özür dilerim, bilerek söyledim çünkü bu sahadaki tüm bu seçkin insanlar için üzülüyorum. Tüm bu yeteneklerden mahrum bırakıldığım için kendime de üzülüyorum.

Gelelim neden alternatif bir medya oluşamadığına 🙂

Cehaletin hüküm sürdüğü yerde öne çıkmak için muazzam bir insan sevgisi ya da muazzam bi hırs lazım. Bu da çok az sayıda kişide var. Eğer fransız devrimi kendi başını bile kesebildiyse varın düşünün artık Robespierre’i unutmadık.  http://tr.wikipedia.org/wiki/Maximilien_Robespierre

Kapitalizm iki yanı keskin kılıç.

Bir seviyeye kadar İki yönden de gelişim sağlanabilir görünüyor; Biri tek vücutluk, diğeri çeşitlilik. Demokrasiler çeşitliliği desteklemek üzere icad edilmişler. Tekvücutluk bir seviyeden sonra iş görmüyor çünkü o kadar büyüyor ki, bu devasa yapısı yüzünden kaosun bir numaralı hedefi haline gelip Babil kulasi misali devrilip un ufak oluyor. (Konuyu biraz dağıtmış olabilirim)

Başarılar Kayıp dizisi.