Bükçe…

 Psikoloji dersi gibi 🙂 Siz de oğullarınıza okutun mümkünse (Biraz uzun ama sağlayacağı yararla kıyaslandığında ayıracağınız zaman çok ucuza gelecektir):

 Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, “Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim.” dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.  Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum. Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım. Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca, bir de Türkçeyle üç dil oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin. Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli.  İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını; Bükçe” koydum.

-“Bükçe zor bir dil mi baba?” diye sordu  gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir. 

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. “Niye leb demek zorunda kalıyorum da o  düşünmüyor?” diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz.  “Niye düşünmedin?” diye kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir.  Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana “Bugün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla,  “Hikaye anlatma, ana fikre gel,  kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da “seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var baba “seni sevmiyorum” demekle “kısa anlat” demenin?

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

-Bu önemli. Bükçe’de dinlemek sevmektir diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu Devamını oku “Bükçe…” →

Aldatılma korkusu

Aldatılma korkusu

 

İnsanoğlu bu korku ile ne zaman tanıştı bilemiyorum. İnsan olalı var mıydı yoksa bi kaza mı oldu zamanın bir noktasında? Her nasıl çıktıysa bir çıktı pir çıktı bu korku! Filozoflar, sanatçılar, dinler hepsi bu konu üzerine yazıp çizdiler, sanırım milyonlarca sayfa tutmuştur bu söylenenler. Ben artık bütün bunlar üzerine ne söyleyebilirim ki bu yazıya başlıyorum durduk yerde!

Kısa yoldan diyeyim aklıma geleni bari; “aldatılma korkusu, gizli değersizlik duygusundan kaynaklanıyor olabilir” Aslında görünüşte tam tersi gibi değil mi? Sanki insan kendini öylesine önemsiyor ki; “nasıl olur da beni aldatabilir!” diyormuş gibi duruyor fakat bunun aslı tam tersi bence. İnsan kendisini yeterince değerli bulmadığı için bu düşüncelere kapılmış olmalı.Yani “aldatılma korkusu” birey olma aşamasında geçilmesi gereken bir eşik.  Birey olmadan önce insan kendini bileşik bir organizma gibi hisseder ve aslında burada hiç egosu yoktur anlamında söylemiyorum tabi. İlginç olan egosu olduğunun farkında olmaması durumudur. Ego zaten kendimizi bilip tanıdığımız tüm kişilik değerleri değil mi? Neyse buradan tali yollarda kaybolmak istemiyorum.

“Birey olma” ilk aklımıza geldiği gibi “egoist” olma ile eşdeğer değil tabi. Aslında bir seviyeden tam da böyle görünmekle birlikte birazcık daha yüksek seviyeden “başkalarının varlığını kabul etme” anlamına da gelir. Eğer BEN varsam SEN ve ONLAR da olacaktır. Bu iki kere iki muhabbeti kadar açık ve net görünür birey olana. Kendine “kendi” olduğu için değer veren, buna ancak başkalarının değerini teslim ettiği için sahip olabilmiştir. Eğer bu eşik geçilmemişse insanda daha sadece kendilik bilgisi oluşmaktadır denilebilir. İşte bu durumda aldatılma korkusu normal bi duygu gibi görünüyor bana.Çünkü hem kendi hem başkaları var (bu tohum bi yerlerden atılmış!!!) ama kişi bunu farkında olmaksızın yaşıyor. Bireylik yaşadığı bu şeye isim koymak ve onun tam olarak farkında olmakla başlar.

Dünya kanunları da, birey olamamışların ürünü olduğu için, aldatılma konusunda bir çok cezai şart getirildiği görülür… Mahkemeler, avukatlar, kanunlar bizi yaşadığımız gerçekliğe uyandırmak için konulmuş birer enstrümandır. Özellikle avukatlık mesleği üzerine sayısı belirsiz cehennem fıkraları mevcuttur J Yine mi tali yol Sibel! Çık ordan lütfen.

“Aldatılma” sözcüğü neredeyse yaşamın bütün öğeleri için söz konusu olan bir fenomen olsa da ilk akla gelen nedense kadın-erkek ilişkilerindeki aldatma vakalarıdır! Bu da ilginç doğrusu. Belki de değil: çünkü insan olarak en büyük eğitimi yakın ikili ilişkilerde alıyoruz. Bu bazen aile içi bazen amir-memur ama her halikarda sevgili eş pozisyonunda kendini gösteriyor. O zaman hadi eğitimin en koyusu olan alanda aldatılma korkusunu irdeleyelim.(Nasıl yapacaksam, bana kalmıştı sanki)

Kişi neden “ya sevgilim beni aldatıyorsa?” sorusunu sorar? Benim en sık aldığım cevap/sebep şu oluyor: “çünkü beni böyle düşünmeye iten ipuçları var, ilgisini yeterince hissedemiyorum” diyorlar. Pekala… Doğrudur, böyle hissediyorsa hissediyordur. Onun adına biz hissetmeye çalışamayız değil mi? O zaman –dert dinleyici olarak-ben diyorum ki; “sevgilinin bütün ilgisine mi talipsin?” muhtemelen “evet” cevabı alıyorum. Olabilir tabi isteyenin bir yüzü… Burada sorun bence fiziken birlikte oldukları anlar için tüm ilginin beklenmesi değil tümzamanlar için böyle bir beklenti konulmasından başlıyor olabilir. Benim lügatımda sevgi=ilgi olduğuna göre (bi çok insan bu tanımıma katılmıyor olabilir, özellikle aldatma korkusu duyup duyulanlar) aslında kişinin eksikliğini hissettiği şey en net biçimiyle SEVGİdir. Ama bunu doğrudan ifade etmek gurur kırıcı olabilir.

Gerçekten de zorunlu aile ilişkileri hariç insanın sevgiye olan doyumunu sağlayacağı alan çok dardır. Kimseyi beni sev diye zorlayamazsın, açıkça kanun koyamazsın! Komik olur, o halde aldatılma kanunları koyarsın! Bence bu daha komik. Başımızı kuma gömmek daha kolay geliyor. “beni sev” diye buyuran kişi (yani sevgilisinin tüm zamanlar dikkatini kolayca talep eden kişiden bahsediyorum), velev ki bu istediğine kavuştu, kendisi de tüm zamanlar ilgisini aynı şekilde sunabilecek midir? Cevap tabi ki HAYIR. Nerden mi biliyorum? Çok basit eğer bunu yapabilseydi, DÜNYA şu anda sonuna kadar ilerleyip bitirdiğiniz bir bilgisayar oyunu gibi dertop edilip rafa kalkacaktı! Yani sonuç hasıl olmuş olacaktı. İKİ insandan BİR elde edilecekti, dualite ortadan kalkmış olacaktı! Ama nerdeeee…

Daha sayfalarca yazarım da ne faydası olacak, binlerce yıldır benden misli misli akıllı insanlar ha bire aldatılma öyküleri anlatıp bazen  (çok iyi anlattılarsa-insanları can evlerinden vurdularsa) bundan para ve ün kazandılar. Edebiyat ve tabi film tarihi bunlarla dolup taşıyor. (Bu yazarların bir çoğu kendileri de aynı durumda olduklarından anlattılar ama belki çok küçük bir azınlık da safi bel altına vurdu! Bilinçli olarak manipüle ettiler ve hala devam ediyorlar. Piyasada en çok satılan kitaplar en çok seyredilen filmler ve dizi filmlere bakmak yeterli)  Yanlış anlaşılmasın “aldatılma korkusu” yaşayan insanlara ne bir eleştirim ne de ilgisizliğim söz konusu değil, bunun bir süreç olduğunu görecek kadar yaşlı biri olabilirim sadece. Bu konuyu “bel altı vurma” şeklinde kullanan bilinçli kullanıcılara biraz insafa gelmelerini  rica edebilirim belki. En iyisi ben bu yazıyı haddimi aşmadan bitireyim J

Sa

04.09.2009-Bodrum

Not: Sorulara açığım.

Sinergoloji

Bir daha bir insanın samimiyetinden şüphe duyduğunuzda, ellerine bakın. Çünkü eller gerçeği söyler. Etienne Lethel

 “Gülmek insanın özüdür.” Ancak gülmek, insanın bir özelliğini daha ortaya çıkarır: Yalan söylemek. İnsan arasına mesafe koyduğu şeye gülebildiği gibi, kendi varlığıyla arasına mesafe koyarak yalan da söyleyebilir.

İnsanoğlunun başkasına yalan söylemeyi öğrendiği gibi, kendi kendine yalan söylediği de olur. İnsan, yalan filtresini günlük ihtiyaçlarına dahil eden ve tüm “doğallığıyla” gerektiğince yalan söyleyebilen tek canlı türüdür. Bununla birlikte, “neyse ki” yalan vicdanda iz bırakır. Yalan söyleyen insan, hile yapmaktadır ve bu irili ufaklı, gerekli hileler onun iki farklı yüzünü açığa çıkarır. İnsan rahat bir vicdanla yalan söylediği, hile yaparak veya gerçekleri dönüştürerek konuştuğu sırada, unutulmuş, disiplinden yoksun bir parçası, yalan söylememektedir: Bedeni, daha doğrusu bedeninin mikro-hareketleri.

Sözler yalanı gizlerken, beden konuşur ve bize kelimelerin sakladığını anlatır. Devamını oku “Sinergoloji” →

Egoist Olma Sanatı

<

p align=”justify”>Çağdaş Batı toplumlarının ve onlara benzemeye çalışan bütün dünya ülkelerinin içinde bulundukları sorunlar artık iyice biliniyor. Teknolojinin gelişmesi, insanlara beklenen mutluluğu getirmedi. Teknolojik açıdan ve maddesel planda eskiye göre oldukça ileride olmamıza rağmen, insanî değerler açısından adeta geriledik. İnsanlar bunalıyorlar, mutlu değiller ve yolunda gitmeyen bir şeyler var.
Hastalık belli, teşhisler de aşağı yukarı birbirlerine benziyorlar. İnsanlar hangi yollardan ve hangi düşünsel sistemlerden gelirlerse gelsinler, eğer belirli bir zekâya, iyi niyete ve kaliteye sahiplerse, hastalığın nedenini aynı biçimde teşhis ediyorlar: “İnsan, dünyayı ve orada varolan (kendisi de dahil olmak üzere) tüm varedilenleri birbirlerinden ayrı, ama belirli görevleri olan ve bir makine gibi birlikte işleyen mekanik bir süreç olarak gördüğü sürece, yani evreni birbirinden farklı, hatta düşman ve rakip öğelerden oluşmuş olarak değerlendirmeye devam ettikçe, mutsuzluğu daha da artmakta, hatta bir yok oluşa doğru gitmektedir.”

<

p align=”justify”> Devamını oku “Egoist Olma Sanatı” →

Şamanlar İnsanlığın ilk şifacıları

Bu hafta sonu Harbiye Askeri Müze’de yapılan  2. İstanbul Parapsikoloji Konferansı’nda Şamanlar, şifacılık yeteneği ve rüya analizleri üzerine yaptığı araştırmaları paylaşan

saman
Dr. Stanley Krippner ‘Şamanlar kendi kabilelerin psikoanalistleridir’ diyor.
Şamanizm ve rüyalardaki mitsel semboller denildiğinde, psikoloji profesörü ve araştırmacı Stanley Krippner akla ilk gelen akademik isimlerden biri. Psikoloji ve parapsikoloji alanında geniş kapsamlı akademik çalışmalar yapan ve uzun yıllar boyunca, dünyanın dört bir yanındaki yerli topluluklarını, özellikle de Şamanları ve şifacılık özelliklerini inceleyen Krippner ile Şamanların sırrını konuştuk. 

– Şamanizm ile ilgilenmeye nasıl başladınız?
Küçükken çok hastalıklı bir çocuktum. ‘Bu çocuk fazla yaşamaz’ diyenler bile vardı. Doktorlardan çare bulamayan ailem de o zaman kimsenin ciddiye almadığı alternatif tedavilere gizlice başvurdu. Ve işe yaradı. Alternatif tedavilere ilgim böyle başladı. Büyüdüğüm yer Wisconsin, eskiden Kızılderililer’in yaşadığı bir bölgeydi, çevremde tanıdığım Kızılderililer de vardı. Bu yüzden onlar hakkındaki her şeyi merak ediyor, okuyordum; özellikle de iyileştirme gücü olan Şamanlara odaklandım. Sonunda 1970’lerde de gerçek bir Şamanla tanıştım. Seneca Kabilesi’nden büyükanne Twyla Nitch 98 yaşındaydı, bitkilerden ilaçlar yapma konusunda çok bilgiliydi ve üzerimde büyük bir etki yarattı. Böylece insanlığın ilk şifacıları olan Şamanlar üzerine araştırmalarıma başladım, 6 farklı kıtada, birçok farklı ülkede, farklı kültürlerden kabileleri ziyaret ettim; Şamanlarla tanışıp onları inceledim. 

– Şamanların özellikleri nedir?
Şaman bu insanlara verilen antropolojik isim. Ama elbette her yerde farklı adlarla anılıyorlar. Ortak noktalarıysa bu kişilerin hepsinin toplumları etkileyen belli özelliklere sahip olmaları ve bu sebeple halk tarafından bu pozisyona seçilmiş kişiler olmaları. Zira Şamanlar insanları bilgilendiren, onlara yol gösteren, hastaları iyileştiren, rüyaları yorumlayan ve gelecek hakkında bilgi veren kişilerdir.

– İnsanüstü güçleri var mı Şamanların?
Süper güçleri yok ama yaşadıkları toplumlarda insanlar onların süper güçleri olduğuna inanır. Çünkü Şamanlar çoğu insanın sahip olmadığı yeteneklere sahiptirler. Çok akıllıdırlar, iyi gözlemcidirler, yaratıcıdırlar ve görevlerini etkili şekilde yapmak için drama, sihirbazlık ve psikolojiyi de fazlasıyla kullanırlar. Şamanlar kendi kabilelerinin psikoanalistleridir. Ve aslen kişilerin veya topluluğun güçlerini harekete geçirmek için çalışırlar. En etkili oldukları alansa şüphesiz iyileştirme gücü.

İYİLEŞTİRİCİ GÜÇ   HEPİMİZİN İÇİNDE
– İnanılmaz iyileştirme olaylarına şahit oldunuz mu?
Brezilya’da çok dramatik bir olaya şahit oldum. Bir Şaman, hastayı iyileştirmek için hiç anestezi kullanmadan cerrahi müdahale gerçekleştirdi; hastanın karnını yarıp hastalıklı dokuyu oradan çıkardı! Ve insanlar bu müdahalelerde hiçbir şey hissetmediklerini iddia ediyorlardı. Pek çok Şaman bunu yapıyor; zira hipnoz gibi yöntemlerle bu mümkün. Ancak yaptığımız araştırmalar daha ilginç bir şey söylüyor: Şamanların söküp çıkardığı dokuları inceledik ve 10 örnekten dokuzunda çıkarılan dokunun sağlıklı olduğunu gördük. Buna rağmen hastalar iyileşmişti. Bu şunu gösteriyor: Şamanın fiziksel müdahalesi değil aslında özel ilgisi ve hastanın ona olan inancı iyileşmede etkili oluyor. Zaten pek çok Şaman da bunu söylüyor: ‘Ben iyileştirmedim, sadece aradaki engelleri kaldırdım ve onun kendi kendisini iyileştirmesini sağladım’ diyorlar. Yani iyileştirme gücü aslında hepimizin içinde saklı. Şamanın rolü ise, bu gücümüzü harekete geçirmemizi sağlamak. Bunun örneklerini modern tıpta da görebilirsiniz. Zira sadece doktora görünmek ve onunla konuşmakla bile iyileşme başlar!

İslami şifacılar da aslında Şaman 
– Geleneksel İslami şifacılar üzerine de araştırmalar yaptınız, neler gördünüz?
‘Fas’ta ve Batı Şeria’da ve Mısır’da geleneksel İslami şifacılığı araştırdım. Aynı dine bağlasalar da bu şifacılar bölgelere göre farklılık gösteriyor. Örneğin Endonezya’daki İslami şifacılar bunu ruhlarla konuşarak yaptıklarını, Filistin ve Fas’takiler ise cinlerle çalıştıklarını söylüyor. Sonuçta yöntemleri Kuran’da geçen şeyler ise kabul görür diye düşünüyorlar. Oysa geleneksel İslami şifa yöntemleri denilen şeyin aslında İslam ile fazla ilgisi yok. Bunlar aslında eski çağlardan günümüze taşınan Şamanist ritüellere dayanan ve çoğunlukla otlara odaklı tedaviler. Bu şaşırtıcı değil çünkü Şamanizm aslında bir din değil bir tekniktir. Dinler ortaya çıktığında genellikle Şamanizm tekniklerini reddedip siliyor ama öte yandan Şamanist ritüeller dini uygulamalarla birleştirilerek aslında hala devam ettiriliyor.

Rüyalar yol gösterir
San Francisco, Saybrook Lisansüstü Eğitim Okulu’nda Psikoloji Profesörü olan Dr. Stanley Krippner, rüyalar konusunda da yetkin bir isim. Daha önce Maimondies Tıp Merkezi Rüya Araştırmaları Laboratuarı’nın başkanlığını da yapan Krippner, 25’i aşkın ülkede rüyalar ve hipnoz hakkında atölye çalışmaları ve seminerler de gerçekleştirdi. Krippner’a rüyaların ne ifade ettiğini de sorduk: ‘Rüyalar beyinden, beyindeki elektriksel ve kimyasal değişimlerden geliyor. Bu değişimler her 90 dakikada bir gerçekleşir. Beyin fonksiyonları bu sırada hareketlenir ve rüyalar görür. Rüya görmek insan için bir gerekliliktir. Çünkü psikolojik olarak sistemimizden çıkarmamız gereken şeylerden rüyalar aracılığıyla kurtuluruz. Zira insanlar rüya görürken beyinlerinde biriktirmiş oldukları ve aslında zaten bildikleri bilgileri bir araya topluyor ve onları analiz ederek bir görüntü yansıtıyorlar. Bunu bilinçli olarak yapmıyorlar çünkü bunca bilgiden sebep sonuç ilişkisi çıkarmak beyin için hayli zorlu bir iş. Ama rüyada beyin bu analizi yapıyor ve bize bu bilgilerin hangisinin faydalı olacağını, hangisini kullanmamız, neye odaklanmamız gerektiğini mesaj olarak veriyor. Kısacası insanlar rüyalarını kendilerine fayda sağlamak için kullanabilir. Zira rüyaları dikkatle inceleyerek onlardan ne mesajlar çıkarabileceğinizi ve nasıl bir yol izleyeceğinizi anlamak pekala mümkündür.’

MİNE AKVERDİ -(Akşam)