Yaşamın sırlarını bileydin

Yaşamın sırlarını bileydin,
Ölümün sırlarını da çözerdin.
Bugün aklın var birşey bildiğin yok,
Yarın akılsız neyi bileceksin?

Bu dünyadan başka dünya yok, arama.
Senden benden başka düşünen yok, arama.
Vazgeç ötelerden, yorma kendini.
O var sandığın şey yok mu, o yok, arama.

Kimi dinde imanda buldu yolu,
Kimi akıl, bilim yolunu tuttu.
Derken bir ses geldi karanlıklardan;
“Gafiller, doğru yol ne odur ne bu”…

Hep arar dururdum dünyaya geleli,
Alın yazısını, cenneti, cehennemi.
Hocam kesti attı sağlam bilgisiyle;
“Alın yazısı, cennet, cehennem sende” dedi.

Biz aşka tapanlarız, Müslüman değil,
Cılız karıncalarız, Süleyman değil.
Biz eskiler giyen benzi soluklarız,
Pazarda sırma satan bezirgan değil.

Ben kendiliğimden var değilim bu varlığımla,
Kendim çıkmış değilim elbet bu karanlık yola.
Bir başka varlıktan gelmiş bendeki varlık.
Ben dediğin kim ola, nerede, ne zaman var ola?

Güneşi balçıkla sıvamak elimde değil,
Erdiğim sırları söylemek elimde değil.
Aklım düşüncenin derin denizlerinden,
Bir inci çıkardı ki, delmek elimde değil.

Yetmişiki millet, bir o kadar da din.
Tek kaygısı seni sevmek benim milletimin.
Kafirlik, Müslümanlık neymiş, sevap, günah ne?
Maksat sensin, araya dolambaçlar girmesin.

Dün özledim de seni coştum birden bire,
Çıktım, senin yerin dedikleri göklere.
Bir ses yükseldi ta yukardan, yıldızlardan;
“Gafil” dedi, “Bizde sandığın Tanrı sende.

Ömer Hayyam

Özgür İradeyi Gördüm

Özgür iradeyi gördüm dün gece
şahsen görmediğim bir film yıldızı gibi
rollerinden soyunmuş, çırılçıplak
önceleri bunu bir iltifat gibi algılamışım
oysa düpedüz mecburiyettenmiş, yanılmışım.

Baktığım yerden basit bir mekanizma gibi
insanlar ve onların oyunları.
Bir buzdolabı tamircisi gibi baktım
bütün parçalar, şekiller tanıdık ve
sıradandı
birbirlerine önceliksiz!
hiç biri adına seçim yapamazdım
taraf değildim ben
sadece baktım ve bekledim
milyar kere milyar sene bile beklerdim
taa ki
içlerinden biri seçim yapana kadar

sa-24.01.05

Bugün içimi açmak istiyorum
açıp yatağın üzerine sermeliyim
mis gibi yeni çarşaf kokusu
ohhhhh…
bahar parıltısı bu
minik ışıltılar var üzerinde
pırlantalar, elmaslar işlenmiş
bir kaftan gibi
Sizden hoşnutum
hizmetinizden hoşnutum

Bu güzel desenleri nasıl yaptınız
bu yumuşaklığı nasıl kazandınız?
beni her gün şaşırtıyorsunuz siz!

Sizinle karşılaşmak hiç bu denli hoş olmamıştı
bu güne kadar
hiç böylesine teslim etmediniz kendinizi
yoğunlaşmış ışık! Erimiş altın gibi
sizi seviyorum

sa-10.05.05

İçeri Düşmek

Şart değil içeri düşmek için
Mahkemenin celbi, hükümetin fendi
Çoğu kez olmaz bunca tantana da
ateş düştüğü yeri yakar belli

Görmedikçe kabul dışardan
kaçılır içeri geri geri
Bazen olursun deli deli tepeli
veya tembel, miskin, hayalci

İçeri düşersin de
filozof olursun belki
yahut da şair
kimbilir sağ kalırsan hatta veli

İçeri neden düşülür de
çıkılır dışarı?
Gel sen bunu bi düşün Sibel de
nasılsa çıkarsın içeri

sa

Kaçmayanım

Hani seni hayran bırakan
gözlerini kamaştıran ben var ya?

İşte onu seni kızdırıp gücendiren
ben yapıyor.

Kontrol ederdim eskiden olsa
ettiğimi sanırdım
hayran olunanı da
Onu yaratanı da
sisten bi denizin içine
gömerdim

Hallettim sanırdım
kuşlar ve insanlar
kahkahayla gülerdi belki
ANlayamazdım

Oysa  şaşkınım şimdi
bu hayretlik işlere
karışmayanım
Belli ki kaçmayanım

sa

A Love Symphony

Bahçelerin arasından şu anda
Çiçeklerin konuştuğunu duydum,
Beyaz gül senin kaşlarını anlattı,
Kırmızı gül senin yanaklarını;
Zambak eğilmiş başını,
Hepsi en güzel halinde baktı ve dedi ki
Sen daha güzelsin.

Ormana içlerine gittim,
Ve vahşi kuşların ötüşünü duydum
Sen ne kadar tatlıydın; diye şakıdılar,
Cıvıldadılar; öttüler aynı şeyi.
Ardıç, karatavuk, ketenkuşu, duraksamadan,
Nakarat tekrarladı,
Ve tekrar başladı çünkü
Sen daha tatlıydın.

Ve sonra denize gittim,
Ve onun da çağladığını duydum,
Kadim bir gizemin bir parçası,
Senden ve benden yapılma.
Kaç bin yıl önce
Seni sevdim, ve sen çok tatlıydın-
Daha kalamazdım, ve böylece
Tekrar ayağına kaçtım.

Çeviri Aydın Sakar

Along the garden ways just now
I heard the flowers speak;
The white rose told me of your brow,
The red rose of your cheek;
The lily of your bended head,
The bindweed of your hair:
Each looked its loveliest and said
You were more fair.

I went into the wood anon,
And heard the wild birds sing
How sweet you were; they warbled on,
Piped, trilled the self-same thing.
Thrush, blackbird, linnet, without pause,
The burden did repeat,
And still began again because
You were more sweet.

And then I went down to the sea,
And heard it murmuring too,
Part of an ancient mystery,
All made of me and you.
How many a thousand years ago
I loved, and you were sweet–
Longer I could not stay, and so
I fled back to your feet.

Arthur William Edgar O’Shaughnessy