Amerikalılar Ejderhalarden Neden Korkar?

“Peri masalları çocuk işidir. Benim vaktim yok”
Konuşan kim? Kim büyük bir özgüvenle, Savaş ve Bariş’ı, Zaman Makinesi’ni, Bir Yaz Gecesi Rüyası’nı kapı dışarı ediyor? Korkarım sokaktaki adam – çalışan, otuzun üstündeki Amerikalı erkek- ülkeyi yönetenler yani.
Bütün bir kurmaca sanatını böyle reddetmek birçok Amerikan özelliğiyle bağıntılıdır; Puritenlik, çalışma ahlakımız, her şeyden kar etme zihniyetimiz, hatta cinsel değerlerimiz.
Savaş ve Bariş’ı veya Yüzüklerin Efendisini okumak “iş” değildir – sadece zevk için yapılabilir bu. Eğer buna bir ‘eğitim’ ya da ‘kendini geliştirme ‘ değeri de yakıştırılamıyorsa, o zaman Puriten değerler sisteminde, bu olsa olsa kendi içine kapanma ya da kaçıştır. Çünkü Puriten için zevk bir değer değildir, tam tersine günahtır.

Ursula Le Guin

Tamamı için tıklayınız

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Bülent Somay, Önsöz, “Seyyahın El Kitabı”, s. 7-10

Fantazi edebiyatında yeri hemen Tolkien’ın yanıbaşında. Kitapçı dükkânlarında Bilimkurgu Romanını Pembe Dizi raflarının yanından kaldırtıp layık olduğu yere, “20. Yüzyıl Romanı” mertebesine yerleştiren üç isimden biri, Dick ve Lem’le birlikte. Ancak dönüp tekrar tekrar okuduğun Le Guin’ler hangileri diye soracak olursanız, tereddüt etmeden “Denemeleri” diye cevap veririm. Kuşkusuz Mülksüzler‘in yeri başkadır. Her dört-beş yılda bir Yerdeniz‘in büyülü dünyasına bir hac yolculuğu yapmak farz olmuştur. Ama Le Guin’in denemelerindeki tavizsiz, dolambaçsız dil, söyleyeceğini “sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan” söyleyen üslup, insanı en az bilimkurgu romanları ya da fantazileri kadar derinden etkiler.
Bunun en önde gelen nedeni, Le Guin’in dilini “kurgu” dokusundan arındırdığınızda ortada tüm çıplaklığı, acımasızlığı (ve bazen dehşeti) ile kalan samimiyettir. Amacının daima “kimsenin duygularını incitmeden mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmek” olduğunu söyler Le Guin. Altüst edici (subversive) söylemler duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alır çoğu kez; acımasız bir dünyaya karşı arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılar, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olur. Le Guin’in denemelerini okumanın böyle bir “soyucu” etkisi var: Kendi bedeninize (erkek imgesinde kurulmuş benliğimize), kurumlara (devlete, bilime, “gerçekliğe” ve gerçekçiliğe) olan inancınızı kuşkuya çeviren, “kadınları, rüyaları ve ejderhaları” tüm dehşetleriyle üzerinize salıveren bir etki. O kadınlar, rüyalar ve ejderhalar, şu ya da bu yolla edindiğiniz (çoğu kez sahte) güveni birden yok ederler, sizi bir kuşku çukuruna iterler; ancak bir kere o güvenden, o “emin olduğunuz gerçeklerden” arındığınızda da, sizi elinizden tutup düze çıkarırlar.


Postmodern bir çağda yaşıyor olmanın bilinci, insanı bilinemezciliğe, küstahlığa ve sinizme de sürükleyebilir, bilgeliğe de. Le Guin “postmodern” terimini bir kez bile kullanmadan, her şeyi kapsayan, üst-söylemlerden kibarca sıyrılır (kimsenin duygularını incitmez). Bunun yerine her şeyin belirsiz ve her şeyin mümkün olduğu, sinik ve “bir tek ben bilirim”ci bir söylemi geçirmek yerine, söylemlerarası ya da daima “öteki söylemi gözeten” (heterodiscursive) bir tavır benimser. Feministtir, ama anarşisttir de. Marksizmle arası iyidir, ama Aydınlanma akılcılığının yerinde Taocu bir mistisizm vardır. Freud’un erkekçi söylemine kızar, Jung’dan yanadır. Ama Jung’un kimi zaman ayakları yere değmeyen mistisizmini de masalların ve fantazilerin o çocukça, acımasız gerçekçiliğiyle sarmalar. Tüm bunlar bir yamalı bohçanın içine tıkıştırılmış ideoloji parçacıkları gibi durmaz Le Guin’de. Tam olarak bir bütün oluşturdukları da söylenemez. Daha ziyade, tamamı ancak hayal edilebilecek bir bütünün farklı veçheleri gibidirler. O bütünün tamamına ancak rüyalarımızda ulaşabiliriz ve rüyalar özeldir, hiçbir zaman başkalarıyla tümüyle paylaşılamazlar.
Le Guin için fantazi edebiyatı, asla bütünüyle paylaşılamayacak rüyaları kısmen de olsa hepimizle paylaşmak için bir çabadır. Bu türün en önemli atalarından Tolkien’ın tek yaptığı, bize rüyalarını anlatacak bir dil bulmaktır. Örneğin Yüzüklerin Efendisi‘nde tüm bilgeliği ve büyü gücüyle kadir-i mutlak bir figür olan Gandalf’ın asla kazanamayacak olduğu zaferi küçük, çelimsiz hobbit Frodo’nun ve kötü, biçimsiz Gollum’un gönülsüz bir işbirliği içinde kazanmaları, ancak rüyalarda olabilecek bir şeydir. Le Guin bizi rüyanın gücünü ve gerçekliğini kabullenmeye, onu “gerçekçiliğin” ve akılcılığın terimleriyle açıklamaya çalışmamaya çağırır. Çünkü kolay yoldan yapılan böyle bir açıklama her şeyi yerli yerine oturtacak, dünyayı (gerçekte sahip olmadığı) bir düzen görüntüsüne sokacaktır. O zaman, tüm bu düzen yanılsamasına rağmen bir türlü mutlu olmadığımızda, elimizde akıldışına, nevroza kaçmaktan başka çare kalmaz. Oysa rüyalar, düzensizliğin çok veçheli anlamlarına yaklaştırırlar bizi; altüst ederler. Frodo/Gollum ortaklığı ancak bir rüyada muzaffer olabilir. Her birimiz birer Frodo/Gollum olduğumuza göre, biz de ancak hayatımızı bir rüyaymış gibi yaşadığımızda kazanabiliriz. Gerçekçi bir dünyada ise iktidarı reddeden Gandalf yenilecek, kazanan daima Sauron olacaktır.
Frodo/Gollum’un zaferi, kadınların zaferinin bir metaforudur Le Guin’in bakış açısından. “Erkek” iktidarına özenen, iktidarla ilişkisini “erkekçe” kuran kadınların, Thatcher, Çiller ya da Benazir Butto’nun, ya da erkek yöneticiler dünyasında “başarılı” olmuş kadınların zaferi değil. Tren kompartımanında sessiz sedasız oturan Bayan Brown’ın, menopozu çoktan geçip doğurganlığını (iktidarla yegâne ilişki hayaletini) bile bir kenara bırakmış kadının gürültüsüz patırtısız zaferi. Le Guin dünyamızı ziyaret eden uzaylılara “insan türünü temsilen” böyle bir kadın elçi verilmesini önerir. Çünkü bir tek o kadın insanlık durumunun temel iki olgusuna (ya da bu ikisine aynı olgu mu demek gerekir?), doğum/ölüme, tutku/dehşet duygularının ötesinde bir kabullenişle bakmış, “kendisi kalmanın” en büyük erdem olduğu öğretilen erkeklerin o inanılmaz ataletinin tersine, mütevazı bir biçimde hayatının tümünü değişerek geçirmiştir. Doğmayı ve ölmeyi, doğurganlığı ve kısırlığı, bir işe yaramayı ve yaramamayı, amacı ve amaçsızlığı bir ömür süresi içinde aynı kabullenişle yaşamıştır. Kuşkusuz rüyalarını hatırlamayan insanların “gerçek” dünyasında o kadın yenik düşmüşlerden sayılacaktır; galipler ise politikacılar, işadamları, bilimadamları, yazarlar, askerlerdir.
Ancak onların başarıları gece gözlerini kapadıktan az sonraya, REM uykusuna geçene kadar sürer. Bir kez rüya görmeye başladılar mı, bilinçdışları, “öteki”leri, “gölge”leri, “başarılı” insanlar olabilmek için kapalı kapılar ardına, karanlık odalara, kör kuyulara tıktıkları “öteki ben”leri başlarına üşüşür, “başarı”nın aslında “başarı” olmadığını haykırır dururlar. Başarılı kalmak için rüyalarını unutmaları gerekir bu insanların. Onlar da unuturlar. Başkalarına “Ben hiç rüya görmem,” derler. Biraz psikolojiden anlayanları “Yani, görüyorumdur herhalde, ama hiç hatırlamıyorum,” diye eklemek gereği duyarlar. Hatırlamazlar tabii. Çünkü rüyaların galibi minicik Frodo, çirkin Gollum ve yaşlı kocakarıdır daima.
Rüyalarını hatırlamayanlar, ejderhalara da inanmazlar. Elflere, ve cinlere, peri kızlarına ve büyücülere de inanmazlar. Çünkü hem ejderhalara hem de M16’lara ve karadan karaya balistik füzelere aynı anda inanmak imkânsızdır. Gondor savaşını borsa savaşlarına, ejderhaları Cruise füzelerine, Aragorn’u Bill Clinton’a, Ged’i de Milton Friedman’a feda edenler, bir tek gerçek, bir tek tarih tanırlar. Başka bir gerçekliği tanımaya çaba göstermedikleri için de bu gerçekliğin içine kısılıp kalmışlardır. Aralarından birkaç tanesi Cruise füzelerinin ateşleme düğmesine basabilme hakkını kazanır. Milyonlarcası ise kendilerinin de bu hakkı kazanabilecekleri umuduyla, o günü bekleyerek, Cruise füzelerinin hedefinde yaşar. Ejderhalar füzelere benzemez. Onların bir dilleri ve iradeleri vardır. Her birinin bir ismi vardır ve siz o ismi öğrendiğinizde onlara hükmedebilir, en azından iyi geçinebilirsiniz. Füzelerin ise ismi yoktur. Borsadaki birkaç yüz puanlık bir oynama yüzünden bir gün gelip hiç habersiz sizi vurabilirler.
Le Guin bizimle rüyaların diliyle konuşur, kadınların ve ejderhaların öykülerini anlatır. Henüz gerçek olmamış öykülerdir bunlar. Konuştuğu dil ise hepimize tanıdık gelir. Bazılarımız dehşet içinde duymamaya çalışır, dinlemez, anlamaz. Bazılarımız ise dinler. Cesareti olanlarımız o dili doğduğundan beri bildiğini fark eder. Henüz isimlendirilememiş olanı, henüz yaşanmamış olanı, görülüp de algılanamamış olanı, hep duyulup da gürültü zannedileni söyler o dil. Grameri insanlık kadar eskidir; kelimeleri ilk kez duyduğumuzda bile tanıdık gelir. O yüzden Le Guin’i ya ilk duyduğumuzda katışıksız bir biçimde severiz, ya da elimizden atıp öyle biri hiç var olmamış gibi yaparız. Le Guin uzay gemisindeki bilge kocakarıdır. Varoluş kadar kadim bir lisanla konuşan ejderha, gücünü yalnızca zorunluluk karşısında kullanan büyücü.
Bütün bunların yanı sıra da iyi bir ev kadını (iyi bildiği iki şeyin yazmak ve ev işleri yapmak olduğunu söyler) ve bir annedir (yarattığı adalara çocuklarının ismini verir). Her kadın gibi bir zamanlar bakire (verimsiz, büyülü, tabu) olmuştur. Sonra doğurgan bir kadın. Çoğu kadın gibi ilk doğurganlık macerasının nasıl cerrahi bir müdahaleyle yarıda kesildiğini anlatır bir denemesinde (bu kitapta yer almıyor). Neyse ki bu yarıda kesilme onun (her bakımdan) doğurganlığını sürdürmesine engel olmadı. Üç çocuğu ve otuza yakın kitabı var. Her kadın gibi o da sonunda bir kocakarı oldu. Doğumu, ölümü ve değişmeyi her kadın gibi çok iyi tanıyor. Belki de çoğu kadından tek farkı, insanlığın bu çok temel durumlarını bizlere anlatacak bir lisan, Lacan’ın erkeklerin alanı olarak tanımladığı “dil’i (gene kimsenin duygularını incitmeden) altüst edecek bir yol bulmuş olması.
Le Guin hayatı boyunca “iç ülkelere ve dış uzaya” sayısız yolculuk yaptı. Bu yolculuklardan bazılarını bir araya getirdik bu kitapta. Ancak onun anlattıklarıyla ne bir “iç ülkeler haritası” çizebiliyoruz, ne de “dış uzaya yolculuk” kılavuzu. Kendisinin de dediği gibi, “Seyyahlar / kendi yolculuklarını anlatırlar, sizinkini değil.” Fantazi, bilimkurgu ya da deneme farkı gözetmeden, tüm Le Guin yazıları birer yolculuk öyküsüdür. O bize kendi öykülerini anlattı, şimdi de bizim kendi yolculuk öykülerimizi yazmamızı bekliyor.

Yeni Dünya’nın doğuşu

Çok müthiş bir zamanda yaşıyoruz.Gerçekten de insanı kendine özel hissettiren bir dönem.
Animistik Dönem, en büyük düşmanları -ki kendini tarihin ya da bilinçaltının kuyusuna gömmüşlerdi- tek tanrılı dinler ve bilim’in yeni ve güncel yorumları eliyle yeniden ve bu kez göz kamaştırıcı bir ihtişamla geri dönüyor.
Bu görkemli YENİ’den doğum herhalde bir çağın kesinkes kapanmasına sebep olacak.

İşte İnsan bilinci spirali böyle bi şey 🙂

Defalarca paylaştım, belki sıkıldınız ama durun pes etmeyin, yavaş yavaş aslına varıyoruz bu çalışmanın. Yeri geldi bi daha göz atalım: İnsan Bilinci Projesi-Tıklayınız

**

“Haklı çıkma” gayretini, ”kendine önem verme” olgusuyla eşleştirmek çok kolay ve fakat fazla kestirmeden gidiş gibi geliyor bana; çünkü zaten insanın yaptığı hemen her edim “kendine önem verme” sebebiyledir ve bu da “birey olma” çabasının yan etkisidir doğal olarak. Basit bir örnek vermek gerekirse… Tıklayınız

Kuyruğunla savaşma

Atlar, uzun mızraklar, siyah ve beyaz giyinmiş iki kişi, birbirlerine karşı atlarını sürerler ve -küüüt-  biri attan düşer. Ve siz yerdeyken, herkes size neyin çarptığını merak ederek güler ve alkışlar.
Neden? Sizin tekrar ayağa kalkacağınızı bildikleri için, gülüp alkışlayabilirler. Bunun sizi yok etmeyeceğini bilirler. Garip bir nedenden dolayı mızrağınızı elinize alıp, diğerinin peşinden gitmek için, tekrar ata geri binmekten keyif aldığınızı bilirler. Ama kiminle savaşıyorsunuzdur?

Kendinizle. Kesinlikle.  Neden kendinizle savaşıyorsunuz? Neden?
O atın üzerine atlamak, zırhınızı giymek ve kendinizle savaşma alışkanlığı edinmişsiniz. Işığa karşı karanlık. Güce karşı güç. Oh, başkalarının bunu seyretmesi çok heyecan verici. Heyecan verici çünkü, bu konuda ne kadar tutkulu olduğunuzu, nasıl zırhınızı kuşandığınızı, ona nasıl sığdığınızı, silahınıza nasıl sarıldığınızı, o ata nasıl bindiğinizi, ne kadar çok kararlılık ve enerjiye sahip olduğunuzu ve kendinizin peşine nasıl da düştüğünüzü bilmek istiyorlar! Buna pek gülen olmadı. Attan nasıl düştüğünüzü, yere nasıl yapıştığınızı ama sonra tekrar ayağa kalkıp tekrar denemek istemenizi.
Yarın sabah uyandığınızda zırhınızı giymemeye ne dersiniz?
Sadece kendi ışıldayan varlığında olmaya ne dersiniz? Giymeniz gereken tek giysi de o değil mi? Tek gerçek araç o değil mi? Bir günü geçirmenizde ihtiyaç duyduğunuz tek şey zaten o değil mi?

Adamus

Higgs Bozon’u Hakkında

Bugünlerde gerçekleşmekte olan ilerlemelerden biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle dış gelişmelerden, sonra da iç gelişmelerden.

4 Temmuz Bağımsızlık Günün’de,  harika bir bilimsel gelişme yaşandı.

Büyük açıklama. Oh ve % 100 emin değiller, ama % 99.9 eminler. Bu onların başına bela  olacak bir açıklama. Temelde bir parçacık olan Higgs bozonu denen bu şey ki aslında hiç de değil; ama onlara bunu henüz söylemek istemiyorum. Bu, enerjiyi maddeye yerleştiren parçacık. Diğerleri bir yana, CERN ile birlikte bu araştırmaya yatırılan 10 milyon doların ardından, bir şeyler söyleyen bir basın açıklaması yapmaları gerekiyordu. Çünkü daha fazla fona ihtiyaçları var. “Sanırım onu keşfettik.” dediler. Aslına bakarsanız kısmen haklılar. Onun yarısını keşfettiler. “Tanrı parçacığından” bahsediyorum.

Bu nedenle, bu bozonun, bu parçacığın keşfedildiğine dair büyük bir açıklama da bulundular. Kısmen doğru. İlginç. İlginç

Öncelikle, sizin hakkınızı vermeliyim. Tüm bunları sizler haberlere bile çıkmadan çok önce biliyordunuz. Siz onu enerjetik olarak anlıyorsunuz. Ama sonra, bilim adamları bunu açıklamak için milyonlarca dolar harcıyorlar. Neden gelip sizle konuşmadılar anlamıyorum. Çünkü siz belirli yönlere gitmesi için enerjileri çeken bir şey – bu tabii ki enerji – olduğuna dair, sezgisel bir bilgiye sahipsiniz. Bozon dedikleri şey, aslında, çekici bir madde. Belirli enerjilerin- fiziksel gerçekliği oluşturmak için -maddenin içine girmesini sağlıyor.

Öncelikle sorumuz, neden sadece belirli enerjilerin maddeye geçiş yaptığı. Neden hepsi değil? Onları maddeye çeken, belirli enerjilerle ilgili olan bu şey nedir? Bozon ya da enerji, maddeye katılıp katılamayacağına nasıl karar veriyor? Maddeye  katılmayan enerjilere ne oluyor?

Bu parçacıkla ilgili olan,  bu büyük açıklamayla ne olacak – o gerçekten de bir element – ama gelecek aylarda, araştırmalarına devam ettikçe olacak olan şey şu. Biri, bunun aslında bilimsel yöntemlere göre çalışmadığını anlayacak. Bir süre çalıştığını gördüler, ama şuan çalışmıyor. Ne yapacaklar? Eğer akıllılar ve işlerini kaybetmek istemiyorlarsa, ağızlarını kapalı tutacaklar. (Kahkahalar) “Oo, evet. Eski parçacık! Gerçekten her şey yolunda patron! “Evet, efendim .% 99.9.” Ohh.

Olacak olan şey şu. Aniden kullandıkları bilimsel prensipler ve tüm bunları temellendirdikleri standart modeller işe yaramamaya başlayacak. Bu tek kelimeyle onları tepe taklak edecek. Bazılarının kafayı yemesine neden olacak, çünkü hakkında çok fazla düşünüyorlar ve düşünmemeliler. Her zaman onun aynı şekilde çalışmadığını görecekler. Ve bilimsel sağlama açısından çalışması gerekir; ama çalışmayacak. Çünkü, öncelikle, onu her element, her enerji, her parçacık, her şey için düşünmüyorlar – küçük bir istisna dışında – her şeyin bir zıttı, farklı bir âlemde var olan bir gölgesi vardır. Çoğunlukla aynı âlemde bir araya gelmezler. Eğer Higgs bozomu bu âlemdeyse, onun diğer yarısını – onun karanlık tarafını, gölgesini ya da zıddını görmüyorlar. Karanlığı kötü anlamda kullanmadım.

Bu her zaman geçerlidir. Bazen karşı güçtür; bazen tamamlayıcıdır; ama ona sahip olması şarttır ve onlar bunu görmüyorlar.

Bu nedenle neler olduğu konusunda bu onları bayağı bir şaşırtırken, kafalarını karıştıracak. Ama bu iyi, çünkü bu onları “Hey burada neler oluyor böyle” demeye teşvik edecek. Ve olayların doğrusal olmadıklarını, bilimsel yöntemlerin bazı durumlarda geçerli olduğunu, ama diğer durumlarda eski bilimsel metotların ötesine geçmeleri gerektiğini anlamaya başlayacaklar. Tamamen yeni bir düşünme şekli, evren için yepyeni bir matematik, enerjiyi ve onun hareketlerini anlamada yeni bir yol bulmalısınız. Ve bu Higgs’in, sadece bazı alanlarda var olduğundan söz ediyorlar. Hayır, öyle değil. O her yerde. Dört bir yanda. O tam burada. O şuan karnınızın tam içinde. Her yerde.

Bu bozomu motive eden şey nedir? Onun öncelikle orada olmasına neden olan şey nedir? O ne yapıyor? O aslına bir trafik polisi gibi. Uygun zamanlarda, olayların yavaşlamasını sağlıyor. Diğer arabaların geçmesine izin vermek için bazen de hızlandırıyor. Ama neden? Ve onlar, bu soruyu kendilerine soruncaya kadar milyonlarca doları boşa harcıyor olacaklar.

Cevap bilinçtir.

Sevgili dostlar, o bir trafik polisi gibi ve enerjileri yönlendiriyor. Peki, ama onu ne yarattı? Hangi enerjilerin maddeye katılacağına, hangilerinin başka bir yana gideceğine kim karar veriyor? Nereye gidiyorlar? Bu bilinçtir. Bilinç üzerinde en büyük etkiye sahip olan şey ise, ardındaki tutkudur. Ardındaki tutku.

O enerji değil. Hiç değil. Düşünme de değil, çünkü düşünme tutkulu değildir. Bu nedenle pek çoğunuz sorunlarla karşılaşıyorsunuz. Düşünerek sorun çözmeye çalışıyorsunuz ve kendinizi bitap düşürüyorsunuz. Bu şekilde çok az direkt sonuç alabilirsiniz.

O, tutkudur. Tutku zihinden gelmez ama zihne esin kaynaklığı yapabilir. Tutku aslında gerçek yaratıcılık değildir, ama yaratıcılığı öne çıkarabilir. Tutku basittir. O kendini ifade edendir. Açıktır. Özgürdür.

Şuan kendi tutkunuzu hissetmek üzere bir dakikanızı ayırmanızı istiyorum. . Tutku nerede? Kulağınızda mı? Ayak parmaklarınız? Gerçekten. Kalbinizde mi? Yoksa her yerde mi? O siz misiniz? O sizin deneyim için inanılmaz arzunuz, ruhunuzun arzusu mu? Gidişatını beğenmeyip, onu değiştirmek istemediğiniz sürece, sonucu konusunda endişelenmeksizin, sadece deneyim uğruna. Sadece deneyim için.

Bundan bahsediyorum, çünkü bilim adamları çalışmalarında oldukça doğrusallar ve bir yere kadar öyle de olmak zorundalar. Sizler de, kendiniz ve gittiğiniz yer konusunda doğrusalsınız. Şuan küçük ilerlemeler kaydediyorsunuz. Küçük açılımlar. Son toplantımızda bundan bahsetmiştik. Ona serap deniyor. O “Aha” anını yaşadığınızda, sonunda artık onun hakkında düşünmediğinizi, onu anladığınızı anlatmıştım. “Ben benim” hakkında düşünmenize gerek yok. O sadece orada. Bolluk konusunda da düşünmenize gerek yok. “Bolluğa nasıl ulaşabilirim?” Bolluk nedir?” O sadece oradadır. O nedir?o birleşmedir. O bir kavramdır. O, orada bir yerlerde süzülüp durmakta.

O bütünlendiğinde… Ah! Hepsi bu! Ve o anda, o gerçekleştiğinde, size geçen ay anlattım, serap yapın. Bir serap. Sadece kısa bir – “Oooh! O aydınlanma anını yaşadım. Onu hissettim. Onun hakkında düşünmeyeceğime söz veriyorum. Sadece onu deneyimleyeceğim.” Bir şeyler yapın. Bir bardak şarap için. Sokakta dans edin. Köpük banyosu yapın ya da her ne denk geliyorsa. Sadece bir sonraki ve bir sonraki ilerleme gelebilsin diye, anın farkına varmak için.

Hayat – bilim adamlarının düşüncelerinin doğrusal olması gibi ve eğer biri kutunun dışına çıkabilirse, belki biraz potansiyellere uzaktan bakabilirse, onlar aniden anlayabilirler – ve sizin için de aynısı geçerli. Günlük hengâmeden geçiyorsunuz. Sabahları kalkıyorsunuz. Bir rutini takip ediyorsunuz. Giyiniyorsunuz ve bir parçanız – biliyorum çünkü sizinleyim – şunu diyor.  “İşte gene başlıyoruz. Yeni bir gün daha. Tanrım, ne zaman, oh, ne zaman, Adamus, ne zaman, oh ne zaman, Beyaz Kartal ve Mark, ne zaman, oh ne zaman bu gerçekleşecek?” Ve aynı rutini takip edip, ne zaman gerçekleşeceğini merak ederek, günlük hengâmeyi yaşıyorsunuz.

Sabah kalkıp o zırhı giymediğinizde, savaşa hazırlanmadığınızda ve “Bugün başka türlü yaşayacağım. Bu gün, onu düşünmeyeceğim. Bugün aydınlanmamı planlamaya çalışmayacağım” dediğinizde, o gerçekleşecek. Çoğunlukla bu, makyodan başka bir şey değil. Biraz daha bolluk içinde olmayı ve genç yaşta ölmemeyi planlıyorsunuz.

“Bugün kalkacağım ve her şey çok doğal olacak” dediğinizde, doğal sürecin gerçekleşmesine izin veriyorsunuz demektir. Böylece o size gelecektir.

Burada söylemek istediğim şey, bunu pek çoğunuzda sezebiliyorum – o genişlemeyi. Büyük genişleme değil ama bir genişleme. O büyük genişleme, güzel adımlarla yapıldığında, büyük olan geldiğinde sizin kızarmanızı ya da eriyip gitmenizi engelleyecek. Ama sonra gelmeye devam edecekler, doğrusal bir şekilde değil. Günde bir tane ya da ona benzer bir şekilde değil. Şöyle bir eğiliminiz var çünkü. Gelmekte olan bu genişlemeyi hissettiğinizde– çok yakında bütün insan bedenlerinde! (Kahkahalar) – Ne yapacaksınız? CERN’deki bilim adamları gibi çalışmaya başlayacaksınız. Onu çoğaltmaya çalışacaksınız. “Oo, Tanrım bu harikaydı. Vaaayy! Hayatımın en güzel iki saniyesiydi! (Kahkahalar) Tamamen bağlantıda hissettim,” diyeceksiniz.  Ve aynı zamanda sevgili dostlar, onu hissettiğinizde “Kumbaya, hepimiz biriz”i hissetmeyeceksiniz. “Oo!” Ben benim” anı yaşayacaksınız. O genişlemeyi yaptığınızda, fark büyük olacak.

Bilim adamları gibi olacaksınız. “Bugün bir gelişme yaşadığımdan % 99 eminim. Sanırım yaşadım. Oldukça eminim. Ama bunu herkese anlatacağım, çünkü aydınlanma yolunda pek çok hayat yaşadım ve beni merak eden insanlara bunu anlatacağım. “ Aha, bugün aydınlanmamı yaşadım” diyeceksiniz ve ardından onu tekrar etmeye çalışacaksınız.

Ve gene, o günlük hengâme sizi etkilemeye başlayacak. Sizi tüketmeye başlayacak. İşte o zaman “ o açılımı yaşadığımda ne düşünüyordum? Ne yapıyordum? Tekrar o yere döneceğim. Aynı noktaya gideceğim. İşte bu. Göl kenarında yürüyordum ve bir yelkenli gördüm ve hava güneşliydi ve numaraloji o gün 9’da sonlanmıştı. Öyleyse bu iyi olmalı. Bir sonraki güneşli gününü ve dokuz sayısını bekleyeceğim; ama yelkenliyi ne yapacağım. O battı.” diyeceksiniz.

Aynı durumu tekrar yaratmak isteyeceksiniz ve işe yaramayacak. Şimdiden size söyleyeyim. Neden mi? Zihine düştünüz de ondan. Kontrol etmeye çalışıyorsunuz. Plan yapıyorsunuz.

(a) Kopyalanmak istemeyen bir şeyi kopyalama çalışıyorsunuz.

(b) Serbest bıraksanız daha büyük bir genişleme yaşayabilirsiniz.

Eğer o serabı yapar ve anın farkına varırsanız “ Oh! Harika bir genişleme yaşadım. Harika! Vaay! Daha fazlasının gelmesine izin vereceğim.” diyerek ve yaşamınızın keyfini çıkararak, yolunuza devam edin. Bu kulağa makul geliyor mu? Hayır. Güzel.

Burada tekrar söylediğim şey, şuanda olacak olan bazı kuantum olayları var. Neden mi? Çünkü buna tutkuyla bağlısınız ve günlük hengâmeden sıkıldınız. Ve neden olmasın? Neden olmasın, sadece onun hatırına, hadi burada büyük bir genişleme yaşayalım. Gelecek birkaç ay. Gelecek birkaç ay. Ve bu olduğunda sadece bir anlığına durun ve onu nefesle içinize çekin.

Bu arada şaşırtıcı…, -bunu kelimelere dökmek güç-   şaşırtıcı güven düzeylerinden ve gitmekte olduğunuz yolda gerçekleşecek olan büyük bir yön değişimden bahsediyorum. Sadece yolun biraz daha genişlemesinden bahsetmiyorum. Yolun ortadan kalkmasından ve olayları algılayış biçimizdeki toptan değişimden bahsediyorum. Kesin bir değişim. Detaylara girmek istemiyorum, çünkü onu deneyimlemenizi istiyorum.

Adamus