Alışkanlık ve Faydacılık

 

Bu konuda kendi davranışlarım beni şaşırtıyor. Kendimi anlamakta zorluk çekiyorum.

Stepler şöyle:

1.Bi şeyin alışkanlık olması için ondan zevk almam gerekiyor

2.Zevk aldığım şeyi bırakmak istemiyorum.

3.Bir şeyler beni değişiklik yapmaya zorluyor!

4.Alışkanlığı kırıyorum; ama canım çok sıkılıyor.

5.Yeni şey gözüme batar gibi oluyor!

6.Veeee… Daha ikinci bakışımda onu seviyorum.

7.Anında, o şey alışkanlığım oluyor.

8.Geride bıraktığım, bir zamanlar zevkten bayıldığım şey anlamsızlaşıyor.

 

Şimdi birden sekize kadar olan bu döngü, hayatımda defalarca böyle yinelenmiş.

Anlamadığım şu; konum değiştirmeye bu kadar isteksizken, değiştirdiğimde eskisini anında unutuyor olmam.

Bence bu hiç normal değil.

Burada ciddi bir fizik kanunu işliyor gibi geliyor bana. Çoğu insanda bilmediğim bir sebeple deforme olmuş olan “bu kural” bende işliyor. Ya da ben normal değilim. Belki sadece nankörüm! 🙂

Neden bu kadar çabuk uyum sağlıyorum? Neden eskiyi bu kadar çabuk unutuyorum?

Kabul ediyorum ki bu huy, hayatımı müthiş kolaylaştırdı. Eğer kolaysa demek ki iyi bişey olmalı. İyi bişey olsa diğer insanlar da yapardı?!

Hımmm… Son cümleyi okuyunca, muhakeme anında refleks olarak kullandığım anahtarı buluyorum. Demek ki benim için kolay olan iyidir, ya da İYİ olan kolaydır! Buradan biraz daha yürürsek, insanların çoğu ile aramda, bi kolay/iyi tanımlama tersliği var gibi görünüyor. Bu nerden kaynaklanıyor?

Neyse konudan uzaklaşıyorum.

Demek ki, ben alışkanlıklarımın kurbanıyım. Rasgele yaşayamıyorum (oysa yaşamak hoş olabilirdi). Bunun sebebi açık gibi görünüyor; rasgelelikte maksimum zevki bulamıyacağımı sanıyorum! Bu fikir kafama (ya da genlerime) nasıl yerleşmiş?

Bundan daha beter olansa; rasgele her şeyde maksimum faydayı bekliyor oluşum!!!

(Eğer bu da bi fizik kanunu değilse ne olayım)

Demek ki, ya rasgele olan her bir şeyi maksimum fayda düzeyinde bulmaya başladığımda, ya da her bir şeyde maksimum fayda bulma fikrini bıraktığımda özgür biri olacağım. Alışkanlık kelimesi lügatımdan çıkmış olacak 🙂

 

Görülen o ki ümitsiz bir vakayım.

 

Şimdi kendimi bile sinir ederek son soruyu soruyorum (umarım sondur); yukarıdaki ya/ya da seçeneklerinden hangisi kolay?

:)))

 

Bu soru ne işe mi yarayacak? Tabi ki kolay olanı didiklemeye başlayacağım! Nasıl olsa iki seçenek de aynı hedefe götürüyor yani özgürlüğe…

Şimdiye kadar hep birinci seçeneği takip ettim; rasgele her şeyde maksimum faydayı bulacağım ümidindeydim. Hala alışkanlıklarım olduğuna göre şimdilik başarılı olamadığım anlaşılıyor.

Diğer seçenek ise sanki yapıma/hamuruma ters. Acaba yine de bunu yapmayı deneyebilir miyim?

 

ve diyeli tam 2 yıl geçmiş, acaba bende bi şeyler değişmiş mi diye yokluyorum (malum kendimi kendi geçmişimle kıyaslarım) hımmm… Galiba bir şeyde maksimum fayda bulma fikrini hala bırakamadım, yine de rasgele olan her bir şeyi maksimum fayda düzeyinde bulmaya başladığımı kendime müjdeleyebilirim, belki kapasite kullanımım tam sayılmaz ama kesinlikle tatminkar bir seviyede 🙂

 

Keşke krize gerek kalmadan

Macaristan iş gününü 4’e düşürecek 

 

İşsizliğe karşı önlem olarak otomotiv fabrikalarının aldığı haftalık iş gününü 5’den 4’e indirme kararını Macaristan hükümeti de benimsedi.
         Macaristan’daki sendikalar ve işverenler bu projeye sıcak bakarken, Macaristan Otomotiv Sendikası Başkanı Janos Borsik, işten çıkarılmak yerine haftada 4 gün çalışılmasının gayet mantıklı olduğunu söyledi. Borsik başka çare olmadığını, Audi, Suzuki ve bu fabrikalara parça üreten şirketlerden binlerce kişinin işten çıkarıldığını, haftalık iş günü sayısının düşürülmesinin tüm
 dünyada uygulanabileceğini ve kendilerinin de projeye tam destek verdiğini açıkladı.
         Macaristan’da hükümetin bu projeyi sadece özel şirketlerde değil, devlet bünyesinde de uygulamayı hedeflediği bildirildi.

Keşke krize gerek kalmadan bu tür operasyonlar yapılabilseydi. Belki yirmi senedir haftalık çalışma saatlerinin 35 saatin altına düşürülmesini arzu ederim. Tahmin edebileceğiniz gibi iki sebeple isterim bunu:

  1. İnsana kendini düşünebilmek, bireysel ve toplumsal zevkli uğraşlar edinebilmek için zaman kalması için.

  2. İşsizliğe çare bulunmasına ilave olarak, sosyal adaletin sağlanması için bir adım olduğunu umduğum için.

Bu dileğimi dile getirdiğim yıllarda şöyle itirazlar alırdım çalışanlardan; “bu işverenin ekmeğine yağ sürer, onlar her halikarda bu kuralın üstesinden gelecek yan yollar bulurlar, şu an bile insanlara mesai vermeksizin 45 saatin çok üstünde çalışma yaptırıyorlar. Ayrıca insanlara senin söylediğin faydanın sağlanabilmesi için alt yapı hazır değil; boşalan vakitlerini şu anda yaptıkları gibi robot-insan formunda harcamaya (değerlendirmenin tersi olarak) devam ederler. Hatta kavga ve kötü niyetli işlerin artma olasılığı bile olabilir.”

Kısmen haklı olabileceklerini hissederdim fakat varmak istediğimiz hedefte anlaşıyorsak buna adım atmaktan kendimizi alakoyamıyacağımızı da bilirdim. Çünkü ben “başarısız ” diye damgalanan her türlü denemenin aslında başarı olduğunu düşünürüm. Sebebim de gayet basit, mevcut şartlardan çıkma isteği ve fiilen deneme dirayeti başlı başına başarıdır benim açımdan.

Şimdi krizin dünyayı değiştirecek bir çok görüntüsünden biri olarak haftada 32 saat çalışma kapımıza gelip dayandı ve biz bunun üzerinde düşünmeliyiz sanırım?

Kazanmak/Kaybetmek ve Başa çıkabilmek

-alıntı-

Hepimiz biliriz ki satranç aynı zamanda bir “oyun”dur. Oyun ise, tanımlanması göründüğü kadar kolay olmayan, tanımlamaya çalışanların üzerine ciltler dolusu kitaplar yazdıkları bir kavram. Oyun olarak nitelenen “şey”lerin hepsinin belirgin ortak özellikleri olmaması, oyun kavramının tanımlanmasını güçleştirmektedir. Belirgin olan tek şey, farkında olunsun ya da olunmasın, oyun kavramının ömür boyu insanların yaşamında önemli bir yeri olmasıdır. Kimi oyun “seyirlik”tir, kimisi “içe dönük”, kimisi “mekanlı”dır, kimisi “mekansız”, kimisi “oyunculu”dur, kimisi “oyuncusuz”, kimisi “gereçli”dir, kimisi “gereçsiz”, kimisi “kazanmalı”dır, kimisi “kazanmasız”. Matematikte, sosyal bilimlerde kazanmalı oyunları, kazanmayı/kaybetmemeyi konu alan “oyun kuramı” bile vardır. Hatta derler ki “hayat bir oyundur”.

Bu yazımda bir oyun olarak satrancın “kazanmalı” yanının psikolojik boyutu üzerinde duracağım. Satranç, “kazanmalı”, yani, “bir tarafın kazanıp, bir tarafın kaybetmesi, ya da beraberlik/yenişememe” ile sonuçlanan bir oyun. Üstelik en uzun sürebilen oyunlardan birisi. Kazanmalı oyunlar, genellikle, kazanmak için oynanır. Her zaman kazanmak ise çoğu zaman mümkün değildir. Kazanmalı oyunlarda “kazanma” ve özellikle “kaybetme” ile başa çıkılabilmesi psikolojik açıdan önemlidir. Oyun süresinin uzunluğu, oynanma amacı, verilen önem, verilen emek, beklentiler, bu “başa çıkabilme”nin gerekliliğinde belirleyici etmenlerdir.

Bir süre önce karşılaştığım bir vakadan bahsetmek istiyorum. Bir komşum, 4-5 yaşlarındaki okul-öncesi oğullarının “yenilmeye tahammülsüzlüğü”yle başa çıkamadıklarından yakınarak danıştı. Gözlemlemek için evlerinde toplandık. Sevdiği ve sıkça oynadığı bir oyunu ikimiz oynadık. Oyunu onu zorlamadan önde götürmeye özen gösterdim. Oyun ilerledikçe, gerildi, ve bir süre sonra kazanmak için hile yapmaya çalışmaya başladı, hilelerine izin vermedikçe daha da gerildi. Oyunu kaybedince, oyun gereçlerini kafama geçirmeye kalkıştı, yeniden oynama “baskısı”nı reddedince saldırganlığı daha da arttı. Güçlükle yatıştırabildik. Aile, bu durumu sürekli yaşadıklarını aktardı.

Satranç ortamlarında da benzer durumlara raslanabilmektedir. Aktardıklarım kiminize “bildik” gelmiş olabilir. Bu durum, hem çevresindekiler, hem de “kaybetmeye tahammül edemeyenler” için rahatsız edici olabilmektedir. Buna engel olabilmenin yolu “kaybetmeyle başa çıkabilmek”ten geçmektedir. Kişinin kendisinin, insanların sınırlarını iyi kestirebilmesi, koşullarını iyi değerlendirebilmesi, satrancın yaşamındaki yerini iyi belirleyebilmesi, “kaybetmeyle başa çıkabilmesi”ni kolaylaştıracaktır. Kimi zaman “kazanmayla başa çıkabilmek” de gerekebilmektedir.

Satrancın amatörce oynanması, geçim sağlamak amacıyla profesyonelce oynanmasına göre “kaybetmeyle başa çıkabilmek” açısından bir avantajdır. Satrancın keyif veren bir uğraş olarak, hoşça vakit geçirmek için oynanması da, çeşitli beklentilerle (ödül kazanmak, ligde oynamak, milli oyuncu olmak, dünya çapında oyuncu olmak, vd) oynanmasına göre bir avantajdır.

Belli yaşın üzerindeki satranç oyuncularının kendi kendilerine “kaybetmeyle başa çıkabilme” yollarını kolayca bulabilmeleri mümkündür. Fakat çocuklara özellikle ve dikkatlice öğretilmesi gerekebilir. Çocuklukta yerleşen uygun olmayan yaklaşımların, ileri yaşlarda düzeltilebilmesi çok daha zor olacaktır.

Kazanmak, ne herşeydir, ne hiçbir şey. Dolayısıyla kaybetmek de öyle. Kazanmak ya da kaybetmenin, izleyicilerin, taraftarların psikolojileri üzerinde bile ciddi etkiler yaratabildiğini zaman zaman hepimiz gözlemleyebiliyoruz. Bu durumda, oyuncular üzerindeki etkinin daha fazla olabilmesi şaşırtıcı olmaz. Bu etkinin, öncelikle başkalarına, ardından etki (kazanma sevinci, sarhoşluğu, kaybetme kızgınlığı, öfkesi, hiddeti, vb) altında olana rahatsızlık vermemesinin sağlanmasında, yani bu etkiyle başa çıkılabilmesinde fayda vardır. Aksi taktirde, keyifli bir oyun hem oyuncular hem de başkaları için eziyete dönüşebilecektir.

Niçin satranç oynuyorsunuz ? Geçiminizi sağlamak için mi ? Dünyaca meşhur bir satranç oyuncusu olmak için mi ? Ülkece meşhur bir satranç oyuncusu olmak için mi ? İlinizde, köyünüzde meşhur bir satranç oyuncusu olmak için mi ? Ödül, ek gelir elde etmek için mi ? Spor olsun diye mi ? Sanatsal amaçlı mı ? Sosyal, kültürel amaçlı mı ? Zihinsel faaliyet amaçlı mı ? Kişisel tatmin için mi ? Hoşça vakit geçirmek için mi ? Satranç oynama amacınız doğrultusunda ne çaba gösterdiniz ? Ne kadar, nasıl çalıştınız ? Ne kadar zaman harcadınız ? Nasıl, ne kadar bir bedel ödediniz ? Yaptıklarınız amacınıza ulaşabilmeniz için yeterli mi ? Amacınıza ulaşmış örnekler için bu soruların nasıl cevapları olduğunun düşünüyorsunuz ?

Yukarıdaki soruların cevaplanması, başa çıkma stratejisinin belirlenmesini kolaylaştıracaktır.
Kazansanız da kaybetseniz de keyif aldığınız satranç oyunları dileğiyle….
www.satranc.net

Nedir Dünyanın OLMAsı?

Dünyanın OLMAsından kaçınmak imkansıza yakın zordur.

Nedir peki Dünyanın OLMAsı?

Bu altı milyar insanın ortak iradesiyle oluşturulmuş, dünya ve evren görünüşüdür.

Bu bir programdır. Bilgisayar programı gibi farzedebilirsiniz. Her nesil bir sonraki nesile bu OLMAyı eksiksiz nakleder. Daha önce de belirtmiştim. Bir çocuk doğduğunda, dört yaşına kadar süren yoğun bir program aktarımına muhatap olur. Bu aktarım dört yaşında sona ermez de, o yaşta sona eren; çocuğun artık Dünyanın OLMAsından kaçınamayacağı seviyeye gelişinin gerçeğidir.

 Dünyanın OLMAsı karşı konulmaz bir çekim alanı yaratır.

Ve bu bize başka bir yerden dayatılan bişey de değildir. Bu, dünyadaki insanların tamamının baskın iradesiyle oluşturulan bi gerçekliktir. Onun bi program ya da hayal olması, onun gerçekliğini gölgelemez!

Kainat, uzay, güneş sistemi vs adına bildiklerimizin hepsi de aynı OLMAnın ürünüdür.

Hepsi ışıkta yaratılmıştır.

Karanlığa özenenler dahi tüm uğraşlarıyla ışıkta yeni gerçeklikler oluştururlar.

Dünyanın OLMAsından kaçınılabilir mi?

Bunu deneyenler çok olmuştur. Birçoğu hüsranla sona erer.

Ama söz konusu kaçınma çabaları, yeni ve olası Dünya OLMAları taslaklarıdır. Her biri kendilerinin devreye alınabileceği uygun zamanı kollayarak tepemizde dolanırlar. Yeni bir OLMA nın devreye girebilmesi için, ona inanan insanların kritik kütleyi aşmaları gerekir. 

Dipçik not:

 Pek çok yazımda bu tanımı kullandığımı ancak kritik kütlenin aslında ne demek olduğuna hiç bakmamış olduğumu farkettim. Bu iki kelime bir şekilde benim anlatmak istediğim olguyu mükemmelen karşılıyordu ve ben içimden geldiği gibi her yerde gerektiği anda kritik kütleyi kullandım.
Az önce nedense aklıma geldi ve Google da bi arama yaptırdım, şöyle neticeler buldum;
Aslında bu bir fizik terimi imiş ve fakat oradan ithal edilerek başka birçok konuda kullanılmaya başlanmış.
critical mass-kritik kütle: Reaksiyonun bitmemesi için gerekli olan minimum kütle miktarı.
Kısaca tanım bu, fizik sözlüğünden aldım.

“Kritik kütle”, fizikten burjuva iktisadına, özel olarak pazarlamacılığa ve şirket yönetimine devşirilmiş bir kavramdır.
En basit tanımıyla, bir patlamaya yol açmak için gerekli füzyonu yapabilen malzeme miktarına “kritik kütle” denir. Fizikteki diğer karşılığı ise “tetikleme miktarı“dır.
 Pazarlamacıların ve şirket yöneticilerinin çok sevdikleri “kritik kütle”, küçük parça ile büyük kütle arasındaki ara halkadır ve büyük kütlenin patlamasına yol açar. 
  

Kritik kütle, bir anlamda MAYA galiba… Sanırım Molla Nasreddin de kritik kütleden haberliydi 🙂

OYUN FELSEFESİ DÜZEYİNDE KAMLIK

 Genel Türkçede kamlık adıyla bilinen ve şamanın esrime yoluyla yaptığı merasime Türkmenler göçyürme derler. Diğer orta asya Türklerinde şamanın kamlığına perioyun derler. Etnografik verilerde de Türklerin şaman merasimlerine oyun dediklerini görürüz.(Bu ilginç) Hatta Müslüman olan Türkmenlerin Çoğudur boyunda; şamanın kamlık etmesine oynamak derlerdi. Oynamak terimi Altaysayan Türklerinde uzak doğu ve Sibirya halklarında da kullanılmaktadır.Şaman oyunu şamanın olgunluk yolunu sembolize eder. Yakutlar hatta şamanlarına oyun demekle, şaman oyun ilişkisini birleştirmişlerdir. Nitekim şaman terimi de, oynayan zıplayan anlamındadır. Bütün bu olgular oyun kodunun Şamanlıkta esas olduğunu gösterir. Oyun Şamanlıkta dıştan ayrılmanın, reel dünyadan çıkmanın, başka bir boyuta varmanın tek yolu, şaman merasiminin esas unsurudur.

Şaman Danslarına genel bir bakış, Şamanın esasen iki hayvanı simgelediğini gösterir. Bunlardan birincisi at binişini simgelediği halde, diğeri kuş uçuşunu simgelemektedir. O halde oyun, insanla doğa arasında bir iletişim aracı rolünü üstlenmiş olur. Hayvan ve kuş kodunun yardımıyla şamanın çıkardığı oyun, yatay ve dikey dünya modelini simgesel bir biçimde seyircilere aktarmaktadır. Farklı bir bakış açısından ele alacak olursak, oyun özge bir dünyanın değişken boglan maneviyatının simgesidir. Öteki alem varlıklarının oynaması normal davranış kurallarının çiğnenmesi bozulması olarak değerlendirilir.

 

Etnografik metaryellerden dağ ruhunun veya tayga iyesinin oynaması, insan toplumun etik kuralları dışında tutulur. Nitekim yer altı dünyasının hakimi Erlik’in kızları da şamanla oynar ve onların bu oyunu normal davranış açısından bakıldığında terbiyesizlik, ahlaksızlık olarak değerlendirilir. O halde şaman oyunu ile öteki alemin kurallarına müdahale etmiş olur. Somut şekilde oyun, doğa ile toplum arasındaki farkı ortadan kaldırmış olur. Başka şekilde söyleyecek olursak şamanın oyunu geçici de olsa öteki alemle gerçek dünya arasındaki farkları silmiş olur. Oyun zıtlıkların birleştirmesi ise, şaman da bu ikilikler arasında bir arabulucudur. Şamanın oyunu eğlence ve isteğe bağlı sıradan oyunlardan yapısal özelliği  ve işlevinin ritüele   bağlı olması nedeniyle farklı bir durum sergiler. Şaman sınırlı bir süre içinde, sınırlı bir mekanda ve sınırlı bir görev doğrultusunda  toplumun gizli bilgilerini gösteriye dönüştürür. Şaman kamlık zamanı verebildiği mesaja göre oyuna borçludur. Oyun şamanı başka bir kişiliğe bürünmeye mecbur eder. Nitekim oyun zamanı şaman öteki alemin varlığına çevrildiği için maddi dünyaya kapalı olan bilgi kaynağına geçici bir zaman için sızar. Oyun, hem Şamanlıkta hem de tasavvufta kavuşmadır. Hakka erişmedir ve mistik seciye taşır. Mevlevi ve Bektaşi dervişlerinin semah yapmasına oyunu, bu kozmik oyunun mükemmel örneği sayabiliriz. Özellikle Bektaşi semahlarının şaman kökenli olduğu ilk bakışta görülmektedir.

 

Prof.Dr.Fuzuli Bayat’ın Türk Şamanlığı kitabından

Tüm özet için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=497