Oğuz Aral’dan Bekir Coşkun’a mektup
“Bekir, senden nefret ediyorum
. Hişşt!
Duydun mu Bekir Coşkun, senden nefret ediyorum dedim. Senin yüzünden, yaşamım cehenneme döndü! Popom çıplak kaldı. Sokağa çıkamaz oldum. Yakında evi barkı satıp bir başka diyara göçersem bil ki senin yüzündendir. Tüm bunlar senin o köpekcil yazıların yüzünden başıma geldi.
Geçtiğimiz kış, İstanbul’un rezilliğini daha fazla çekemeyeceğime karar verip, Silivri dışındaki yazlık evime göçtüm. Niyetim, kalan yaşamımı oksijen koklayarak ve denize nazir bir sessizlik içinde sürdürmekti. Ama yazlık eve varır varmaz, açlıktan karınları sırtlarına yapışmış bir ana ve iki yavru, üç dişi köpekle karşılaştım.
Sokak itinin biri, benim bahçedeki merdivenin altına yavrulamıştı. Şunların karınlarını doyurayım da öyle kovalayayım dedim. Yiyecek verip eve girdim. Taşınma hengâmesi içinde, o günkü gazeteleri okuyamamıştım. Senin yazını okurken, aldı beni bir müteessir. Yine, o, insanin merhametini parmaklayan, gözü yaşlı köpekcil yazılarından biriydi. İçim bir anda köpek sevgisiyle doldu. Esimin benim için hazırladığı yemekleri de itlere verdim. Artik, kıştan beri beraber yaşıyoruz.
Derken yavrulardan birini, odunla ya da arabayla vurup öldürdüler. Esimle yemeden içmeden kesildik… Gözlerim iz dolu dolu dolaşır olduk. Hani göz göze gelsek, bu yastan sonra zırlamaya başlayacağız.
Bizim sokak itlerine tüm kış, gazeteden yemek artığı taşıdım. Etle tanışır tanışmaz ekmek, pilav ve sebze yemeklerini yememeye başladılar. Haydii! Et, tavuk kemiği hatta kopek maması almaya başladım.
Yaz geldi. Ama kopek yine zamparalığa durmuş olmalı ki, altı yeni yavru daha doğurdu. Evde tam altı tane!.. Sonra da gidip, kendini belediyecilere zehirletti. Kaldı mı başıma altı yavru ve bir abla köpek.
Yavrular birkaç aylık olunca, önce dış kapının önündeki paspası yediler. Simdi, bizim sokak kapısı yerden 15 santim yukarıdan başlıyor. Kemirgen hayvanlar diyerek, fare ve tavşanın kim günahını almış?
Derken bizim tatil koyunun halkı, terliksiz, pabuçsuz ve havlusuz kaldı. İtler hepsini calip bizim bahçeye getirdi. Terliği, pabucu kaybolan, Bit Pazarı gibi bizim bahçede soluğu alıyor. Yırtıp kemirdikleri terlikleri, tazmin ettiğim de oluyor. Bahçe dersen, gömüp de bir turlu bulamadıkları kemikler yüzünden köstebek yuvasına dondu.
Bazı komsulara, misafirlik dümeniyle gidip, sohbet arası, ‘Bekir Coşkun’u sever misiniz?’ diye soruyorum. Severiz diyenlere, ‘Demek köpekleri de seviyorsunuz?’ diyorum. ‘Aaa! Vallahi bayılırız. Kopek insana en yakin hayvandır, sadiktir…’ gibisinden uzun bir söylev dinliyorum. ‘Bende yedi tane var. Hem de çok şirinler. Bir kısmı da mavi gözlü vallahi! Görseniz bayılacaksınız. Bir daha ayrılmak gelmeyecek’ diyerek kurnazca bir giriş yapıyorum. ‘Aaa! Hemen gelip severiz diyorlar. Gerçekten de gelip seviyorlar ve yine hepsini başıma bırakarak çekip gidiyorlar.
Bütün gece köpek havlaması ve çemkirmesinden uyku neydi unuttum. Kıçımda paçası parçalanmamış pantolon kalmadı. Beş milyon saydığım yeni pabuçlarımın da sağ teki kayıp.
Evden çıkabilmek ise Köroğlu yüreği ister. Denize gitmekten çoktan geçtim. Kapıyı acar açmaz hiç üstünüze iğne gibi sivri dişli, hoşttan ve çüşten anlamayan yedi yavru kopek atladı mı? Gazeteye gidebilmek için, cam kenarına dizdiğim kemikleri, pencereden fırlatıyorum. Sokak kapısı önünde sipere yatmış itler, kemik peşine koşunca, yıldırım gibi fırlayıp arabaya atıyorum kendimi. Aldatıldıklarını anlayınca, arabanın peşinden bir koşu koparıyorlar. Ama birkaç kilometre sonra şişiyor enayiler. Ben de onlara arabadan, ayıpçı el kol işaretleri yapıyorum!
A benim şaşkın Urfalı Bekir’im. Sevecek hayvan mı bulamadın? Timsah sev. Gergedan sev. Hatta hamamböceği sev. Bu itleri ne diye başıma musallat ettin? İnşallah benim gibi karnına karnına yirmi kuduz iğnesi yersin.
Hav hav be!Hav hav!…
Oguz ARAL
(Oğuz Aral’ın anısına saygılarımla…)