Fantezi Edebiyatı – röportaj

Bir Yazarın Perspektifinden

Türkiye’de Fantezi Edebiyatı ve bu Edebiyatın Alımlanması Üzerine

  • Ø Çeviri ve telif eserler bağlamında düşündüğünüzde, Türkiye’de fantezi edebiyatı ve yayıncılığı sizce nasıl bir noktada?

Çeviri bazında bakıldığında bir hayli eseri Türkiyede bulmak mümkün oluyor; ancak yine de best seller düzeyinde takip edebiliyoruz gibi geliyor bana.

  • Ø Neden az sayıda fantezi yazarımız var?

Bundan beş altı yıl öncesine kadar neredeyse fantazi yazarımız yok diyebilirdik. Öncülüğünü yaptığımız (xasiork ölümsüz öyküler Kulubü), gençlere ve ilk kitabını yayımlayamamış olanlara yeni bir alan açtı ve bir süre için basından da bu konuda ciddi ilgi gördük. Büyük bir bütçemiz yoktu, buna rağmen oluşturduğumuz anafor neticesinde yayımevleri bu türe karşı olumsuz bakışlarını yumuşatmayı başardılar. Böylece bu türde yeni yazarlar, ve tabi kitaplar ve filmler devreye girebildi.

  • Ø Fantezi türüne karşı Türk okurlarının genel bir ilgisizliğinden söz edebilir miyiz?

Açıkçası zaten az sayıda olan kitap okurunun fantezi/bilimkurgu tipinden haberdar edilmediklerini düşünüyorum. İnsan bilmediği bişeyi talep edemez ne de olsa.

Sözünü ettiğimiz tür, keskin gerçekliği yıkmakta en azından yıpratmaktadır. Bunu bilim adamları ile bizler birlikte, kendi bildiğimiz yollarla yapıyoruz. Yıkmakta olduğumuz eski dünya/kalıplar dünyası ise insanlığın birçoğunun ortak iradesi ile ayakta durmaktadır. Kimse malının göz göre göre yıkılmasını gönülden istemez.

  • Bu ilgisizliğin ardında ne tür etmenler olabilir?

Fantezi edebiyatı (dünyadaki), içeriğinde yoğun olarak dinsel motifler kullanır, bu durum gerek bu tarzda yazmak isteyen kişileri gerekse okurları (belki bilinçsizce) tedirgin ediyor. Şöyleki, bu simgeleri kullanmak mecburi ise (ki değil), Türk yazarlar hangi dinden simge kullanacaklar? Genelde yapıldığı gibi Hristiyanlık ve musevi dini esas alınsa yapıtın özgünlüğü tehlikeye düşer! İslam dinindeki simgeleri kullananlar giderek artıyor ve fakat bu konuda yurdumuzdaki dengeler de hassastır, bütün yazarlar bunu göze alamazlar.

  • Ø Sizin fantezi türüyle tanışmanız nasıl oldu? Çeviri eserleri okuma yoluyla mı?

Evet çeviri eserler yoluyla tanıştım. Küçük yaştan beri çok yoğun okuyan biriyimdir.

  • Ø Okuduğunuz eserlerin çevirisinde gözünüze çarpan aksamalar oldu mu?

Küçüklüğüm ve ilk gençliğimdeki çevirileri gayet iyi buluyordum fakat son yıllarda çevirilerin kalitesinde bariz bir düşüş var, edebi lisan kayboldu diyebiliriz. Ayrıca çevirmenlerin sanırım yaşları genç, bu sebeple bilgileri ile tecrübeleri henüz dengede olmayabilir.

  • Ø Yayınevleri fantezi türündeki kitapların çevirmenlerini seçerken de belli ölçütleri göz önünde bulundurmalılar mı? Örneğin, çevirmenin fantezi türüyle aşina olmaları sizin için önemli mi?

Bu çok önemli bir konu, evet kesinlikle çevirmen konuya hakim olmalı (sadece aşina değil).

  • Ø Fantezinin kendine özgü bir dili olduğuna inanıyor musuz?

Her türün kendine özgü bir havası var. Bunu açıklamak zor ancak okuduğunuzda dimağınızda kalan tad koku size “evet işte bu” dedirtir, ya da onu hemen unutmak için başka bi kitaba/filme geçmek istersiniz.

  • Ø Her fantezi eserinin bilişsel açıdan yaratıcı olduğu kadar dilsel açıdan da yaratıcı olduğunu savunabilir misiniz?

Türünde iyi bir eser ise evet yaratıcılığı her iki alanda da yetkindir.

  • Ø Fantezi ile bilimkurgunun kesiştiği bir nokta var mıdır? “Spekülatif kurgu” terimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bana göre eğer eser yalnızca fantezi hattında kalıyor ise, bu çok uzak geleceği biçimlendiriyordur, bu sebeple kişisel tercihim bilimkurgu ile beslenmesi yönünde oluyor, ki bu durumda eser yakın geleceği kurgulamış olur. Ve tabi her yazar eserinde kendi geleceğini (içinde yaşamayı planladığı dünyayı) yansıtır (bazen geçmişi anlattığını sanıyor olsa bile).

Şu an gerek dünyada gerekse Türkiye’de bu anlamda ürünlerin çoğu gelecekte değişen bişey olmadığını; yine güç savaşları, yine korku ile özdeşlik içinde bir dünya betimliyorlar. Yazarların bir çoğunda “yaratıcı” olmanın sorumluluğunu göremiyorum, sanki ne yaptıklarının farkında değillermiş gibi.

  • Ø Yayımlanan fantezi eserler eleştirmenler ve okurlarca nasıl alımlanmaktadır? Söz konusu eserler, erek dil ve kültürde, kaynak dil ve kültürdekine benzer şekilde mi ya da kimi farklılıklarla mı algılanmaktadırlar?

Bu konuda belirgin bir gözlemim yok.

  • Ø Türkçe yazan ve Türk okuruna çeviri yoluyla değil de doğrudan ulaşan bir yazar olarak siz nasıl alımlandığınızı düşünüyorsunuz?

Aslına bakarsanız her kuşak kendince bişeyler algılıyor. Sanıyorum ki bu konuda gençler çok daha aslına yakın bir amaçla alımlamaktadırlar, yani fantezi/bilimkurgu eserini, gerçek olması muhtemel bir plan olarak algılayıp değerlendiriyorlar. Yeni kuşak, dünyanın büyük değişiminin içine doğdular, örnekleyecek olursam; gözü gören bir insan “ne güzel görüyorum” yaygarası yapmaz, doğaldır, kanıksanmıştır, aksi akla gelmez.

Özetle fantezi/bilimkurgu diye nitelendirilen bu edebiyat/sinema kolu, artık böyle bir ayrıma gerek olmaksızın, tüm alanları işgal edecektir. Yani bütün türler bu ana arter üzerinde yürüyecekler.

Teşekkürlerimle, başarılar diliyorum.

Sibel Atasoy – 12.02.08

İstanbul

Soruları Hazırlayan: Nil Özçelik

Fethiye haber

SİBEL ATASOYU TANIYALIM?

 

Merhaba

 

ÜRETKEN BİR YAZARSINIZ. OKURLARINIZLA ARANIZ NASIL?

 

Okuyabilenlerle aramın iyi oldugunu sanıyorum.:) Güzel yorumlar almak herhalde bir işe emek vermiş herkes için hoş bi mükafaat olsa gerek.

 

NASIL ve NE ZAMAN YAZIYORSUNUZ? GÜNÜNÜZÜN NE KADARINI YAZMAK İÇİN AYIRIYORSUNUZ?

 

Ah bu soruya Simenon gibi cevaplar verebilmeyi ne kadar isterdim bilemezsiniz J (kendisi çok disiplinliydi ve çok sayıda güzel esere imza atmıştı) Maalesef bu konuda belirli bir programım olamıyor. Kamuya açık günlüğüm (internet ortamında) ve bazı sitelere yazdığım yazılar haricinde yazmak, genelde yayımcımın bana bildirdiği son teslim tarihlerine bağlı gelişiyor. Açıkçası romanları kolayca yazıverdiğimi söyleyemiyeceğim. Her biri zor bir doğum gibi epeyce kıvranmayı gerektiriyor.

 

YAZDIKLARINIZ ARASINDA EN ÇOK BEĞENDİĞİM BUDUR DEDİĞİNİZ OLDUMU? YA DA GERİYE BAKTIĞINIZDA KEŞKE BUNUDA YAZSAYDIM DEDİĞİNİZ BİR SÖZ, BİR YAZI OLMUŞMUDUR?

 

Hemen hiç bir konuda “keşke”lerim olmuyor. Ya yapmışımdır ya da yapmamışımdır, prensip olarak pişmanlığa yatkın değilim. Geçmişe yalnızca deterministik açıdan bakarım; yani beni şu an’a nasıl taşıdığı ile ilgilenirim. Bu işlem benim için hayatidir; çünkü geleceğimiz de şu anda belirmektedir,  Şu anı iyi bilmek, geleceği de bilmek anlamına geliyor.

Yazdıklarım arasında en sevdiğim; Ölümsüzler kitabında yayımlanan “Uykucu” öyküsüdür. Bir gün filme çekilmesini arzu ediyorum. Şu ana kadar bir kitapta yayımlanmamış olan “Kontrat Bitti” isimli öykümün de zaman içinde çok değişik alanlarda kullanılabileceğine dair önsezilerim var.

Romanlarıma gelince, sanırım zor doğum yapan anneler gibi onları fazla görmek istemiyorum. J

 

YAZILARINIZ DAKİ KİŞİLER TANIDIKLARINIZ MI?

Herhalde roman ve öykülerimdeki kişileri soruyorsunuz. Tabi tanıdığım kişilerden esinleniyorum (en başta kendim olmak üzere!). Kahramanlarımı seçerken oldukça dikkatli davranırım, hatta kurgudan önce onları belirlerim! Sonra romana başlarım, ilk beşbin kelimeye kadar her şey olağan bi şekilde ilerler. Derken işte beni zorlayan o şey oluveriyor! Kahramanlar canlanıyorlar ve kendi iradelerini ortaya koymak istiyorlar. Belki bu sebeple zor yazıyorum. Her zaman onlarla aynı fikirde olamıyorum J

 

SİZİN ETKİLENDİĞİNİZ YAZARLAR KİMLERDİR?

 

Bu zamana göre epeyce değişkenlik gösteriyor. Verimli bir okuyucu olduğum rahatlıkla söylenebilir. Tabi ben değişirken beğenilerim de değişiyor. Beğendiğim çok yazar var. Hepsini saymakla bitiremem. Yine de aklıma ilk geliveren bikaçını söyleyeyim; Fowles, Palahniuk, Simenon, Agatha, Paul Auster, Saramago, Ursula Leguin, Trevanian, Frederick Pohl, Patricia Highsmith, Thomas Harris… Devam etmek istiyorum aslında çünkü adını sayamadığım  öyle çok sevdiğim yazar var ki, sanki onlara haksızlık yapar gibi oldum. Ya da aslında kendi sevgime ihanet edermişim gibi hissettim şimdi.

 

KİTAPLARINIZI BASKIYA VERİRKEN “DİKKAT! ÇAY, SİGARA İÇMEYİN GİBİ TEMBİHLERİNİZ OLUYOR MU?

 

Ne anlamda?

 

GENÇLERE ÖĞÜTLERİNİZ NELER OLACAKTIR?

 

Aman bana öğüt ver demeyin. Herkes ne yapacağını gayet güzel biliyor, üstelik her kişi kendine özeldir, deneyimlemeleri gereken şeyler de farklıdır. Bana düşen onları zevkle ve sevgiyle seyretmek. J

 

 

YAŞAMINIZI 4 SÖZCÜKLE ÖZETLERSENİZ NE DERSİNİZ?

 

Her şeyden zevk aldım.

 

 

 

SEVGİ VE IŞIKLI GÜNLER DİLERİZ!

 

Hayatımda en uzun kaldığım şehre, Fethiye’ye selam olsun.

 

Sibel Atasoy

14.06.06

 

Radikal Kitap Eki -haber

Kim bir kadını öldürmek istememiştir ki?!

“Bir Kadını Öldürmek” kitabında birçok açıdan yenilikler var. Yazar hem içerik hem de aktarım şekli açısından farklı yöntemler deniyor. Kitabı okuyup bitirdiğinizde belki bunun farkına varmayabilirsiniz, ancak bana öyle geldi ki Sibel Atasoy gözlerinizden beninize ulaşarak onların odak noktasıyla oynuyor.

Aslında bu işlemi yaparken bir art niyeti de yok, çünkü ne yaptığını net biçimde size söylüyor;

“Gözlerinizi odaklamayı öğrendiğinizde her şey apaçık hale geliyor…” Kitapta rekor sayıda tekrarlanan kelimeler var, fakat okuyucunun keyfini bozmamak için kopya vermemeyi tercih ediyorum.

“Bir Kadını Öldürmek” kitabı, bir erkeğin, bir kadını öldürme niyetini açık eden oldukça sarsıcı cümlelerle başlıyor. Kahraman, bu kadının nesi olduğunu söylemekte gönülsüz olmakla birlikte onun neden öldürülmesi gerektiğini ve öldüreceği kadının açık tarifini net olarak yapıyor.  Sonra sahneye öldürülmesi gereken kadın dahil oluyor. Müstakbel katil ile kurbanının ilişkilerine kısaca göz atma fırsatı buluyoruz. Fakat yazarın bu konumda rahat etmemizi planlamadığı bir gerçek. Çünkü bizi güncel ortamdan alıp erkeğin aşık olduğu kadınlara sürüklüyor. Bu, adeta kahramanımızın bir günah çıkarma seansı gibi. Onun kadınlarında nasıl var olduğunu, ama daha önce nasıl her birinde ölmüş olduğunu seyretmeye başlıyoruz.

Rakam bölümlerinin sonuna yaklaştıkça, girişte karşılaştığımız ve öldürüleceğinden emin olduğumuz kadını gözden yitirmeye başlıyoruz. Neredeyse bu cürmün işleneceğine dair ön bilgimiz aklımızdan uçup gidiyor.

Bu noktada yazar hafızamızı tazelemeye karar veriyor ve bizi aniden “Bölüm Kırmızı” ile yüzleştiriyor ki burada gerçekten ölü bir kadın var! Bu kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikriniz olmadığına şaşırıyorsunuz. En azından ben şaşırdım.

Kitap, önceki deneyimlerin acıları ve onların felsefi açılımlarını kapsayan havasından kurtulup bir polisiye havasına dönüşüyor. Detektiflerin çabalarını izlerken onların hayatlarına da göz atıyorsunuz ve zanlının izlerinin zamanı ve mekanı aşar biçimde ilişkiler kurduğunu fark ederek şaşırıyorsunuz. Doğaüstü diye tanımlanabilecek bazı olayların ve kişilerin yalnızca fantastik filmlerde değil aramızda, an be an bizimle olduklarını bildiriyor bize Atasoy.

Kitap, özünde kahramanımızın deneyimlerinin samimi olarak dile getirilişi ve bu deneyimlerin sonucunda varılan felsefi sonuçları anlatıyor. Ölü olarak bulunuşuna şahit olduğumuz Füsun Güneşli, yaradılışın tarifini yaptığı bir OYUN teorisi kurmuş. Kitabın değişik safhalarında bu teoriyle burun buruna geliyoruz. Ayrıca kitap, bizi GO oyunuyla yaşam arasında bir ilişki kurmaya sevk ediyor, hatta zorluyor. Oyun oynamayı hiç sevmeseniz bile, gidip bir GO takımı almak geliyor içinizden.

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her biri diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla da tanışmış oluyorsunuz.

Bir de, kitabın çok-boyutlu kurgusu var tabii. Kitabın tanıtımında belirtildiği şekliyle:

İşte size, yedi boyutlu bir kitap… Ne kadarını isterseniz, o kadar verecek. Nasıl okursanız, öylece yeniden yazacak kendisini, sadece sizin için…

Yazar da, kitabı okuyucuyla beraber yazdığını söylüyor zaten:

“Lütfen bunları yazarken sizden farklı mekan ve zamanı kullandığım kabulünden kurtulun.

Belki bu satırları siz on sene sonra ve dünyanın başka bir yerinde okuyacaksınız ve size sadece kelimelerle ulaştığımı sanacaksınız. Oysa bu doğru değil.

Burada her an birlikte bir işlem gerçekleştiriyoruz. Siz okurken ben yazıyorum. Her şey aynı anda aynı yerde oluyor. Ben aslında sizin aklınızdan geçeni yazıyorum…”

Sibel Atasoy, bulmacaları ve oyunları seviyor. Önceki kitabı Venüs Bağlantısı‘nı hatırlayan okurlar bileceklerdir; orada romanın başlarında verilen beş bilinmeyenli bir mantık kurmacası vardı. Yazarı tanıyan bir arkadaşım, bunu gördüğünde dayanamayıp gece yarısı onu aramış ve “Bu bulmacanın gerçekten işlerliği var mı?” diye sormuş. Yazar da ona “Evet, o bulmaca gerçek; istersen bulmacayı çöz, romanı okuma. İstersen romanı oku. İkisi aynı kapıya çıkıyor!” demiş. Bulmacaları çok seven arkadaşım, kendisiyle epey cebelleşip sonunda romanı okumaya karar verdiğini söylemişti.

“Bir Kadını Öldürmek” kitabında da buna benzer bir taktik var. Kitabın şematik görünümü, yatay durmuş bir 8’i – ya da, ¥ (sonsuz) simgesini- andırıyor. İlk kırkdokuz bölüm tek ve çift sayılar olarak tamamen ayrı ilerleyen bir elips çiziyorlar. Yani isterseniz tek sayılı bölümleri okuyun, anlam kaybına uğramayacaksınız. Ya da tam tersi. Bu iki kol birbirini hiç engellemiyor ama yine de birbirlerini mükemmelen tamamlıyorlar. “8”in ikinci elipsini renk ve nota bölümleri oluşturuyor. Bunlar da birbirlerini incitmeden yol alıyorlar. Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; “nota” bölümlerini bir daha okuyun derim; bir oktavlık mesafeye sonsuzca yayılan, hem HER ŞEY, hem BİR‘in bitmeyen senfonisini duyabilirsiniz.

Kitabın üzerine kurulduğu temel fikir, “dişi ve erkek kutuplaşması” olmuş. Erkek-kadın ilişkilerine, her birinin kendi iç oluşumundaki bölünmüşlüğe ve cinselliğe bir başka yönden dikkat çekmeye çalışıyor. Bazı bölümlerdeki sarsıcı ifadeler, yazarın deyimiyle “yoğunluklu dişi enerji” kullananları kızdırabilir. Oysa kadına karşı kullanılmış gibi görünen bu sert ifadeler teolojik ve felsefi düzeyde kadının yüzyıllardır yerden yere vurulmasının gerçek sebebini araştırmaya cesaret eden bir girişime öncülük ediyorlar. Dinlerin ve birçok öğretinin görünen yüzünde “kadın” deyince, etiyle buduyla fiziksel kadını anlamıştık. Acaba gerçekten kastedilen bu muydu?! İşte Atasoy bu gizli kapaklı, eksik anlaşılmış alanlara el atıyor. Okuyucuyu kendi cinsiyeti üzerine düşünmeye itiyor.

Sibel Atasoy’un ilk kitabı “Sırıtkan Kırmızı Ay” ile başlayan serüven, Venüs’ü ziyaret edip yoluna devam ediyormuş gibi görünüyor. İlk kitapta yazarın işe önce kendi “gerçeklik” tanımını yerle bir etmekle başladığını; sonra ikinci kitapta, boşalanın yerini alacak yeni gerçeklikleri aradığını ve fakat “Bir Kadını Öldürmek” ile arayıştan vazgeçtiğini seziyoruz. Sanki o, bize “aramaktan vazgeçince bulacağımızın” müjdesini vermek istiyor.

Kitabın kapağı da oldukça ilginç. Kapaktaki kadın figürü, genç ressam ve heykeltıraş Betül Bozkurt’a aitmiş. Kitabın içeriği ile böylesine bütünleşen bu etkileyici kapak için Altın Kitaplar’ı kutlamak lazım diye düşünüyorum.

Radikal Gazetesi -haber

Müstakbel katil kim?

Başak ÜMİT

 

 

Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin bir kadın öldürme niyetini açık eden oldukça sarsıcı cümlelerle başlıyor. Kahraman, bu kadının nesi olduğunu söylemekte gönülsüz olmakla birlikte onun neden öldürülmesi gerektiğini ve öldüreceği kadının tarifini net olarak yapıyor. Sonra sahneye öldürülmesi gereken kadın dahil oluyor. Müstakbel katil ile kurbanın ilişkilerine kısaca göz atma fırsatı buluyoruz. Fakat yazarın bu konumda rahat etmemizi planlamadığı bir gerçek. Çünkü bizi güncel ortamdan alıp erkeğin âşık olduğu kadınlara sürüklüyor. Bu, kahramanımızın bir günah çıkarma seansı gibi adeta.

 

Rakam bölümlerinin sonuna yaklaştıkça, girişte karşılaştığımız ve öldürüleceğinden emin olduğumuz kadını gözden yitirmeye başlıyoruz. Neredeyse bu suçun işleneceğine dair ön bilgimiz aklımızdan uçup gidiyor. Bu noktada yazar hafızamızı tazelemeye karar veriyor ve bizi aniden ‘Bölüm Kırmızı’ ile yüzleştiriyor ki burada gerçekten ölü bir kadın var! Bu kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikriniz olmadığına şaşırıyorsunuz ve kitap iyice bir polisiye roman havasına bürünüyor. Dedektiflerin çabalarını izlerken onların hayatlarına da göz atıyorsunuz, zanlı izlerinin zamanı ve mekânı aşar biçimde ilişkiler kurduğunu fark ederek şaşırıyorsunuz. Doğaüstü diye tanımlanabilecek bazı olayların ve kişilerin yalnızca fantastik filmlerde değil aramızda, anbean bizimle olduklarını bildiriyor Atasoy.

 

En eski kavga

 

Bir Kadını Öldürmek, özünde kahramanımızın deneyimlerinin samimi olarak dile getirilişini ve bu deneyimlerin sonucunda varılan felsefi sonuçları anlatıyor. Ölü olarak bulunuşuna şahit olduğumuz Füsun Güneşli, yaradılışın tarifini yaptığı bir oyun teorisi kurmuş. Kitabın değişik safhalarında bu teoriyle burun buruna geliyoruz. Ayrıca kitap, bizi GO oyunuyla yaşam arasında bir ilişki kurmaya sevk ediyor, hatta zorluyor. Oyun oynamayı hiç sevmeseniz bile, gidip bir GO takımı almak geliyor içinizden.

 

Beş bilinmeyenli kurmaca

 

Ezelden günümüze ulaşan felsefi, bilimsel ve metafizik mirası borçlu olduğumuz, nice değerli zihinler var; gerçekliğin özüne dair ne söylemişlerse, her bir diğerini tamamlamış… Kitabı okuduğunuzda bu mirasla da tanışmış oluyorsunuz.

 

Sibel Atasoy, bulmacaları ve oyunları seviyor. Önceki kitabı Venüs Bağlantısı‘nı okuyanlar hatırlayacaklardır; orada romanın başlarında verilen beş bilinmeyenli bir mantık kurmacası vardı. Bir Kadını Öldürmek‘te de buna benzer bir taktik var. Kitabın şematik görünümü, yatay durmuş bir 8’i  -yada sonsuz simgesini- andırıyor. İlk kırk dokuz bölüm tek ve çift sayılar olarak tamamen ayrı ilerleyen bir elips çiziyor. Yani isterseniz tek sayılı bölümleri okuyun, anlam kaybına uğramayacaksınız. Ya da tam tersi. Bu iki kol birbirini hiç engellemiyor ama yine de birbirlerini mükemmel tamamlıyorlar. ‘8’in ikinci elipsini renk ve nota bölümleri oluşturuyor. Bunlar da birbirlerini incitmeden yol alıyor. Önemli olanın ‘oyun’ değil, oyundan süzülen ‘farkındalık’ olduğunu sezmişseniz; ‘nota’ bölümlerini bir daha okuyun derim.

 

‘Dişi ve erkek kutuplaşması’ temel fikri üzerine kurulu olan kitap, kadın-erkek ilişkilerine, her birinin kendi iç oluşumundaki bölünmüşlüğe ve cinselliğe bir başka yönden dikkat çekmeye çalışıyor. Bazı bölümlerdeki sarsıcı ifadeler, yazarın deyimiyle ‘yoğunluklu dişi enerji’ kullananları kızdırabilir. Oysa kadına karşı kullanılmış gibi görünen bu sert ifadeler teolojik ve felsefi düzeyde kadının yüzyıllardır yerden yere vurulmasının gerçek sebebini araştırmaya cesaret eden bir girişime öncülük ediyor. Dinlerin ve birçok öğretinin görünen yüzünde ‘kadın’ deyince, etiyle buduyla fiziksel kadını anlamıştık. Acaba gerçekten kastedilen bu muydu? İşte Atasoy bu gizli kapaklı, eksik anlaşılmış alanlara el atıyor.

 

Okuyucuyu kendi cinsiyeti üzerine düşünmeye itiyor.

Özgür Pencere -Röportaj

1. Anladığım kadarıyla bu kitap bir puzzle gibi. 2 kitap içiçe bir bütünü aktarmış. Birinin eksikliği diğerini algılamanın tam olması bakımından etkileyebilir ama tek ve çift bölümler kendi içlerinde özgür…

Bu kitabı yazarken 2 ayrı kitap yazarak mı yola çıktınız, yoksa herşey kendiliğinden mi gelişti?

 

Aslında kitap dört ayrı bölüm halinde ilerliyor. Tek ve çift sayılı bölümler büyük bir elips çiziyorlar, sonraki renk ve nota bölümleri de daha küçük bir elips oluşturuyor. Yani kitap, şematik bir bakışla yan duran bir sekiz gibi.

 

Tek ve çift sayılı bölümleri hemen hemen birlikte yazdım fakat çoğu zaman derin tereddütler geçirdim; bazen tek sayılı bölümleri yazmaktan vaz geçmeyi bazen de diğerlerini yok saymayı ciddi ciddi düşündüysem de her zamanki gibi bunlara karar vermek benim elimde değildi!

Bir çok defa da bu kitabı hiç yazmamam gerektiğini düşündüm. Yazarken onların ne derece güçlü olduğunu hissediyordum ve bu gücün ne tür enerjiler yönlendireceğini hesaplıyamıyordum.

Kitapta aktardıklarımı, yalnızca kendimin bilmesi yeterli gibiydi, onları kelime dizgileri haline getirmek haksızlık gibi geliyordu; çünkü bu yabani ve özgür bir ata koşum giydirmek gibiydi. Ki bu, yüreğime her zaman ağır gelmiştir.

 

Özetle ve samimiyetle şunu söyleyebilirim; yazmaya mecbur kaldım.

 

2. Farklı bir tarz deneyip, felsefi roman yazmışsınız. Bu farklılığa sizi götüren nedenler nelerdir?

 

Önceki romanlarımda YOLa çıkmak için cesaret biriktiriyordum. Niyetimi sarsılmaz hale getirmek için görünür bir çırpınış içindeydim. “Bir Kadını Öldürmek” ise yola çıktığımın resmidir.

Yani hiç bir şeye karar vermiyorum aslında, süreç beni götürüyor.

Bu zamana kadar yazdıklarımın her birinde (denemeler, şiirsiler, öyküler ve romanlar) arayış vardı. Onulmaz bir arayış! Kendimi var etmeye çabalıyordum. Onu (kendimi) her türlü bilgi içinde aradım. Her seferinde bir parçamı buluyordum ama bu yetersizdi.

Umutsuzluğa düşmek üzereydim.  Hatırlarsanız aynı şaşkınlık noktasına Jung da gelmişti, onca çalışmadan, binlerce hayata dokunduktan sonra;

 

“Kendime hayretle bakıyorum, düş kırıklığıyla, hoşnutlukla. Üzüntü, umutsuzluk… Kendimden geçmiş bir durumdayım. Bütün bunları bir araya toparlayıp hesabını çıkarmasını beceremiyorum. Gerçek değerimi, ya da değersizliğimi saptayamıyorum. Güvendiğim tek şey yok. Doğrusu hiçbir konuda kesin kanılarım yok. Doğduğumu ve varolduğumu biliyorum, o kadar, sanki sürüklenip götürülüyorum. Bilmediğim bir temel üzerindeyim. Tüm belirsizliklere karşın tüm varoluşun altında yatan bir sağlamlık; varoluş biçimindeyse süreklilik duyuyorum.”

 

diyordu tüm samimiyetini takınarak. Ve belki de bu yılgınlığın özürü olarak “yaşlı adam olma” kabulünü şu zarif cümlelerle sunuyordu

 

“Değeri ve değersizliği de görüp yaşamış, ömrünün sonunda kendi varlığına, sonsuzca bilinmeyecek olan anlama dönmeyi isteyen birinin üstün nüfuz gücüne sahip insan örneği. Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.”

 

Hangi yerdir bu? İşte Nietzche’nin rüya görme tuzağı gibi;

 

“Eski insanlik ve hayvanlik, evet butun tarih oncesi ve o butun hissedilir (sensible) olan seylerin tum gecmisi bende siir yazar, sever, nefret eder, sonuclara varir,- ben birdenbire bu ruyanin ortasinda uyandim, ama yalnizca, sadece ruya gordugumu ve yikilmamak icin ruya gormeye devam etmem gerektigini kavrayabilmek icin uyandim; hani uykusunda yuruyenler asagi dusmemek icin ruya gormeye devam etmek zorundadirlar ya , ayni oyle.”

 

Ya da üstad Tagore’un çığlığı gibi bıkarsın yoldan da kendinden de;

 

“Tut götür beni artık

Elimden tut götür beni

Üstünde bıkkınlık getirdim

Seninle gezmekten ey yol!

 

Şimdi bırakıyorum kendimi

Kolum kanadım kırık

Aşkla bırakıyorum sana kendimi

Tut götür beni artık!…”

 

Sonra bir şey oldu! Geleceğim, umutsuzluk durumuma el koydu. Tüm arayış bir anda sona erdi. Bundan önce yazılmış ve bundan sonra yazılacak tüm bilgilerin ben olduğumu fark ettim. Galiba o zaman kendimi gerçekten ve ilk kez sevdim. Bunun için sebeplere ihtiyaç yokmuş meğerse. Bu saptayış, varoluşla aramdaki tüm engelleri akan duru bir su gibi temizledi. Artık hiç birşeyle aramda sınır kalmadı.

İçimde sonsuz bir huzur ve ifade edilemez sevinç var.

İşin bu kısmını peyder pey şimdi yazıyorum.

 

3. Karakterlerinizi belirlerken ve içlerinde oldukları özgürlük sınırlarını belirlerken olması gerekenler mi, olanlar mı kriterleri belirledi ve ortaya bu karakterler çıktı?

 

Yine cevaplanması zor bir soru J

Sadece bu romanda değil tüm yazdıklarımın içinde, o karakterlerin her birinde ben oluyor/oynuyorum.

Romana başlarken ilk karakterleri kendim belirlediğimi sanıyorum; ama süreç içinde bakıyorum ki karakterler beni eline almış sürüklüyor. Bazen hiç beklemediğim duvarlara çarpıyorlar beni. Size onların canlı olduğunu söylemekten başka ne diyebilirim ki!

 

4. Eleştirmen siz olsaydınız romanınızı nasıl yorumlardınız?

 

İyi ki değilim. Bir şey hakkında o kadar kısa eleştirirdim ki kimsenin işine yaramazdı. Tek kelimelik şeyler olurdu bunlar. Örneğin “sevdim”, “harika” ya da “anlamadım” gibi J

 

Ben yine de romanın yazarı olarak davranmaya çalışayım. Açıkçası bu kitabın, insana zamanla geçit vereceğini sanıyorum. Yani bir kez okunmakla, ya da bir anda kendini açık etmeyecek denli utangaç o. Teşekkürlerimle

 

Sibel Atasoy

18.06.05