Dün gece zaman eridi mi?

Nereye gidiyoruz, zaman erirken

çikolatalı dondurma tadıyla

Geniş, çok geniş delikler

dün gece düştüm içeri birinden!

Pek manalıydı, yavaşlatılmış

uzun bir öpüşme duygusu

karışırken geniş zamana

topladı birden kendini

Liflerinin arasında kalakaldım

hızlandırılmış güne merhaba!

yine çırpılacağım yine

muzlu süt kıvamında!

22.10.03

Baktım da günlüklere, daha öncede olmuş böyle şeyler.

Dileklerim hep olur çok şükür. Gelecek nasıl olsun diye bi dilek dilemiştim bir aralar:

Öyle bir yer olsun ki yaşadığım yer;

Göz alabildiğine yeşil ve mavi

Kelebekler de tabii, gökkuşağı renginde

Vücudum bana ağır gelmesin,

Sürüklemeyeyim onu ardımdan.

Her neyi beğenirsem ona

Konukluk edeyim bir süre

Bazen bir ağaca, bir tavşana

Ya da bir adamın içine

Taşınayım.

Oh ne güzel dünya

Kira yok, kontrat yok.

Aşk olsun yine yapıştırıcımız

Dirimin sevinci, annemin şefkati

Çocuklar hepimizin olsun

Binalarımız büyülü taştan

Kendiliğinden ışıyan.

Vivaldi çalsın, ya da Shopen

Yumuşak bulutlardan dökülsün mısralar

Yağmur gibi ıslatsın ruhumuzu

İçimizden çiçekler fışkırsın

Dokunarak, koklaşarak ve öpüşerek

İletişim kuralım, bizden önce

Renklerimiz erişsin gideceğimiz yere.

Dallarda rengarenk kokulu meyveler

Yalnızca istediğimiz işleri yapalım

Yakınlaşan yıldızları seyredelim

Jüpitere gidelim, yıllık iznimizde

Zaman öyle yavaşlamış olsun ki

Biz hiç fark etmeyelim eskiyeni

Geceleri bahçede ateş yakıp sevişelim

Midelerimiz küçülsün, yemek için

Meyveler yetsin, tükenmeyen

Dallarında.

Bir daha ASLA biriktirmek

Zorunda kalmayalım.

Can kulağı ile dinleyelim

Bilgelerimizi, söyleşelim nazikçe

dokunalım ruhlarımıza

En nadide mücevhermiş gibi.

Birleşik olmanın hazzına varalım

Amacımız vermek olsun

Daha çok verebilmek için seyyah olalım

Evrende, ihtiyacı olan yerler bulalım.

Kahkahalar ve cıvıltılar içinde

Yaşam sonsuzca uzatılmış

Kendini verme duygusu

Coşkulu ve dingin bir orgazm olsun.

02.03.04

Korku edebiyatının genç öncüleri

Yeni Şafak – 24.9.2003

“Türk yazarı korku, bilim kurgu ya da fantasya romanı yazamaz” diyen, önyargılara karşı bir hayal üretme ordusu gibi çalışan Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü, Türk edebiyatına yüzde 100 yerli öykü ve romanlar kazandırıyor.

  • ÜRÜN DİRİER
    Onlar aramızda dolaşıyor, hayallerle besleniyor, zamanı aşıyorlar. Düşlerle yaşayıp, olmayan ülkelere gidiyor, bilinmeyen ırkları görüyorlar. Onlar, Anadolu korku ve fantasya yazınının ilk temsilcileri ve Xasiork Ölümsüz Öykü Kulübü fantastik Türk edebiyatının öncü yazarları. İnternet üzerinden öykü ve roman yarışmaları da düzenleyen kulüp, Orkun Uçar ve Sibel Atasoy’un ortaklığıyla kurulan yayıneviyle de, genç yazarları edebiyat dünyasına kazandırıyor. Yazar sayısı kısa sürede 100’e yaklaşan kulüp, her ay toplantı yapıyor, bilimkurgu ve korku panelleri düzenliyor. Orkun Uçar, amaçlarının Türk edebiyatında korku, gerilim ve fantasya dalında bir ekol oluşturmak olduğunu belirterek, “Yurtdışında öykü kulüpleri çoktur, özellikle bilimkurgu ve gerilim alanında yazıp çizenleri biraraya getiren kulüpler. Türkiye’de de bunun kurulması gerektiğini düşünüyordum. Bir yıl olmasına rağmen Xasiork bence ekol oldu bile” şeklinde konuşuyor.

    “Türk’ün Türk’ü kabul etmesi zor”

    Barış Müstecaplıoğlu, Perg Efsaneleri’nden “Korkak ve Canavar” ve “Merderan’ın Sırrı” kitaplarının yazarı. Eleştirmenlerin fantastik Türk romanlarına ilgi göstermediğine değinen Müstecaplıoğlu, “Büyük bir çoğunlukla fantastik roman okumak isteyen biri, yabancı çeviri eserleri tercih ediyor. Örneğin, Harry Potter’a yapılan tanıtım bir Türk yazarı için yapılsa, o yazarın da kitapları satılırdı” şeklinde konuşuyor. Şimdiye kadar Türk yazarlarından Sırıtkan Kırmızı Ay, Venüs Bağlantısı, Derzulya 1 ve Kıyamet Sirki kitaplarını basan Xasiork Yayınevi, çeviri kitap basmıyor.
    http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/eylul/24/hayat.html

  • Ferrarisini geri alanlar

    Akşam gazetesi – haber -26.03.2006

    SİBEL ATASOY: FETHİYE’DE YEDİ YIL ROBİNSON GİBİ YAŞADIM

    Her Şeyİ terk ettiğimde 1994 yılıydı. İstanbul’u bırakıp Fethiye’de bir adaya yerleştim ve yedi yıl Robinson hayatı yaşadım. Finans dalında uzmanım ve gitmeden önce bir şirketin genel müdürlüğünü yapıyordum. Evliydim, bir çocuğum var. Sosyal hayatım iyiydi, mesleğimi çok seviyordum. Kariyer kadınıydım yani. Ama içimde hep bir balıkçı kasabasında sade bir yaşam sürme isteği vardı. O dönem çok para kazanıyordum ama o ölçüde de harcıyordum; bir yalıda oturuyordum, özel arabalarımız, evde çalışan yardımcılar vardı, ünlü markalar giyiyordum… Bunlar yaşadığım hayatımın getirdiği şeylerdi. Bir gün fark ettim ki, ben aslında başkaları için yaşıyorum. İş hayatında bana bir şey vermeyen insanlarla birlikte olmak, nazik laflar etme mecburiyeti, ye kürküm ye dünyası bana rahatsızlık vermeye başladı. Ve aniden gitme kararı aldım. Önce eşimden, sonra işimden ayrıldım, evimi sattım, ilişkileri dahi kapattım, bütün kartvizitlerimi yaktım! Ve 94 yılı Nisan ayında sadece bir sırt çantasıyla İstanbul’dan çıktım. Fethiye’de, üzerinde birkaç evden başka hiçbir şey olmayan küçük bir adada, bir oda bir mutfaktan oluşan küçük bir kulübeye yerleştim. Üç tavuk bir horoz aldım, tüm sebzelerimi kendim yetiştirdim. O yıllar boyunca gazete okumadım, televizyon seyretmedim… Fethiye’de yaşadığım yedi yılda şunu öğrendim: İnsanın yaşamak için çok fazla paraya ihtiyacı yok. Her şeyimi kaybetsem de hayatta kalabilirim düşüncesini kazandım. Sahip olduklarıma değil kendime güvenmeyi öğrendim. Farklı yönlerimi keşfedip geliştirdim. Yazmaya başladım.

    KALABALIKLARA BAYILIYORUM

    Bu süreçte esas olan Ferrari’yi satmak değil, kendini boşaltmak eylemiydi. Kahve fincanınız ağzına kadar doluysa üzerine yeni bir şey ekleyemezsiniz. Bunun için mevcut olan şeylerden bir kısmını feda etmek gerekiyor. Hele köklü bir değişiklik yapacaksanız kabı tamamen boşaltmanız lazım. Ben bunu yaptım. Sonra yeni iş kuran bir arkadaşım yardımımı isteyince geri döndüm. Ve burada tekrar sıfırdan başladım hayata. Önce o şirketin genel koordinatörlüğünü yaptım, sonra bir yıl boyunca Kazakistan’daki bir projenin hazırlanması görevini üstlendim. Şimdi proje bazında çalışıyorum, uzmanlık alanımla ilgili olarak büyük şirketlere eğitim veriyorum. Ama iş dünyasından bu kez değişik bir lezzet alıyorum. Çünkü mecbur olduğumu hissederek yapmıyorum. İstanbul’da yaşamak da artık farklı benim için. Gitmeden önce gürültüsüne, uğultusuna, kalabalığına dayanamadığım bir yerdi. Şimdi ise bana eskisinden güzel geliyor. İnsanları çok seviyorum, ne kadar kalabalık olursa o kadar hoşuma gidiyor. Gürültü beni rahatsız etmiyor. Burada yaşamaktan zevk alıyorum. On yılda İstanbul daha iyiye gitmiş olamayacağına göre bende bir değişiklik olmuş. Öyle bir ruh durumuna geldim ki, nereye gidersem gideyim aynı huzuru ve güzelliği bulabiliyorum artık. Bu durumda bir Ferrarim de olabilir, neden olmasın?

    Çile

    Göze aldım

    başı dumanlı dağlar gibi

    tehlikeli, bir o kadar da cazibeli

    yolundan

    ileri daha daha ileri

    yürümeyi!

    Belki bir kasap gibi doğrarım

    günleri

    Ya da yün çileleri gibi

    seçip seçip

    sararım yumaklara

    bulutları!

    Gecenin ıssız derinliklerinden

    altın tozları araklarım

    dişleri azgın

    sesi azap yeli

    şeytanın

    elinden!

    Her adımda

    biraz çarparak kalbim

    çağırırım büyücü benliğimi

    Yok faydası ecele

    korkunun

    Göze aldım zira

    ileri daha daha ileri

    yürümeyi

    SA

    07.10.03

    xasiork Fantastik öykü kulubü

    Hürriyet gazetesi – 14.06.2003

    Fantastik öykü kulübü

    Şermin SARIBAŞ

    Xasiork bir bilimkurgu ve fantezi öykü kulübü. Yurtdışında Arthur C. Clark, Asimov gibi ünlü yazarlar adına kurulan öykü kulüplerine benziyor. Fikir sahibi Orkun Uçar’a esin veren Jules Verne ve H.G.Wells’in bugün klasikleşen eserlerini ilk kez üyelerle paylaştığı edebiyat kulüpleri.

    Uçar önce internette bir öykü sitesi açtı. İsteyen herkesin bilimkurgu ve fantezi öykülerini yayımlamaya başladı. Ardından kulübü bir yayınevi haline dönüştürdü. Ölümsüz Öyküler Kulübü Xasiork bugüne dek beş kitap yayımladı. Xasiork nasıl okunur diye sorarsanız, yardımcı olalım: ‘‘İksasiork.’’ Ne demek mi? Cevabı yazıda…

    Yayınladıkları bazı kitaplara ‘‘Nitumur in vetito’’ notunu yazıyorlar. Yasaklanmış olana erişmektir amacımız, anlamını taşıyor. Nietzsche’nin ‘‘İyiliğin ve Kötülüğün Ötesinde’’ adlı kitabında geçiyor. Xasiork’un içindeki asi yapıyı iyi anlattığını düşündükleri için bunu kullanıyorlar.

    Yaş sınırı olmaksızın, bilimkurgu, korku, fantastik, polisiye konularında iyi yazan herkesin öyküsünü yayınlıyorlar.

    En küçük öykü yazarları 14 yaşında. Çoğunluğunu öğrenciler oluşturuyor, ama çocuklu ev kadınlarından tiyatroculara kadar geniş yelpazeleri var.

    Orkun Uçar, Peter Straub’un ‘‘Gece’’ romanını okuduğunda, yaşlı adamların toplanıp birbirlerine öykü anlattığı bir kulüple karşılaşmış. Daha sonra bu tür bir kulüpten bahsedildiğini, Stephen King’in ‘‘Kuşku Mevsimi’’ romanında da okuyunca kendisinin de buna benzer bir öykü kulübü kurabileceğini düşünmüş. Hele hele Frankenstein’ın yaratıldığı gecenin de hikayesini öğrenince bu düşüncesi iyice pekişmiş:

    1816 yılının Temmuz ayında Cenevre Gölü kıyısında beş kişi biraya gelmiş, ama fırtına nedeniyle eve kapanmak zorunda kalmışlardı. Birbirlerine korku öyküleri anlatarak vakit geçirmeye çalışırken ortaya çıkan öykülerden biri de Frankenstein’dı.

    LİSE ÖĞRENCİSİYDİ

    Orkun Uçar, Türkiye’de bilimkurgu, fantezi ve korku türü öykü yazacak kişileri biraraya toplayan bir kulüp ortamı oluşturmaya karar verdiğinde henüz lise öğrencisiydi. Ve onun liseyi okuduğu yıllarda TRT akşam yayına başlıyordu, özel kanal yoktu, video furyasının başlamasına ise daha çok vardı. Tabi İnternetin ise esamisi bile okunmuyordu.

    Bir öykü kulübü kurmanın yolunu yordamını bilmediği için projeyi oluşturdu ama ne şekilde ilerleyeceğini sonraki yıllara bıraktı. Kulübün adı ‘‘Ölümsüz Öyküler Kulübü’’ydü. Sembol olarak Xasiork kelimesini seçmişti.

    2001 yılında işinden kovulunca sahip olduğu külüstür bilgisayarıyla amatör bir site hazırladı, her gün bir öykü yazıp siteye koymaya başladı. Bir çağrı yapmamıştı ama siteye bir okur öykü gönderdi ve Uçar o öyküyü de yayınladı. Arkası geldi ve bilim kurgu, fantastik, polisiye, korku, gotik alanında yazan herkesin öykülerini yayınlamaya başladı. Bir süre sonra da interaktif bir öykü yazmaya karar verdi. İlk bölümünü Orkun yazdı, sonraki bölümler öykü yazıp gönderenlerce tamamlandı. Daha sonra kendi aralarında küçük bir öykü yarışması düzenlediler ve bir barda ödül töreni bile yaptılar. Hediyesi birkaç kitaptı.

    Yarışmaya katılanlardan birinin, ‘‘internet üzerinden bir dergi niye yapmıyoruz’’ fikriyle harekete geçtiler. O gün bu gündür, bilimkurgu, fantezi, korku, gerilim, polisiye, gotik, yeraltı konularını kapsayan yazılardan beğenilenler derginin sitesinde yayınlanıyor.

    KAFEDE YAYINEVİ KURDULAR

    Xasiork Ölümsüz Öyküler Kulübü’nü, sadece bir internet sitesi olmaktan çıkarıp, yayınevine dönüştüren süreç, Sibel Atasoy’un gönderdiği mail ile başladı. ‘‘İnternette gezerken siteyi buldum. Fantastik resimlerin, labirentlerin olduğu karmaraşık bir siteydi. Bana çok uygundu, çünkü ben düzeni sevmiyorum. Ne güzel bir yer, diye düşündüm. Mesaj atıp kutladım. Baktım cevap geldi. Sonra, geçen mayısta bir kafede Orkun’la buluştuk. Kafeden kalkarken yayınevini kurmaya karar vermiştik. O hafta düşüncemizi gerçekleştirdik. Orkun’un ve benim kitabım hazırdı. Ertesi ay ikimizin de kitabı çıkmıştı.’’ Orkun Uçar ve Sibel Atasoy’un kurduğu yayınevinin bir ofisi yok. Matbaayı, dizgiyi hep tanıdıklarıyla halletmişler. Paraları olur olmaz, yayınevlerini kurumsallaştırmak istiyorlar. Çeviri eser basmayıp, sadece yayınevinin konseptine uygun kitapları basacaklar.

    http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/06/14/303486.asp