imlası bozuk yazılar2

Ya bir şey yapın ya da çenenizi kapayın
PERİHAN MAĞDEN
25/10/2008

Esasında bir-iki köşeci yazdı mevzuyu taraflıca.
‘Türkiye Türklerindir’ yazan bir gazetenin üstünde; baştan (balıkbalık) koktuğunu, böylesine siyaseten yanlışçı bir sloganın altında doğru gazetecilik yapmanın imkânsızlığını.
Hakikaten: Türkiye, Kürtlerin değil mi? Lazların, Çerkezlerin, Gürcülerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin değil mi aynı zamanda Türkiye?
Onlar Bu Topraklar’a ait değil mi ve bu topraklar, onlara?
Sen şimdi en çok satan (sözümona) en prestijli gazetenin üstüne ‘slogan’ diye bunu çaktığın anda, bir duruş sergilemiş oluyorsun.
Siyaseten yanlışçı olmaktan serçe parmağım kadar imtina etmeyen bir duruş.
Milliyetçi, ultra milliyetçi, feci milliyetçi, faşizan bir duruş.
Kürtler’e sürekli bi şeyler vermekten söz ettiğimiz BU günlerde-
Onlara Marmaray’ın bitmesine 5 kaldığını müjdelemekten azıcık fazlasını vermemiz gerekiyor- değil mi? BU Günler’de?
Diyelim Bu Gazete, bu siyaseten (feci) yanlışçı sloganından; ansızın vazgeçebilir.
Bu Gazete, 60’ıncı yılımız vs. ayağına İnsan Hakları Treni diye bi şeyler üfürme ihtiyacını hissetmiş bir gazetedir.
Zira: devir böyle.
Devir, artık VE DAHİ DURALAR Devri. Artık şiirler, şarkılar, oyun havaları, kokoz barış heyetleri ve içi boş zırvalıkların ötesinde çok temel, çok küçük; ama çok vahim adımlar atmanın zamanı. Tammm zamanı.
Diyelim: İstiklâl Marşı’nın topraklarımızda yaşayan diğer milletleri rencide eden sözleri.
İstiklâl Marşı’nın sözlerini değiştirebiliriz.
Aleviler’e Diyanet bütçesinden hak ettikleri payı verebiliriz.
En göze batan gastemizin bu iliğine/kemiğine siyaseten yanlışçı sloganını alıp Tarih’in Yanlışlıklar Çöplüğüne fırlatıp atabiliriz.
Abdullah Öcalan’ın hapishane koşullarını düzeltebiliriz.
Kürtçe eğitimi ilkokul müfredatına dahil edebiliriz.
Diyelim bunlar (bence) çok küçük, çok temel, çok insani, çok gecikmiş, çok mühim adımlar.
Böyle temel adımlarla başlayabiliriz.
İşe koyulabiliriz.
Yok barış zımbırtısıymış, yok o heyetmiş, şu çenesi kapanmaknedirbilmeyenşişikegoların mütemadiyen kendini gösterme gösterisiymiş-
Benim bütün bu esasında adım olmayan danslara karnım TOK.
Sanırım Kürtler’in de öyle.
SOMUT şeylerden başlayalım.
Sembolik olduğu kadar ağırlığı olan şeylerden.
Neden Meclis’te Kürtçe yemin edilmesin?
Ne sakıncası var?
Tabii benim söylediklerim ÇÖZÜME YÖNELİK şeyler.
Türkiye Cumhuriyeti’ne demokrasi sınıfında sınıf atlatacak şeyler.
Bizi Muasır Medeniyet Demokrasisi seviyesine taşıyacak şeyler.
“YOK! Bunlar yapılmaz” diyorsanız (ki, diyorsunuz) oturun aşağı.
Kapayın çenenizi.
Lagaydı da, lugaydı da, şiirdi de, mertekti de: oyalamayın ortalığı.
Zira: FECİ SIKTINIZ.
Zaten: ceberruttunuz, sıkıcıydınız, geriydiniz, çekilmezdiniz, antidemokratiktiniz, faşizandınız, şirrettiniz; ama iyice çekilmezleştiniz.
Zira: HABİRE AYNI ZIRVALAMALARLA mütemadiyen konuşup hiçbir şey söylemeyerek yoruyorsunuz adamı. Geriyorsunuz ortamı. Şişiriyosunuz da şişiniyosunuz.
PATLAYACAK MEMLEKET SİZDEN. Karnı tok size. Sizin palavralarınıza. Kurusıkılarınıza.
Donuk balık gözleriniz, çirkin alt
dişleriniz, biteviye hakikatsiz laf dizinlerinizle ONCA ortalıkta olmanızdan cümle âleme böğürtüler geldi.
Sonra tabii İnsan Hakları Treni kaldırıp (böyle bi ihtiyaçlar+ihtilaçlar) içinde, “Be hey size kaldıydı insanıydı haklarıydı” diye insanın tepesini attırırsınız.
Memlekette gerçek bir çağdaş sanatçı olsa, gider koca bi Kıç’la karşılardı sizi istasyonlardan birinde.
Gülen bi Kıç’la. Mekanik ve devvv Kıç’ı güldürürdü treniniz istasyona girdiğinde.
‘Kıçıyla gülmek’ lafının protest sanata dönüştürülmüş hali- olurdu.
Somut bi hareketiniz yoksa, olmayacaksa: bir düzeltme, bir jest, bir hak verme, bir özür, bir nedamet-
Kapayın o yerlerden kalkmayan çenelerinizi artık! Konuştukça boşalıyorsunuz ve yara kaşıyorsunuz. Açık kalmasında ısrarcı olduğunuz yaralar- habire toprakların üstüne üstüne kanıyorlar.

(alıntıdır)

Bizden Sonra Doğanlara \ Bertolt Brecht

I

Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!
Ahmaktır hilesiz söz. Düz bir alın
Vurdumduymazlığa işaret. Gülen
Kötü haberi almamış henüz.

Nasıl bir çağdır bu,
Ağaçlardan bahsetmenin neredeyse suç sayıldığı
Birçok alçaklığa suskun kalışı içerdiğinden.
Yolu kaygısızca karşı karşıya geçen
Ulaşılmazdır artık herhalde
Zorda kalan arkadaşları için.

Doğrudur: geçimimi sağlamaktayım hâlâ
Fakat inanın: bu sadece bir tesadüftür.
Yaptıklarım
Arasında hiçbir şey hak vermiyor karnımı doyurmaya.
Tesadüfen ayaktayım. ( Şansım ters giderse mahvoldum.)

Diyorlar ki: ye ve iç sen! Sevin, neyin varsa!
Fakat nasıl yiyip içeyim ki, yediğim
Bir açın ellerinden kaptığım lokmaysa, bir
Susuzun sorduğu bardak suysa içtiğim?
Ve yine de yiyip içiyorum ben!

Ben de bir bilge olmak isterdim.
Yazıyor eski kitaplar bilgelik nedir:
Dünya kavgalarına uzak durmak ve o kısa zamanı
Korkusuz geçirmek
Şiddete başvurmadan hem
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek
Düşlerini gerçekleştirmek değil, unutmak
Bilgelik olarak kabul ediliyor.
Tüm bunları yapamıyorum:
Gerçekten karanlık bir çağdır yaşadığım!

II

Battığımız dalgalardan
Yükselecek olan sizler
Zaaflarımızdan söz ederken
Unutmayın
Karanlık çağı da
Sizlerin kurtulmuş olduğu.

Yürüdük ya, pabuçlardan çok ülke değiştirerek
Sınıf savaşlarının ortasında, çaresiz
Haksızlığın olup öfkenin olmadığı yerde.

Biliyoruz halbuki:
Aşağılıklara duyulan nefret de
Bozar şeklini yüzün.
Kısar sesi haksızlık karşısındaki
Öfke de. Ah, güleryüzlülüğe
Ortam hazırlamak istemiş bizler
Güleryüzlü olamadık kendimiz.

Sizler fakat, geldiğinde vakit
İnsan insanın yardımcısı olduğu
Zaman.
Hatırlayın
Hoşgörüyle bizi.

Terketmenin Romanı

Aktüel Dergisi – 1.08.2002

Sibel Atasoy “Sırıtkan Kırmızı Ay” adlı fantastik gerilim romanını yayımladı. Yıllarca büyük şirketlerde yöneticilik yapıp lüks içinde yaşadıktan sonra Fethiye’de Robinson’luğa soyunan yazarın hayatı romanından daha fantastik.
    *****

    “Xasiork” aslında bir site. Başına veveve, sonuda da nokta com ekleyeceksiniz tabii. Ekleyip de tıkladığınız zaman karşınıza “Ölümsüz Öykü Kulübü” çıkacak. İyi de olacak, çünkü bu kulüpte daha çok genç olmak üzere her kesimden yazar öykülerini yayınlıyor. Aralarında 14 yaşında bir çocuk da var, sinema öğrencileri de, ev hanımları da…

    1.5 yıl önce xasiork’u kuran Orkun Uçar 33 yaşında, çeşitli basın kuruluşlarında çalışmış, tarot yorumculuğu yapmış ve “aşkım” linkinden anladığımız kadarıyla Winona Ryder hayranı bir bilimkurgucu. Sitede güzel işler yapıyor, en azından “hayırlı” işler. Genç öykücülere kendilerini gösterecekleri bir alan açıyor; üstelik bu öykücüler zor bir alanda, Türkiye’de pek özgün eser verilmeyen bir alanda, bilimkurgu – fantastik – gerilim dünyasında eserler veriyor.

    Xasiork, birkaç ay önce yayınevi oldu. Yayımlandığı iki kitaptan biri tabii Orkun Uçar imzalı “Kızıl Vaiz”. Uçar, “Ölümsüz Öykü Kulübü”nden yola çıkarak bir bilimkurgu – gerilime imza atmış. Türün meraklısı mutlaka okumalı. Yayınevinin ikinci kitabı ise bu yazının ana konusu olan Sibel Atasoy’a ait: “Sırıtkan Kırmızı Ay” Aslında Atasoy’un romanından daha fantastik bir hayatı var. İşletme doktoru olan yazarımız uzun yıllar büyük şirketlerde yöneticilik yaptıktan sonra yedi yıl önce İstanbul’dan ayrılmış, Fethiye’de bir adada yaşamaya başlamış. Kitapta da hissedilen “terkediş” öyküsünü ondan dinleyelim.

    *****

    PARA ÇIKMAZA SOKUYOR…

* Neleri terkettiniz?

    – Hemen her şeyi. Mevcut apalotlerimi, parayı, mevkiyi, kartvizitleri, tanıdıklarımı. Hepsini terkedebiliyorsunuz. Bunu öğrenince çok güzel oluyor. Çünkü insanın geçinmesi ve hayatta kalabilmesi için gerekli para aslında çok az. Bunu fark ettim. İstanbul’dan gitmeden önce genel müdürdüm, her şeyim vardı, iyi para alıyordum. Kendi arabam ayrı şoförlü makam arabam ayrıydı. her şeyim vardı ama kazandığım parayı bunun için harcıyordum zaten. Ona göre bir yerde oturmanız gerekiyor, beymen’den giyinmeniz gerekiyor. Ye kürküm ye dünyası. O zaman size kendi hürriyetiniz için hiç zaman bırakılmıyor. Bu çıkmazı görüp kurtulmayı başarabildim.

  • Hangi şirketlerde çalışmıştınız?

    – 10 yıl Çukurova Grubu’nda. sonra Adana’da Pektaş Grubu’nda. O dönem Balkanlar’ın en büyük fabrikası olan Sümer Tekstil’in mali işler genel müdür yardımcılığı yaptım. Sümerbank özelleştirilmeden önce fabrikalarının standart maliye sistemlerini kurdum, eğitimler verdim. İş hayatım çok çeşitlidir ama söylemek istmiyorum. Okuyucuyu da çok alakadar etmez herhalde.

    * Fethiye’de nasıl yaşıyordunuz?

    – 2.5 sene bir adada yaşadım, para kazanmadan. Cüzi bir birikimim vardı.

  • Buradaki paranızı ne yaptınız?

    – Ben gittiğim yere çıplak gitmeyi severim, her şeyi yeni baştan oluşturmayı severim. Eşimden ayrıldıktan sonra tıngır mıngır gittim. Çok zor değil. Bir salata, bir makarna güzel bir öğün oluyor. Biraz kitap konusunda sıkıntım oldu o kadar. 2.5 sene kadar yapayalnız Robinson hayatı yşayınca, baktım ki çok vahşileşiyorum orada arkadaşımın aracılığıyla bir otel işletmeye başladım.

  • Neden insanlar arasına döndünüz?

    – Kim dağa çıkarsa çıksın, erer. Herkes erer bir süre sonra. Ama dağdan inip de ilk insanla karşılaşınca egosu devreye girer ve ermişlikten düşer bir anda. Onun için mesele insanların arasında erebilmek ya da aydınlanmak. İki senedir İstanbul’a geliyorum. “Şehnaz Tango”nun yazarı Oya Yüce arkadaşım. Israr etti yardımcı ol diye. Şimdi TRT’deki “Yedi Numara” dizisiyle uğraşıyorum.

  • Ölümsüz Öykü Kulübü’yle nasıl bağlantıya geçtiniz?

    – Tesadüfen Orkun Bey’le tanıştım. Siteyi çok beğendim. çaba hoşuma gitti. Orada 67 öykü, birçok yeni girişim var. 14 yaşında yazar var; öyküsü kitabımdan güzel. baktım yeni bir oluşum kurmak istiyorlar, finans zorlukları var. Tanışalım dedim, tanıştık. Sonra yayımevi kurmaya karar verdik.

  • Fantastik bilimkurgu kerakı nereden geliyor?

    – 15 yıldır metafizik, felsefe, psikoloji çalışıyorum. Merak ettiğim için. Türkiye’de yayınlanan tüm kitapları okudum. Üç senedir de kuantum fiziği okuyorum. kuantum fiziği ile Doğu mistisizmini kendi içimde sentez yaptım. Garip bir kişiyim işte. Ve garip bir kşi olarak da kalbimi ve zihnimi bir an için açtım bu kitapta. Ama bu anlık bir şeydir. Bir sonraki anda başka biri olmuşsunuzdur.

    *****

   

YAZARIN AĞZINDAN “SIRITKAN KIRMIZI AY”
    Roman Fethiye’de geçiyor. Normal hayatlarını sürdürmekte olan dört arkadaş var, üç bayan bir erkek. Orta yaş civarındalar. Önce bunların kendi hayatları, birbirleriyle ilişkileri anlatılıyor. Rahat, zamanın yavaş ilerlediği bir ortam.derken başlarına şu an söyleyemeyeceğim çok beklenmedik, tnımlanmadık bir şey geliyor. Tanımlı bir şey olmadığı için gerçeklik altlarından çekiliyor. O gerçeklik duygusunun kurtarılması gerekiyor. O yüzden de çok büyük bir bocalama oluyor. Dört kişilik bir fanusun içinde gibi oluyorlar. Bunu kimseyle paylaşamyorlar, çünkü kimse onlara inanmaz. Araştırmaya başlıyorlar. pekçok yönden. Kitabın büyük bir kısmı bunun neden olduğunu ya da geri dönüşün olup olmadığını araştırmakla geçiyor. Psikologdan medyuma, astrologdan bilimadamına, kuantum fiziğine kadar her yol deneniyor bunun anlaşılabilmesi için. sonuçta gidilecek bir yer olmadığını keşfediyorlar aslında.

 

 

imlası bozuk yazılar

aristokrasinin 85.yılında çocuk olmak……

cumhuriyein 85.yılı anlı şanlı törenlerle kutlandı.aristokrasi yine en fiyakalı giysileriyle tören yerindeydi.tanklar,tüfekler inadına inadına askerler uygun adımda yürüdü yine ilkokul ve lise öğrencileri.sıkıldıkları yüzlerinden belliydi bu teraneden?ki hepimiz geçtik bu militarist adapteden?bir öğrenciye sordum yarın gidiyormusunuz stada diye gelmeyeni tc vatandaşı saymıyormuş okul müdürleri.doğru ya tc vatandaşı olmazsa kimliksiz olursa ne yapacaktı çocuk…?içim acıyarak baktım çocuğun yüzüne.aynı gün aristokrasi meydanlarda yerini aldığında…o günün gazete mansetleri(radikal)şöyleydi Güneydoğu’da ‘iyi’ çocuklar ve ‘kötü’ çocuklar…iyilik ve kötülük kavramlarımızda yıllar geçtikce anlamını yitirip farklılaştı…ve herkesin işine geldiği gibi şekillendi.öyleki tehtitkar ve pisikolojik bir baskıyla stada gelirseniz iyi ama ezilmiş ve unutulmuş ve umudu çalınmış bir çocuk olarak elinize bir taş alıp fırlatırsanız kötüsünüz!topraklarımızda ki bu oyun ne zaman bitecek ne zaman bunları yazıp üzerinde tartışacağız?bu topraklardaki çocukların çocuk olduklarını ne zaman anlayacağız?başkalarının canının yanması bizim canımızı neden yakmıyor ne zaman unuttuk insanlığımızı.ne zamandan beridir panzerleri çocukların üzerine sürmek onlara gaz bombası atmak meşru oldu.hangi insanlık bu?hangi türklük , hangi cumhuryet ve hangi demokrasi?inanıyorum ki bunları yazabildiğimizde ve üzerine konuşabildiğimizde gerçekten birşeyler değişecek uslar sonsuz olacak…ve insan olduğumuzu tekrar hatırlayacağız…ne mutlu insanım diyene…