Can Dündar’dan

“Her şey ben ilkokula yazıldıktan sonra başladı. Bir akşam evde ders çalışırken annemin bana tuhaf baktığını fark ettim. Yazdıklarımı dikkatle inceledikten sonra mırıldandı. Az sonra elinde düz beyaz bir kağıtla çıkageldi.

“Bir ağaç çiz” dedi, bana.

Çizdim. Önce köklerini, sonra aşağıdan yukarıya doğru gövdesini ve daha sonra dallarını ve yapraklarını… ben çizerken annem “Allah Allah” diye söyleniyordu. Sonra kendisi bir tane çizdi. Önce kalın bir gövde, sonra dallar ve yapraklar, en son kökler… Ne fark eder ki?..

Sonra yazı yazdırdı. Yazdım. Hemen yanına kendisi yazdı. Baktım B’leri, D’leri, N’leri benimkilere benzemiyor. Onunkiler ters.

Sabah ayakkabılarımı bağlarken (ben hala bağlayamıyordum)

  • “Öğretmenin bu yazdıklarına bir şey demiyor mu? diye sordu. Zaman zaman bana kızdığını söyledim. Tahta da yazılanları deftere geçirirken zorlandığımı, gecikince de “Tembel” diye fırça yediğimi anlattım.

“Niye zorlanıyorsun?” diye sordu annem.

“Çünkü tahta da yazılanlar da senin gibi…” dedim. “Ters aynı…”

Öyleydi gerçekten de, benim “ev” diye yazdığımı sınıftakiler “ve” diye okuyorlardı. N’leri, P’leri, K’ları ters yazıyorlardı. Herkesin sağ bildiği benim solumdu.Tahtadakileri defterime geçirirken düzeltmeye çalışıyordum. O yüzden gecikiyordum.

O gün öğleden sonra annem okula geldi. Öğretmenle bir şeyler konuştu. Ertesi günde kapısında “Davranış Bilimleri Enstitüsü” yazan bir yere götürdü.

“Bak bu abla doktor. Seninle biraz konuşacak” dedi. Güler yüzlü bir abla adını söyleyip tokalaşmak için elini uzattı. Uzattığı eli tersti. Tokalaşamadık. Sonra o da bir şeyler yazıp çizmemi istedi. Bunun çocuklarda çok sık rastlanan bir sorun olduğunu söyledi. O sözcüğü ilk kez orada duydum…. DİSLEKSİ….

Doktor dönüp arkasındaki dosyalardan bir kağıt çıkardı.

  • “Bu çizimler ve yanındaki notlar Leonardo da Vinci’ye ait” dedi. Yazılar bana çok tanıdık geldi. Benim gibi düz yazan birini bulmuştum işte.Sonra masanın üstündeki aynayı elindeki kağıda tutup bize gösterdi.Annem hayretler içinde kaldı.Notlar onların diline tercüme edilmişti sanki. Ayna bir şifre çözücü gibi düzeltmişti yazıları… doktor abla bunun bir hastalık değil, bazı çocuklar da rastlanan türden bir bozukluk olduğunu anlattı uzun uzun. Disleksilerin bazı harfleri ve sayıları ters yazdıklarını, ancak bunun bir zeka eksikliğinden kaynaklanmadığını, hatta tersine, disleksil çocukların çoğunda üstün zeka saptandığını söyledi.

Edison’un, John Lennon’ın, Michelangelo’nun, Steven Spielberg’in, Prens Charles’ın, J.F. Kennedy’nin disleksil olduklarından söz etti. Yine bir disleksil olan Einstein’ın okumayı 9 yaşında söktüğünü ve normal okulda başarılı olamayınca da babası tarafından askeri okula yazdırıldığını anlattı.

  • “ Bu saydığım isimlerin hepsi birer dahi idi. Bize göre ters yazmalarına itiraz edilmediği, tersine hoşgörü ile bakıldığı için dehalarını kanıtlayabildiler.” dedi. Çıktığımızda hastalığımı sevmeye başlamıştım. Yanılmamıştım işte. Ben değildim ters yazan onlardı…. farklılığımdan utanmamaya başladım. Ertesi gün okula cebimde bir ayna ile gittim. Ayna benim tercümanım olmuştu adeta. Yazdıklarımı onların diline çeviriyordu.Onların yazdıklarını da benim için düzeltiyordu.

Ancak o gün resim dersinde koptu kıyamet. Öğretmen hepimizden bayrak çizmemizi istemişti. Bir ay yıldız çizip, boyayacak ve sıramızın üzerine asacaktık.Önce yıldızı çizip, yanına bir hilal kondurdum. Sonra öğretmen tepemde bitti.

“Bu hilal ters” dedi.

“Hayır, düz “ dedim. Kağıdı önümden çekip, sınıfa gösterdi.

“Sizce bu hilal ters mi, düz mü?” diye sordu. Çocuklar hep bir ağızdan “ ters, ters” diye bağırmaya başladılar.Öğretmen tahtaya kalkıp doğrusunu çizmemi istedi.Kalktım, çizdim. Sınıf katıla katıla gülüyordu. Öğretmen “bak yine ters yazıyor” diye bağırdı. “Sen benimle alay mı ediyorsun? Bu ülkenin bayrağını ters çizemezsin herkes gibi çizeceksin” diye gürledi. Korkarak cebimden aynamı çıkardım. Tahtaya doğru tutup bakmalarını istedim. Aynaya yansıyan görüntü tam onların çizdiği gibiydi. Tersti.Aldırmadılar… hem alay ediyor, hem öfkeyle “Düz çiz… düz çiz” diyordu. Öğretmen, elimi avuçlarının içine aldı ve zorla bana ters bir hilal çizdirdi. Sınıfa döndü “Şimdi düz mü?” diye sordu.Herkes hep bir ağızdan düz dedi.”Haydi şimdi yerine” dedi öğretmen. İşte ben de terstim artık. Sırama doğru yürürken ensemde öğretmenin sinirli ses dalgalarını hissettim. “ Sözümü dinlerseniz, yarın hepiniz birer Leonardo olabilirsiniz” diyordu. Güldüm. Oturduğumda ay, tahtadan ters ters bana bakıyordu.

CAN DÜNDAR

şiir

Bir Sanat

Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek;
O kadar çok şey doldurulmuş gözükür ki niyetiyle
Kaybolmanın, onların kaybolması değildir felaket.

Her gün bir şey kaybet. Kabul et telaşını
Kaybolan kapı anahtarlarının, kötü harcanmış bir saat.
Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek.

Sonra pratiğini yap daha çok şey kaybetmenin, daha hızlı kaybetmenin:
Yerleri ve isimleri ve nerede idi gitmek istediğin yer.
Bunların hiçbirisi getirmeyecektir felaket.

Annemin saatini kaybettim. Ve bak! En sonuncusu ya da
Sondan bir öncesi, üç sevdiğim gitti elimden.
Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek.

İki şehir kaybettim, hoş olanlar. Ve dünya kadar,
Bazı diyarlar sahibi olduğum, iki ırmak, bir kıta.
Özlerim onları, fakat değildi felaket.

_Seni bile kaybetmek( şakacı ses, sevdiğim bir mimik)
Söylediğim yalan olmayacak, besbellidir,
Kaybetmek sanatını güç değildir öğrenmek
Gözükebilmesine rağmen( yazmak onu) felaket

                                         Elizabeth Bishop

Eşzamanlılık

İki ayrı olayın birbirleriyle bağlantılı bir biçimde aynı anda gerçekleşmesine Eşzamanlılık adı verilir.

Örneğin;bir arkadaşımızı düşündüğümüz anda telefon etmesi, kitap okurken “bomba” kelimesini gördüğümüzde,etrafımızda ya da tv ‘de vb…) patlama sesi duymamız, Tesla bobini üzerinde düşünürken bir yandan da açık olan radyoda Tesla grubunun müziğini işitmek gibi…

Bu konu, üzerinde psikolojiden,fiziğe kadar birçok alanda bilimsel yorum yapılmasına karşın, yine bilimsel verilerimizin yetersizliğinden dolayı, tam açıklık kazanmamış,ışık hızı sınırından dolayı da daha ileri götürülememiştir.

Olayın fiziksel temellerini, Quantum fiziğindeki tanecikler arası ilişkiyi irdeleyerek Bütünsellik kavramı içinde bulabiliriz. Örneğin bir elektron ile anti-elektron olan Pozitron arasında simetrik bir ilişki vardır. Elektronun yükü eksi iken antisi artı yüklüdür Elektronun zaman akış yönü bizimkinin aynısı iken, antisi tam tersidir. Elektron, kendi ekseni etrafında sağa dönerken , antisi sola dönme hareketini yapar. İşin ilginç yönü, aralarındaki mesafeye bağlı olmaksızın birindeki etki, aynı anda diğerinde de açığa çıkmaktadır. Diyelim ki ; parçacığın birisi üç milyar ışık yılı uzaklığa götürüldüğünde, birindeki değişme aynı anda diğerini etkileyerek değişimine neden olacaktır. Halbuki rölativite teoremine göre bu imkânsızdır. Çünkü aralarındaki iletişim en hızlı bir biçimde ışık hızıyla olsa dahi, birindeki değişimin diğerinde üç milyar yıl sonra açığa çıkması beklenecektir.(Işık hızı sınırından dolayı…) Ama bu gerçekleştiğine göre, çelişkinin ortadan kalkması ancak aralarındaki haberleşmenin (fotonsal etkileşimin) daha üst boyutlarda ,ışık hızından yüksek hızlara sahip parçacıklar tarafından oluşturulması ile sağlanacaktır. Fakat bu kavram somut bir anlamdan çok, soyut anlam taşımakta ve olayı biraz daha karmaşık hale getirmektedir.

Farklı bir açıdan,aynı andaki etkileşimi açıklamaya çalışırsak;dümdüz bir çölde,bir arabanın hareketini göz önüne alırsak,bir kamerayı arabanın gelişi doğrultusundaki bir açıya,diğer kamerayı da gidişi yönündeki farklı bir açıya yerleştirip hareketi kayda alalım. Aynı anda seyredildiği taktirde, farklı iki araba görülecektir. Ve arabadaki ufak bir değişim, aynı anda diğerindeki değişimi getirecektir. Halbuki iki ayrı araba değil,tek bir araba söz konusu… Yani cevap: Bütünsellik. Dolayısıyla, iki tanecik arasındaki eşzamanlılığın nedeni, ikisinin de aynı(tek) parçacık olmasıdır. Bu kavram, hem aralarındaki mesafe ne kadar uzak olursa olsun ışık hızı sorununu ortadan kaldırarak iletişimi açıklamakta, hem de mikroskobik düzeyden makroskobik düzeye kadar her şeyin birbiriyle Bütünsellik içinde bağlantılı olduğunu göstermektedir. Yani, tek tek parçacıkların davranışı,bir topluluk (bütün) olarak parçacıkların davranışlarını belirler ve etkiler. Bunun sonucu olarak da bir elektrondaki değişim, aslında tüm evrendeki değişimi meydana getirmektedir. Başka bir deyişle, elimi hareket ettirdiğim zaman, tüm evreni (tüm boyutlarıyla) hareket ettirmiş olmaktayım. Dolayısıyla da bir birim evreni değiştirme gücüne sahiptir. Bu şu soruyu da getirir, ” ben mi evreni hareket ettiriyorum yoksa evren mi beni harekete zorluyor? ” ya da “ben düşündüğüm için mi arkadaşım beni arıyor, yoksa arkadaşım beni arayacağı için mi ben onu düşünüyorum?” Gerçekte bu soru anlamsızdır. Çünkü iki ayrı şey olmadığı için,birinin etkisi,diğerinin tepkisinin aynısıdır. Bu aynılık, bütünsellikte geçmiş ve gelecek zamandaki durumları da içinde barındırır. Bu duruma da Boyutsal Eşzamanlılık diyebiliriz.

Atasözünde dendiği gibi; “dedesi erik çalmış,torununun dişi kamaşmış.”

Bu konuda Hz İsa (as)’ ın havarilerinden birine dönerek:
“Burada ayağının bağını bağladığında, gökyüzünün krallığını da bağlamaktasın,burada ayağının bağını açtığında ise gökyüzünün krallığını da açmaktasın” sözlerini de örnek gösterebiliriz.

Kenan Keskin
http://sufizmveinsan.com/fizik/eszamanlilik.html

AV II

sonsuz çemberler çiziyorduk. İç içe… Her defasında daha çok daralan, daraldıkça detaylanan… Koşuyordum. Kaçmam gerektiğini düşünüyordu. Oysa sadece koşuyordum. Erki hissetmek istiyordu. Saygı duyuyordum. Zaten çok sıkılmıştım. Bir av gibi ölmemin ikimizi de çok mutlu edeceğini düşündüm.”
AV II

Çünkü takip ediyordum. Onu takip ederek geldiğim yer bir tesadüften çok; onun, olmamı istediği yer. Bunu biliyorum ve nasıl kendini avından ayırır bir avcı asıl sorun bu. İç içe geçen iki çemberin kusursuz ahengi içinde sanırım kayboluyorum, sanırım yeniliyorum ve sanırım derimi yüzüp sıcak karnıma elini sokup kemiklerimle gece ateşin başında eski bir ritüelle hades’i ziyaret eden o olacak ve kesinlikle kurtarmak için gideceği ruh benim ruhum olmayacak. Bunu biliyorum.

—Sanıldığı kadar görünmez değildir kuytu bir ormanda gece. Gecenin içindeki tehdit. Kan ve ter kokusu. Tiz kahkahalı tekinsiz bir gezinti. Sanıldığı kadar değildir.-

Gece, ne kadar da büyük bir korku ve özenle dinlenirdi sesler. Karanlıkta hiçbir ses tanıdık değildi ve tanıdığımızı düşündüğümüz sesler kesinlikle tanıdığımız varlıklara ait değildi. Muhteşem karmaşa.

Ve ormanın kuytularında avcılar kuşların yuvalarını dinleyerek buluyordu. Susmayı öğreninceye kadar ölmek gerekiyordu, yaşayabilmek için türünüzün bir an önce öğrenmesi ve de…

Gerçekliği, içine git gide küçülen dairelerle çeken dip akıntısı. Korkacak bir şey olmadığını söylemek sanırım yersiz olacak. Ama öyle. İlkel olanın, zihninizin ve bedeninizin sınırları içinde varlığını sürdüren uyuma(-ki bunun için uğraşmıştık. Bilginin verdiği acıdan haz alışımız bu uyum içindi.)saldırdığını düşünüp vahşet anınıza bilgece bir tavır takınarak bakmanız korkunç değil komik olabilir ancak.

Bunu öğrenecektik.Ormanın derinliklerinde dönüş yolunu bulabilmek için kusacaktık.kusacaktık…ve takip bittiğinde kesinlikle ölmek isteyecektik……………………………………………………….

“sizi daha önce görmüş olmalıyım. Sizi de.

Daha önce de burada olduğuma dair izler var burada…sadece anımsamıyorsunuz beni..”

İşaretleri nasıl okuduğunuz, yorumladığınız ve ne kadar doğru takip ettiğiniz önemlidir. Sizi üzmek istemeyiz ama takip daima izafidir.

Siyah leoparımın ardından ilerliyorum ormanın derinliklerinde. ona ulaşmalı ve şöyle demeliyim: kararlı salınımlarla döndüğüm ve çemberimi çizdiğim ateşe bilincimi değersiz ama çok değersiz ve kesinlikle bütün olmayan bir emanet gibi sunmak istiyorum.ne kadar da ince sınırımızı çizen, bizi birbirimizden ayıran çizgi.bir adım daha atarsam sen olacağımı hissediyorum.izin vermiyor ilkel asaletin,daima geri çekilmek zorunda kalan ben oluyorum ve biliyor musun anlamayı istemek senin yaratılışından çıkartılmış

Kan kaybetmeliyim. Kan kaybetmeli ya da. İzini sürmeliyim. ve kabul ediyorum tüm olacakları. Şiddetimin gerisinde yok oluşumdan alacağım haz gülümsüyor. Sonsuza dek acı çekmek için tanrı olmak gerek. Sonsuza dek acı çekmek için tanrı olmak.(ilerliyorum kuytu ormanımda)sonsuza dek acı çekmek için tanrı.(bir adım daha atınca birleşecek tüm eksik parçalar)sonsuza dek acı çekmek için.(biliyorum)sonsuza dek acı.(bir adım daha)sonsuza dek.(ayaklarımın altından kayıyor yeryüzü)sonsuza.(düşüyorum)…Göz göze geliyoruz. Saldırmıyor bile.

Kuşkusuz kaçabilirdim, kaçmayı deneyebilirdim,saldırabilirdi ,yenilebilirdim, kısa ve huzurlu bir son olabilirdi.koşuyorum.koşuyorum.

Koşuyorum(ayak bileklerimden öç alıyor çalılıklar )

Koşuyorum(göğsümde hırıltıyla takip ediyor sesim beni)

Koşuyorum(hırıltıyla takip ediyor başka sesler beni)

Koşuyorum(karanlıkta gölgeler yolumu kesiyor)

Koşuyorum(bir rakun öfkeyle ortasından geçiyor koşumun)

Koşuyorum(karanlıkta her şey bir çift göz)

Koşuyorum(kendimi izlediğimden şüphelenerek)

……………………

Çember.kusursuz geometri.çiziyorum.iz bırakmak.hiç de akıllıca değil.iz bırakmak sizi ölümsüz kılmaz.takibinizi ve öldürülüşünüzü kolaylaştırır.çünkü emin olun izinizi süren daima sizden daha bilgedir.Ve ayırıyorum kendimi izlerimden.gizliyorum henüz hiç tanığı olmayan parçalarımı.kendimden gizlenerek av ya da avcı olandan kaçıyorum.hangisi?.uzun,kaygan ve kesinlikle ilkelin yitirilişinin son ve en büyük zinciri olan dilimi kopartıp yadsıyorum kusursuz ve parlak,ancak tabiatın bir yedeklemesi olabilecek yapay gerçekliği.koşuyorum.ayaklarımın altından kayıyor yeryüzü.bir avcı silahını doğrultuyor uzakta sadece elleriyle asla öldüremeyeceği avına.sesini duyuyorum avcımın.geceyi ter ve sıcak bir koku ikiye bölüyor.koşuyorum.gücümün ve acizliğimin.gücümün ya da acizliğimin sırrına ererek ölmeyi ya da öldürmeyi diliyorum.

Kıpırtısız ve endişeli

Kıpırtısız ve korkak

Kıpırtısız ve ümitsiz

Kıpırtısız ve sakin

Kıpırtısız ve dingin.sonsuz dingin. Daha önce öldürdüklerimi anımsıyorum ansızın.

güzel sözlerle öldürülerek değerli olduğunu düşünmeyi son ana kadar isteyebilecek denli zavallı olduğunu derinden bilen avların başka vakitler başka yerlerde,şiddeti sonuna dek kullanmak avcılığın vazgeçilemez kuralıymış gibi avları üzerinden rüşt ispatlayarak gövde gösterisinde bulunuşları nasıl açıklanabilir.ve her şey ne kadar da süslü,naif bir katliama dönüşürken.karanlık ve gürültülü kuytularına çekilebiliyor oluşları……

Çekiliyorum bir kez daha geriye.daha geriye.beni olmamış kılacak hattın gerisine.var oluşa ait tüm algılarımın silinişini izliyorum.kutsal bir suda.suda halkalar oluşturan bir taş gibi zihnim. Karanlık.Hızla geriliyor bir damar incecik.sinir uçları arasında hızla gidip gelen yıkıcı güç..Hiddetin ve şiddetin ince çizgisinde beni sonuma götürecek avcımın izini sürüyorum.izler..kelimeler.kelimeler.

Kelimeler izler

Kelimeler dinler

Ve asla anlatmazlar.

siyah ve bu son kuytuda şimdi ben bir öncekiyim ve çağırıyorum gelecekten sonumu.bu kuytuda beklediğim; bir kurtarıcı değil.ağır ve kararlı salınımlarla gözlerime bir sır veriyormuş gibi bakıp bu sonsuz eksilişi dindirecek olan.

Bir tapınağı ve o tapınağa ait kutsalı terk ettim ve çağlar öncesine ait bir hayvanın sesiyle ağlayarak lanet olası avcımın beni bulmasını bekliyorum.kesinlikle buradan başka bir yere gidecek değilim.

Karanlık ve kalabalık bir uykudan çıkıp gelmis gibiydi yüzü. Daha fazla kaçmak için nedensizdim….

Pastafaryanizm (Uçan Spagetti Canavarı – FSM)

Uçan Spagetti Canavarı bu dinin tanrısıdır. Bu dinin inananları kendilerine Pastafaryan demektedirler.

Dinin kurulma amacı, ABD’nin Kansas eyaletinin eğitim kurulu tarafından eyalet okullarında evrim kuramına alternatif olarak Akıllı Tasarım konusunun müfredata alınması kararını protesto etmekti. Henderson, eğitim kuruluna gönderdiği bir açık mektupla Uçan Spagetti Canavarı adlı bir yaratıcıya olan inancından söz etti ve okullarda “Pastafaryan” yaratılış kuramının da okutulmasını istedi; bu suretle Akıllı Tasarım’ın öğretilmesine karşı reductio ad absurdum, yani “saçmalığa indirgeyen” bir sav öne sürmüş oldu.

1-Evren, beraberinde bir dağ, ağaçlar ve bir cüce ile birlikte, görünmeyen ve saptanamayan bir Uçan Spagetti Canavarı (USC) tarafından yaratılmıştır.

2-Evrim hakkındaki bütün kanıtlar Uçan Spagetti Canavarı tarafından yerleştirilmiştir. USC, etraftaki şeyleri olduklarından daha yaşlı göstererek Pastafaryan’ların inançlarını sınamaktadır . “Örneğin, bir biliminsanı bir kalıntıya radyokarbon testi uygulasın. Kalıntıdaki Karbon-14’ün %75’inin elektron ışınımıyla Nitrojen-14’e dönüştüğünü görsün, ve bu kalıntının yaklaşık 11.000 yıllık olduğu sonucuna ulaşsın; zira karbon-14’ün yarıömrünün 5.730 yıl olduğu düşünülüyor. Ancak bilimcimizin gözden kaçırdığı şey, yaptığı her ölçümde Uçan Spagetti Canavarı’nın gelip Kutsal Makarna Kollarıyla onun bulduğu sonucu değiştiriyor olduğudur. Elimizde bunun nasıl mümkün olduğunu detaylarıyla anlatan ve O’nun bunu neden yaptığını söyleyen çok sayıda belge mevcuttur. O elbette ki görünmez olandır, normal cisimlerin içinden kolaylıkla geçebilendir.”

3-Pastafaryan inancındaki Cennet’te göze çarpan iki nokta vardır. “A) Uçsuz bucaksız bira volkanlarıyla doludur. Bir striptizci fabrikası vardır.”

4-Pastafaryan dininin metinlerine “Delifişek” denir. On Emir yerine ahlâkî açıdan daha zayıf olan sekiz “Yapmazsanız Çok Memnun Olurum” öğesi içerir.

Sekiz “Eğer Yapmazsanız Çok Memnun Olurum” maddeleri;

  1. Eğer benim Makarnavi varlığımdan bahsederken sofuluk taslayan ben-senden-daha-kutsalım tipi serserice davranışlarda bulunmazsan çok memnun olurum. Eğer bazı insanlar bana inanmazsa, sorun değil. Cidden, o kadar kendini beğenmiş değilim. Ayrıca, meselemiz onlar değil, o yüzden konuyu değiştirme.
  2. Eğer benim varlığımı başka insanları bastırmak, buyruk altına almak, cezalandırmak, deşmek, ve/veya, yani işte, kaba davranmak için kullanmazsanız çok memnun olurum. Ben kurban talep etmiyorum, ve saflık dediğin suda olur, insanda değil.
  3. Eğer başka insanları yargılamak için nasıl göründüklerine, veya nasıl giyindiklerine, veya nasıl konuştuklarına bakmazsan, veya, yani, iyi davran işte, tamam mı? Ha bir de şunu kalın kafalarınıza sokun: kadın = insan. Erkek = insan. Aynı = aynı. Biri diğerinden daha iyi değildir, tabi konumuz moda değilse, zira kusura bakmayın ama onda üstünlük kadınlarda, ha bir de mor ile fuşya arasındaki farkı bilen bazı erkeklerde.
  4. Eğer sizin ve karşınızdakinin yasal yaş sınırı ve ruhsal olgunluğa ulaşması koşuluyla sizi inciten, veya arkadaşınızın gönlünün ve iradesinin razı olmadığı ilişkilere girmezseniz çok memnun olurum. İtirazı olanlara ise şunu söyleyebilirim: gidin kendinizi s****! (özgün metindeki gibi sansürlenmiştir). Eğer bu cevaptan hoşlanmazlarsa gidip televizyonlarını kapatsınlar, yürüyüşe falan çıksınlar.
  5. Eğer başkalarının bağnaz, kadın düşmanı, nefret içeren fikirleriyle miden boşken yarışmaya kalkmazsan çok memnun olurum. Önce yemek ye, sonra ne b** yersen ye!
  6. Eğer Makarnavi varlığıma adamak üzere milyon dolarlık kiliseler/tapınaklar/camiler/sinagoglar/türbeler yapmak yerine parayı daha iyi amaçlarla harcarsan çok memnun olurum (istediğini seç):

A- Fakirliği ortadan kaldırmak

B- Hastalıklara çare bulmak

C- Barış içinde yaşamak, tutkuyla sevmek, ve kablolu televizyon fiyatını düşürmek Ben karmaşık karbonhidratlı sonsuz kudretli bir varlık olabilirim, ama hayattaki küçük şeyleri severim. Bana inan. Sonuçta yaratan benim.

  1. Eğer etrafta dolanıp herkese seninle konuştuğumu söylemezsen çok memnun olurum. O kadar ilginç biri değilsin. O kadar böbürlenme. Ayrıca sana insan kardeşlerini sevmeni söyledim, bu ipucu yetmiyor mu?

  2. Eğer, ee, ilgilendiğin konuda, yani çokça kapütilasyon/kayganlaştırıcı/Kayzer Wilhelm gerektiren bir konuda, kendine yaptırmayacağın işleri başkalarına yapmaya kalkmazsan çok memnun olurum. Eğer karşındakinin gönlü razı ise, (madde 4’e göre) yumul, ve Miki Fare aşkına, bir KONDOM TAK! Cidden, sadece bir lastik parçası. Eğer iyi hissetmeni engellemesini isteseydim onu dikenli olarak falan yaratırdım.

Ve kutsal yaratıcının yadsınamaz, inkar edilemez resmi; 🙂

Üstelik bir resmi bile var. Çok daha gerçekçi değilmi?

Saygılar…