yalnız bir kadın olmak

Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir:
– Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, “yalnız bir kadınla” karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da…
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da…
Akşam çökerken, karlı dağların arasından ilerleyen adam ıssız bir yamaca dayanmış bir ev görür. Eve yaklaştığında kapı açılır ve elinde tüfeğiyle, düşman bakışlı genç bir kadın belirir.
– Hemen git buradan, der, yoksa ateş ederim.
Adam yorgundur, açtır, uykusuzdur, yaralıdır. Sadece o geceyi geçirecek bir yer aradığını, kötü bir niyeti olmadığını anlatmaya çalışır ama kadın hep aynı cümleyi tekrarlamaktadır.
– Hemen git buradan, yoksa ateş ederim.
Kadının kararlı olduğunu gören adam çaresizce arkasını dönüp yürümeye başlar. Kadın, ya adamın yıkılmak üzere olduğunu anlatan bitkin yürüyüşüne acıdığından ya da adamın gerçekten sığınmaktan başka bir niyeti olmadığını sezdiğinden arkasından seslenerek çağırır.
– Gel.
Adamı eve alır. İçerde bir de bebek vardır. Yemek ısıtıp adama verir. Sonra ona, alet edevatın durduğu soğuk bir odada yer gösterir. Adam o kadar yorgundur ki, bir yatağın olmamasına aldırmaz, yere bir battaniye serip yatar.
Biraz sonra kapısı açılır ve geceliğiyle kadın gözükür.
– İstersen, der, içerde yatabilirsin.
Adam eşyalarını toplayıp içeri girer, kadının yatak odasında ne yapacağını bilemeden ayakta durur. Kadın, adama bakar,
– Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Adam kadının yanına yatar, kadına sarılır. O halde birlikte uyurlar.
Amerikan İç Savaşı’nda yaşanan dramları anlatan filmdeki birçok acı içinde galiba beni en çok etkileyen, kocası savaşa gittikten sonra o dağ başında yapayalnız yaşayan kadının o cümlesi oldu.
– Yanıma yatıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın?
Acaba kaç kadın, sadece bir sarılışı özlediği için aslında pek de istemediği sevişmelere razı olmuştur?
Acaba kaç kere, sarılıştan sevişmeye, şefkatten şiddete çok geniş bir yelpazeye yayılmış olan tensel arzularının çeşitliliğini, sadece bir tek tensel arzu bilen erkeklere anlatamadıkları için, erkeklerin sevişme isteklerine evet deyip, o sevişme içinden kendi ihtiyaçlarını almışlardır?
Hem ruhları hem tenleri, duyguların ve dokunuşların binbir çeşidine açık ve duyarlı olan kadınlar hayatın içinde tek başlarına kaldıklarında, hissettikleri yalnızlık bir erkeğinkinden çok daha yoğun ve derin olur. Erkeklerin duygu ve ten dünyası geniş bir çimenlik gibi dümdüz uzanırken onlarınki, içinde çiçeklerin, ağaçların, sarmaşıkların, çeşitli otların, bitkilerin büyüdüğü karmaşık bir bahçe gibi yayılır, bu bahçeye bir el değmediğinde yabanileşip vahşileşir, birçok duygu yeterince sulanmadığında solgunlaşır, sarmaşıklar zehirli bir telaşla etrafa yayılır. İçlerinde gezdirdikleri o ıssız bahçelerden yükselen yabanyemişi kokularının keskinliğini, seslerinin hafifçe solduğunu, neşeli gülüşlerin altında bir hüznün ve asla itiraf edilmek istenmeyen bir ürkekliğin fısıltısının titreştiğini hissedersiniz.
Çalınmayan bir piyano gibi dururlar hayatın içinde, tuşlarının tozlanacağından, bir daha hiçbir zaman o eski parlak tınılarının duyulmayacağından endişe ederler. Geceleyin, gün boyu hangi kimlikle dolaşıyorlarsa o kimlikten soyunup yalnız bir kadın olduklarında, yataklarına yorgunca otururlar.
Yatağın kenarında, yorganın altına girmeden önce bir an hayatlarını düşünürler. Bir yerde bir hata yapmış olduklarına dair isimsiz ve nedensiz bir pişmanlık belirir içlerinde. Bütün o ruhsal ve tensel istekleri onlara birer düşman gibi gözükür. O istekleri zaman zaman inkar etmek isterler ama hiçbir zaman başarılı olamazlar. Ve bazen, yalnızlıktan ürküp, asla yapmayacaklarına inandıkları yanlışları yaparlar. Yeryüzündeki birçok cümle içinde benim canımı en yakanlarından biri, bir kadından duyacağım şu kısa cümledir.
– Erkekler benden korkuyor.
Bunu duyduğumda, “yalnız bir kadınla” karşı karşıya olduğumu anlarım.
Mutsuz olduğunu da…
Son zamanlarda, beğendiği erkeklerden istediği cevapları alamadığını da…
Anlarım ki, telaşlı ve bu telaş yüzünden kendini üzecek hatalar yapıyor. İstediğinde ona “sadece” sarılacak, istediğinde başkalarına hiçbir zaman gösteremeyeceği arzularının “karanlık” yanlarını onu hiç yargılamadan, aynı zevki alarak paylaşacak, istediğinde ona şiddetle istediğinde şefkatle dokunacak; onun kuşkularla çırpınan ruhunu bazen bakışlarıyla, bazen usul sesiyle yatıştıracak, duygularının ve teninin kat kat yükselen teraslarında onunla dolaşacak birini arayıp da bulamadığında…
İşte o zaman, telaşlı ve tedirgin ruhu, biraz hoşuna giden bir erkeği bütün isteklerini anlayıp paylaşacak biri olarak görecek, o erkeğin gerçek yüzünü duygular dünyasının büyülü çanağında kendi istediği yüze çevirecektir.
Ve, hemen ona doğru koşacaktır.
Erkek ise, onun kendisini nasıl gördüğünü hiç anlamayacaktır. Onun kendisinden ne istediğini de…
Kendisine yaklaşmak, yakınlaşmak isteyen kadına, zihninin tek penceresinden bakacak, onun şefkat dolu bir sarılıştan dostça bir sohbete kadar yayılan geniş arzularını tek bir arzunun, tensel bir ihtirasın işareti olarak görecektir. Karşılıklı acıklı bir yanılgı yaşayacaklardır. Tuhaf bir çarpılmayla, hayatta belki de en çok sevdiği şey olan kadın vücudunu binlerce yıllık alışkanlıklarla zihninin ele geçmez derinliklerinde “günahkarlık ve ayıp”la bir tutan erkek, kendisini beğenen kadının isteklerini küçümseyecektir. Kendisine bütün arzuları ve sıcaklığıyla gelen kadını yalnızca vücudundan tutacak, onun ruhuna ve duygularına hiç aldırmayacak, kendi erkekliğinin çekiciliğine hayran kalırken kendisini beğenen kadının zekasını da, ayrıcalıklı özelliklerini de pek fark etmeyecektir.
Her zaman olmasa da genellikle telaşlı “yalnız kadınlarla” erkekler arasındaki oyun böyle oynanacaktır.
Kadın, ilk sevişmeden sonra telefon neden çalınmıyor diye kuruntular içinde kendi kendini yerken, erkek iyice doymuş egosuyla mutlu bir gergedan yavrusu gibi bir ağacın dibinde uykuya çekilecektir. Kadın beğenilmediğini sanacak, kadınlığının, çekiciliğinin, zekasının yetersiz olduğu kaygısına kapılacaktır. Ağacın altında mutlu uykusuna yatmış gergedan yavrusunun başına gidecek, “Sen beni tam anlayamadın, ben aslında çok zeki, çekici bir kadınım” diye anlatmaya başlayacaktır. Erkek bunu da anlamayacaktır. O, kadının gene aynı istekle geldiğini düşünecektir.
Bir keman virtüözüyle bir sağırın ilişkisine dönüşecektir ilişkileri, kadın kemanının bütün seslerini duyurmak için uğraşacak ama bu sesler erkeğin içine ulaşmayacaktır. Kadının telaşı bundan sonra daha da artacaktır.
Birçok güzel, başarılı, ünlü kadının hiç beklenilmeyen skandalların, kendisini utandıracak olayların parçası olmasında, sanırım, onun “kötü bir kadın” olmasından çok “yalnız bir kadın” olmasının payı vardır.
Belki de sadece, “Yanıma uzanıp, başka bir şey yapmadan bana sarılır mısın” demek istemiş, çok özlediği bir sarılış karşılığında beklenmedik maceraların parçası haline gelmiştir.
Yalnız kadın olmak zordur.
Ruhundan, teninden, vücudundan yayılan bir istekler senfonisinin hiç duyulmaması, bütün bu seslerin bir dinleyicisi olmaması, onu bomboş bir salonda konser veren büyük bir orkestra gibi kederlendirir. Üstelik erkekler, onun incelikli arzularının, özlemlerinin farkında bile değildirler. Onun bir başka insanın belki de sadece sıcaklığını hissedebilmek için attığı adımlara küçümseyerek bakarlar. O kadınların birçoğu, böyle bir küçümsenmenin hedefi olmamak için hayatın içinde ya olduğundan çok soğuk, ya olduğundan çok daha saldırgan ve alaycı yaşamak zorunda kalır.
Yalnızlık, gittikçe derine işleyen bir pas gibi kimliklerini kemirir, onları başkalaştırır. Onların bütün varlıklarından yükselen senfonilerini duymaz kimse. Seslerine kulak verenler de genellikle o seslerin arasından sadece bir tanesini duyarlar. Bu, korkutur onları.
“Yalnız bir kadın” olmak, yalnızlığın kendisinden bile daha ürkütücü hale gelir. Halbuki, birçok güçlü isteğin içinde belki de en çok istedikleri, söylemeyi en çok arzuladıkları, o basit cümlede gizlidir.
– Yanıma yatıp, başka hiçbir şey yapmadan bana sarılır mısın?

Alıntıdır.

Pascal’ın Din Üzerine Olasılık Hesabı

Matematikçi Pascal nasıl bir ruh halindeyse din üzerine bir olasılık hesabı yapmış.

Hangisi daha büyüktür?
a) Beklenen değer (hedonizm yani fiziksel yaşamdan zevk alma)
Ya da
b) Beklenen değer (dini hayat)
Varsayım…
a) Olasılık (ölümden sonra hayat yok) * (hedonizmden alınacak zevk) +
Olasılık (ölümden sonra hayat var) * (sonsuza dek lanetlenmek) Ve
b) Olasılık (ölümden sonra hayat yok) * (dinden alınacak zevk)
Olasılık (ölümden sonra hayat var)* (sonsuz mutluluk)

Pascal’ın mantığı çok basitti: Eğer (a) (b)’den büyükse o zaman hedonizme devam edecekti, ama
eğer (a) (b)’den küçükse o zaman dindar olmalıydı.”
“Ama değişkenlerin değerlerini bilmeden bu denklemi nasıl çözdü?” diye sordu Michael.
“Birkaç varsayımda bulundu, örneğin, sonsuz mutluluğun değeri pozitif sonsuzdu ve sonsuza dek
lanetlenmenin değeri negatif sonsuzdu.”
Sonsuz mutluluk = +00
Sonsuza dek lanetlenmek =-00
“Eğer bir denklemde sonsuzu kullanırsanız bu diğer her şeyi etkiler, çünkü çok büyük bir sayıdır,
böylece (a) hedonizmin beklenen değeri negatif sonsuz ve (b) dini hayatın beklenen değeri pozitif
sonsuz.”
(a) hedonizm = -00 ve (b) din = +00
o zaman
{a)< (b) böylece…
(b) beklenen değer (hedonizm) < beklenen değer (dini hayat)

Kısaca Pascal’a göre; Dünyevi hayat < Din


Ben formülü biraz değiştirmek istiyorum…

“mutluluk” tarifi yok o yüzden nötr değer veriyorum yani = 0(a) ve “korku” = +00(b)

İnsan = a < b

Sevgiyle kalın

Marcel Nerede/bölüm II

-Peki, o halde Marcel’e ne olduğunu siz söyleyin. Günler ve geceler boyu konuştuğunuz, Varka ile Gülşah’tan söz ettiğiniz de yalan değil herhalde?

—Marcel’in bir oyun kahramanı olduğunu afişte gördüğünüz adamın ben olduğumu ve bu nedenle bana Marcel diye seslendiklerini yalanlayacak değilim. Ama inanın bundan sonrası algılayamayacağım kadar fantastik.

—Bakın beyefendi. Ortada kaybolan biri ve kendisini onun rolünü oynamakla görevli sanan ikinci bir kişi -ki bu siz oluyorsunuz var. Ve inanın size nasıl seslendikleri umrumda değil.Tekrar soruyorum Marcel nerede??!

—Şehir merkez postanesinde Marcel’e gönderilmiş 54 mektup var ve görevli eşkalinizi tanıdı.

—mektuplarımı mı okudunuz?

—marcel’in mektuplarını. Bu ne şimdi. Bakın beyefendi bu şekilde davranmaya devam etmeniz işleri karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramaz ama ben cevapları hep bulurum. Beni anlıyorsunuz değil mi?

—Anlamaya çalışıyorum.

—Gelelim Marcel’in bir oyun karakteri oluşuna. Şehir tiyatrolarındaki kadrolu işinize alkol bağımlılığınız nedeniyle altı ay önce son verilmiş. Hımmm. Şurada olacaktı… hımmm. Ha evet. İşte. Kurul kararıyla….falan filan…. Tazminat bedeliyle… hıııı. Sonra. Elbette çok üzücü bir olay. İntiharınız… Sen o kadar yüksekten atla. Büyük bir travmanın ardından yaşama dön ve şimdi de sorgulan. Sizi cidden anlıyorum. Sonra bir telefon. Eşkalinizin şüpheli şahıs diye merkeze bildirildiği. Bir ayda 23 kez merkez postanesine gidişiniz. 54 farklı adres 54 sahibi bulunamadığı için geri dönen mektup ve bir kayıp.

—bakın size istediğiniz cevapları vermem ancak soruları anlarsam mümkün olacak. Tam olarak neyle suçluyorsunuz beni.

—suçun tam olarak adını koymak hiçbir zaman bizim işimiz değildir beyefendi. Her şeyin bir sırası vardır değil mi ama?

-??!

-bir kez daha soruyorum; Marcel nerede beyefendi??!!

—Mektupları iletmek için sormuyorsunuz sanırım.

—Bakın siz eğleniyor olabilirsiniz ama sanırım henüz durumun vahameti hakkında bilgi sahibi değilsiniz.

—ben de tam o bilgiyi öğrenmek istiyorum işte.

—Hayır, anlamıyorum farklı postanelere gitmek de mi gelmedi aklınıza.

—neden farklı postanelere gitmem gereksin ki.

—şu sebeple beyefendi. Ortada 54 farklı adres. 93 adet postanede kayıtlı Marcel abonesi. Yine 54 kayıtlı iade mektup. Hepsi de şehir içi adresli.

—öyle sanıyorum ki bana sadece kamu davası açabileceksiniz memur bey çünkü bu olay sizin terfinize neden olabilecek bir şey değil. Yani üzgünüm. Mektuplar postaneye gitmek, postaneye gitmek şehre inmek, şehre inmek bulvar pastanesinden üzümlü ayçöreği almak, bulvar pastanesinden üzümlü ayçöreği almak çay içmek için pétit kare’ye oturmak, çay içmek için de pétit kare’ye oturmak insan içine çıkmak için bahaneydi sadece. Sadece bahane bunu anlıyor musunuz?

—Sadece bahane mi?

—evet. Takıntılarım var benim. Yerine getirmek durumunda olduğum işlem basamaklarım. Böyle yürürüm örneğin. (ayağa kalkar üç adım bir küçük es hemen ardından hızlı bir adım ve ardından ayağın daha uzağa uzandığı ikinci bir adım. İlkinden daha kısa bir es. Etrafa bakıyormuş gibi. Kısacık bir duruş. Dükkânlar. Camekânlar. Taşıtlar. İlanlar. Duvarlar. Kediler. Köpekler. Karşıdan karşıya geçenler. Koşanlar. Birine çarpıp duranlar. Vs. vs. bakıyormuş gibi. Ama her seferinde birisine bakıyormuş gibi. Sonra tekrar. Üç adım bir küçük es fazla dikkati çekmez.)

-…

—Marcel sadece bir oyun kahramanı. İntiharımın ardından oynadığım ilk oyunculuk kariyerimde ise son oyunun kahramanı olduğu için.

—ifadesine bakılırsa komşunuz marcel’le konuştuğunuzu söylüyor. Bunu da takıntılarınıza paralel şizoid bir durumla açıklamayacaksınız umarım.

—hayır. Marcel’le konuşmak yan anlamlı bir şey burada. Yani onu anlarsanız sahneleyebilirsiniz değil mi?

-…?

—söyleyebileceklerim bu kadar. Dolayısıyla bulmanız gereken bir marcel yok. Şehir postanesindeki zarif hanımları rahatsız eden bir ben var hepsi o kadar.

—siz öyle sanın.

-???

—terfim konusunda da bu kadar acele etmeyin isterseniz.

-Marcel’e ne olduğunu söyleyeyim. Hepsi gibi okundu ezberlendi hatırlandı sahnelendi makyajı silindi ve bitti. İnsanlara biletlerinin tamamen zamanlarınınsa kısmen bedelleri ödendi. Bu kadar. Sizin kimi aradığınızı bilmem için çaba sarfetmemi ama benim kimden bahsettiğimi anlamak için hiç zahmet etmemeyi tercih ediyor oluşunuzun meslekte geçirdiğiniz uzun ve yorucu yıllarla bir ilgisi var mı bilmiyorum ama çok saçma.

-ben sizi inanın hiç merak etmiyorum beyefendi. İlgilendiğim şey 1,70 boylarında kumral, kahverengi gözlü, 27 yaşlarında bir Marcel ve inanın o gerçek.

  • gerçek Marcel! Size şunu söylemeliyim hayatım boyunca hiç gerçek Marcel tanımadım tıpkı gerçek bir ıssadore, florance , ısac tanımadığım gibi.

  • tanrım. Felsefe için doğru bir zaman olduğunu sanmıyorum beyefendi.

-Tanrım aklımı koru! Felsfeden bahseden kim. Sadece zaman değil doğru yer ve insan da değil. Saydığım isimler karakterler. Yani cisimsiz ya da doğru bir ifadeyle cisimleri değişebilir karakterler. Öte yandan gerçekten hiç Marcel isimli tanıdığım biri olmadı.

-…..

-sizin için bir kez daha özetleyeyim. Marcel bir oyun karakteri ve benim fütursuzluğundan oldukça ilham aldığım bir karakter. Şehir postanesine Marcel’e mektup göndermek için inişim özetle şehre inişim için bir mazaret hepsi bu. .olmayan birini var etmek.

-öte yandan var olan gerçek birinin yokluğuyla ilgili olduğunuzdan şüphelenilmesini nasıl açıklamamı bekliyorsunuz raporlarda. …..Adam kaçık, hayali bir Marcel’e mektup yazmış geri kalan her şey bir tesadüf. Bu mu?

-bence gayet iyi.

-………

-ha bu arada tam sayıyı hatırlamam elbette güç olacak ama ben 54 mektuptan fazlasını gönderdim…

BÖLÜM III

Elbette marceli tanıyorum.

İnkar etmiyorsunuz yani…(tutanağa böyle geçilsin lütfen diye direktif vererek)

Hayır, elbette inkar etmiyorum, neden edeyim ki.

Kendilerinden 72 gündür haber alınamıyor desem.

Şehir dışındadır belki..sıklıkla çıkar.

Bakın beyefendi bir insanın ailesinin bile onun nerede olduğunu 72 gün boyunca bilmemesi için o insanın büyük olasılıkla gezegen dışına çıkması gerekir…sizce de öyle değil mi…

Yani..

Yani mi

Evet yani.

Yani bu kadar kayıtsızca yani….üstelik arkadaşınız kaybolsa bile mi

Öncelikle marcel için “arkadaş” ifadesini kullanmak pek doğru olmayabilir zira “arkadaş” olduğumuzu söylemedim.

                                  Devam edecekJ

DÜNYA KARARIYOR…

ABD ve Avrupa’da son yirmi yildir geliyorum diyerek yükselen gericilik dalgasi geçtigimiz birkaç sene içerisinde tepe yapti. Bugüne kadar elde edilen veriler, ABD’de her türlü tarikatin mantar gibi çogaldigini ve bunlarin sayisinin tahmin bile edilemedigini, Avrupa’da Vatikan’in nüfuzunun eskisinden çok daha fazla hissedildigini gösterdi. Uzmanlar ABD’de ve Avrupa’da yasayan pek çok insanin siyasi tercihlerini ve gündelik hayatini tamamen dini referanslarla sekillendirdigine dikkat çekiyorlar.

ABD tarikat cenneti
ABD’de, özellikle siyasi alanda tarikatlarin etkisi hizla artiyor. Büyük bir mali güce ve güçlü iliskilere sahip olan tarikatlar, seçimlere yatirdiklari paralarla destekledikleri adaylarin galip gelmesini saglayabiliyorlar. ABD’nin en büyük medya gruplarindan bazilari bu tarikatlarin kontrolünde. Bunun en önemli örnegi ABD’nin etkili gazetelerinden biri olan Washington Times’in da bagli oldugu “News World Communications” isimli medya grubunu elinde tutan Moon tarikati. Washington Times ABD’de muhafazakar yönetimin en önemli destekçileri arasinda. Uzmanlar ülkedeki sagci basinin baslica temsilcilerinden olan bu gazetenin yaptigi yayinlarla yönetimin politikalarini önemli ölçüde belirleyebildigini belirtiyorlar.

Moon tarikatinin sahip oldugu medya grubu sadece ABD sinirlari içerisinde faaliyet göstermekle kalmiyor. Bu tarikatin basta Uzak Dogu olmak üzere 150 kadar ülkede, CIA ile isbirligi içerisinde, basin alaninda faaliyet gösterdigi biliniyor. Moon tarikatinin ilgi alanlarindan birisinin de Türkiye oldugu yakin geçmiste yaptiklari bazi haberlerle ortaya çikmisti. Bu gazetede “AKP Türkiye’yi Islamofasist bir darbeye mi götürüyor?” baslikli yazida Türkiye’de Islamci darbe yapilmak istendigi seklindeki ifadeler üzerine baslayan tartisma Türkiye gündemini uzun süre isgal etmisti.

Bu tür tarikatlarin destegini arkasina alan George W. Bush liderligindeki yönetim, özellikle Irak isgaliyle birlikte bu gericiligi körükleyen ve kullanan bir politik söylem gelistirdi. Bush Irak’i isgal etmek için “Tanri tarafindan görevlendirildigini” söyleyecek kadar ileriye gidebilmisti. Irak savasi esnasinda oldugu gibi, Iran’a müdahale gündemi isindirildikça yönetimin özellikle ülke içesirisinde dini temalari öne çikardigi görüldü.

Yapilan degerlendirmelere göre, gericiligin bu sekilde tirmandirilmasi, bir yandan ABD emperyalizminin hedef aldigi halklara karsi dini farkliliklar üzerinden bir düsmanlik üretmeyi amaçliyor, diger yandan ABD’nin saldirgan politikalarini elestiremeyecek bir toplum dokusu yaratmayi gözetiyor.

ABD’lilerin yüzde 30’u köktendinci
Siyasi alanda gericiligin etkinligini arttirmasi, ABD halkinin günlük hayatini da dogrudan belirlemis durumda. 2002 yilinda Sikago Üniversitesi Ulusal Düsünce Arastirma Merkezi’nin yaptigi bir arastirmaya göre halkin yüzde 30’u kendisini köktendinci olarak tanimliyor. 2002’den bu yana bu oranin arttigi tahmin ediliyor.

ABD’den son birkaç ay içerisinde gelen haberler bile gericiligin ulastigi boyut açisindan ortaya son derece sasirtici bir tablo koymustu. Bu baglamda, Domino’s Pizza’nin kurucusu Tom Monaghan tarafindan, ABD’nin Florida eyaletinde “Katolik kasabasi” insa ettirildigi basina yansimisti. Bugünlerde bu ülkede en çok konusulan konulardan biri ise basta Hollywood yildizlari olmak üzere pek çok ünlünün üyesi oldugu Scientology adli tarikat. Tarikatin ögretisi ve üye olan ünlülerin isimleri, ülkede en çok merak edilen konular arasinda yer aliyor.

Avrupa’da gizli gündem din
Veriler hizla yükselen gericilesmeden Avrupa ülkelerinin de pay aldiklarini gösteriyor. Son olarak, Almanya Basbakani Angela Merkel’den, AB anayasasinda Hristiyanliga atif yapilmasi gerektigi seklinde bir açiklama geldi. Uzmanlar Merkel’in bu talebiyle AB’ye dini hüviyet kazandirmaya çalistigini ve bunun Avrupa’daki seküler birikime darbe vuracagi yorumunu yapiyorlar.

Bu gericilesmenin arkasinda yatan nedenlerden biri, artan issizlik ve sosyal sorunlar sonucunda açiga çikan öfkeyi basta Müslüman gruplar olmak üzere göçmenlere yönelik bir tepkiye dönüstürebilmek. Avrupa’da özellikle göçmen düsmanligi üzerinden hortlayan irkçilik, Hristiyan kimliginin öne çikarilmasi ile de destekleniyor.

Gericiligin bu sekilde yükselmesi ile birlikte, Dogu Avrupa ülkeleri basta olmak üzere, Avrupa genelinde kilisenin toplumsal hayatta son derece etkinlestigi belirtiliyor. Bunun en son göstergesi, Papa 14. Benedict’in Polonya’da 1 milyon kisi tarafindan karsilanmasi oldu. Eski Hitler Gençligi üyesi Papa’ya Polonya’da yapilan sevgi gösterisi Vatikan’in Avrupa’daki gücünü bir kez daha gözler önüne serdi.

Vatikan’in artan gücü, Katolik kilisesini toplumu ilgilendiren önemli siyasi ve sosyal konularda en belirleyici mercilerden biri haline getirdi. Bilindigi gibi geçtigimiz yil Italya’da yapilan bir referandum bu açidan büyük bir tartisma yaratmisti. Referandum yapay döllenme, kürtaj ve embriyoya ön müdahale ile ilgili düzenlemeleri halkin oylamasina sunmus, kilisenin düzenlemelere karsi çikmasi nedeniyle “hayir” oyu çikmisti.

Yine Türkiye’nin AB’ye alinip alinmamasi tartisilirken, gündemin ilk siralarinda Türkiye’nin agirlikli olarak Müslüman bir nüfusa sahip olmasi yerlesmisti. Bu tartisma büyük oranda, demokrasinin Hristiyanlik disinda bir dinle bagdasip bagdasmadigina odaklanmisti.

Marcel Nerede….

İşte. Buradan izlemiştim sizi. Tam bu noktadan. İçeriden birine bir şeyler söylüyor gibiydiniz.

-konuşuyor muydum.

—tam anlamıyla konuşmak denemez buna…

-..?

—dinliyor gibi yapmak sanırım daha doğru bir ifade olacak.

—akademisyen misiniz?

—hayır. Neden sordunuz?

-….gibi yapmak sanırım daha doğru bir ifade olacak. Bu diğerinden daha belirgindir. Bunu doğrulamak mümkündür. Mümkün müdür ya da..vs.

—hayır, ben sadece kelimeleri dikkatli kullanmaya çalışıyorum.

—anlıyorum.

—anladığınızı sanıyorum.

—peki. dinliyormuş gibi yapıp ne yapıyordum gerçekte.

—bunu söylemek zor… Bakıyordunuz.

—bakmak?

—evet.

—nereye bakmak, kime bakmak, neye bakmak, neden bakmak, nasıl bakmak…

—o sırada bunu ben de sormuştum kendime. Size bakarken.

—fakat size bakmam olası değil sanıyorum.

—hayır. Varlığımdan habersizdiniz çünkü. Bir tesadüf eseri karşılaşmamız da matematiksel nedenlerle mümkün değildi zaten. Tabi siz şu an burada bulunduğunuz o an da benim durduğum bu noktaya yüzünüzü dönmüş olsaydınız durum değişirdi.

—kendinizi gizleme ihtiyacı duyar mıydınız?

—hayır. Sizin yaptığınız gibi yapmayı tercih ederdim.

—nasıl?

—bakardım.

—anlamaya çalışıyorum.

—anlamaya çalıştığınızı sanıyorum.

—neden bu kadar kuşkucusunuz. Emin olduğunuz, inandığınız şeyler yok mu.

—kuşkuculuk? Hayır, bu kuşkuculuk değil; inanmaya çalışmak. Diğer sorunuza gelince kesin, değişmez kanılara ve bilgilere sahip olunamayacağını düşünmeme karşın kesin ve değişmez sanılara ve inançlara sahibim ve aslında budur öyle görünmese bile beni bilimsel kuşkuculuktan uzaklaştırıp septik biri yapan..ve belki kötümser.

—sizi anlamaya çalıştığımı sanmanızı istiyorum.

—buna benzer bir şeyi daha önce okumuş muydum tam olarak anımsamıyorum ama şöyle demek istiyorum… Bu’dur işte ikimizin arasında konuşulan dil ve bizi iletişim halinde ve birbirimiz için anlamlı kılan. ..

—bunu sevdim.

—tıpkı Cezanne’ın bir meyveyi anlamlı kılışı, bir meyveden şaheser yaratışı gibi…

—bir meyveyi anlamak zor olmasa gerek.

—bu ontolojik açıdan meyvenin mi sizi anlamlı kıldığı yoksa sizin mi meyveyi anlamlı kıldığınız sorusuna verilecek cevapla değişebilecek üstelik Cezanne örneğinde üzerinde biraz daha dikkatli düşünülmesi gerekilen bir durum.

— kabalık etmiş olamazsam buraya gelme nedenime dönmeyi isteyebilir miyim?

—elbette. Neden kabalık olsun. Görevlilerin olaydan önce ya da sonra evde sizden başka kimse olmadığını söylediklerini duydum.

—yoktu.

—peki siz.

—bir repliği çalışıyordum sadece.

—peki, sonra o repliği…

—evet. Oyunda sırası gelince diğer repliklere karışıp gitti o da. Zaten bunu ilk kez size söylüyorum.

— belki anlamsız olacak ama repliği öğrenmek istesem?

—aslında durumla ya da olayla hiç ama hiçbir ilgisi yok repliğin Marcel bir ayağı üst üste yığılı boş meyve kasalarının üstünde sigarasını içerek düşünceli düşünceli manava neden bu kadar sıkı bağlıyorsun bunları diyerek ıspanakları gösterir hemen akabinde sigarasını yere atıp ayakkabısıyla gergin bir ifade izlenimi uyandıracak şekilde bir sola iki sağa ya da tam tersi bir hareketle bastırarak izmariti söndürür ve oyun gazeteci çocuğun yazıyor yazıyor Nicola’nın ölümünü yazıyor… üç haftada yitirilen taht… yazıyOoor… sesleriyle devam eder…

—Bolşevik Devrimi’nin hüzünlü bir yanı da vardır.

—Belki. Ama siz de biliyorsunuz ki tarih; olayları böyle değerlendirmez. Pekala bir çar da öldürülebilir herkes gibi ve tarih bunu olabildiğince hissiz anlatabildiği ölçüde objektifdir öyle değil mi?

— haklısınız. Ama hüzünlü bulduğumun Çar’ın ölümü olmadığını söylemeliyim.. Size gelince anlamaya çalışıyorum fakat hak verirsiniz ki çok zor, bir replik ve ardından korkuluğa çıkıyorsunuz.

  • Korkuluk.. İlk kez şimdi düşünüyorum bu kelimeyi. Ne kadar tuhaf sanki korkuya engel olması istenirken korkuyla sarmalanan bir şey gibi.

— evet. Korkuluğa çıktınız. Kollarınızı iki yana açmaya çalışarak kısacık minicik bir denge denemesi yaptınız ki o sırada ben size kırk beş derecelik bir açıdan bakan penceremin önünde hayretten dehşete düşmüş sizi izliyordum ve şimdi düşünüyorum da o an göz göze gelseydik sanırım gerçekten kendimi gizlemek isterdim sizden..

—neden bakmaktan vazgeçtiniz? az önce göz göze gelseydik sizin gibi yapardım demiştiniz.

—Size daha önce size baktığımı hissettirmediğim, bu pencereyi ve buradan görünen şeyleri sizin dalgın siluetinizle anlamlı kıldığımı ve bu pencere önünde saatlerce günlerce ve aylarca çalışırken uzağa bakarken kırk beş derecelik bir açıdan görünen balkonunuzdan sizin bakma eylemimi anlamlı kıldığınızı size daha önce söylememiş olduğum için utanç duyardım ve sanıyorum bu nedenle göz göze gelseydik kendimi gizlemeyi isterdim.

—Bunları şimdi söylüyor olmanız da çok anlamlı bence. Hastanede notunuzu aldığımda şaşırdığımı söylemeliyim. Birkaç ay geciktim ama yine de başarısız intiharımı sizden dinlemek için buradayım. Şahit olduğu olayın nesnelerini öznesine anlatabilecek yegane tanık..! ama şimdi düşünüyorum da varlığınızı bilmenin o an ve o andan önce benim için neleri değiştirip neleri anlamlı ya da anlamsız kılabileceğini tüm bunlar olduktan sonra düşünmek hüzünlü bir şey. Evet, sadece hüzünlü. Tabi benim için böyle. Sizin için de eylemim başarılı bir biçimde gerçekleşseydi sanırım böyle olacaktı ve biliyor musunuz haklısınız. Parçaların toplamı olabilir görünenler ama önemli olan hangi parçanın hangi parçayı nasıl anlamlı kıldığı ve bu da sizin dediğiniz gibi üzerinde dikkatli düşünülmesi gerekilen bir durum.