İnsanı ağlatacak kadar güzel
Şimdinin Gücünden Alıntılar
..Zihin aslında hayatta kalmanızı sağlayan bir makinedir.O,diğer zihinlere saldırıya da onalara karşı kendini savunma,bilgi toplama,depolama ve analiz etme konularında iyidir,AMA KESİNLİKLE YARATICI DEĞİLDİR.Tüm gerçek sanatçılar, bunu bilseler de bilmeseler de ,bir düşüce-sizlik yerinden,içsel SESSİZLİKTEN yaratırlar.Zihin sonra yaratıcı dürtüyü ya da iç görüyü şekillendirir,ona form verir.Büyük bilim adamları bile yaratıcı hamlelerinin zihinsel bir sessizlik zamanında geldiğini bildirmişlerdir.
…Böylece, diyebiliriz ki bilim adamlarının büyük çoğunluğunun yaratıcı OLMAMALARININ basit nedeni onların nasıl düşüneceklerini bilmemeleri değil,düşünmeyi nasıl durduracaklarını bilmemeleridir.
Dünya üzerindeki ya da bedeninizde ki yaşam mucizesizihin yoluyla, düşünme yoluyla yaratılıp sürdürülmemiştir.Burada açıkça zihinden çok daha büyük bir akıl ve zeka iş başındadır.Nasıl olur da,bir inçin binde biri büyüklüğünde bir insan hücresi,DNA ‘sında her biri 600 sayfadan oluşan BİN kitabı dolduracak kadar bilgi ve talimatlar içerebilir?Biz bedenin işleyişi hakkında daha çok şey öğrendikçe,onun içinde işleyen zekanın ne kadar engin olduğunu ve bu konuda ne kadaraz şey bildiğimizi daha çok fark ediyoruz.Zihin onunla yeniden bağlantı kurduğunda, olağanüstü bir alete dönüşür.O zaman kendisinden daha büyük bir şeye hizmet eder.
Korkmadım…
Ben ben olduktan sonra
Tepkisizlik ağaçının altında öfkeler değil,
Sevdalar bıraktım dokunmalara…
Yüreğimde sevdalar biriktirdim
Karanlık akşamların koynunda…
Umarsızca dokunmaları seçenlere,
Beraber olmanın birliği tatmanın huzuru içinde.
Karanlık gecelerde karga seslerine ,
Beyaz baykuşun çığlıklarıyla tempo tuttum ışıkla.
Gecelerin siyahında sevdim karanlığı…
Gözlerim gecelerde kilitlendi yanlızlığa…
Korkmadım karanlıklardan…
Biliyordum ki yeni güneşler doğuyordu gecelerde!
Gözleri kamaşanlar kör oldu yokluğun kollarında,
Saldıranlar hep korkuyu seçenler oldu:)))
Korkmadım karanlıklardan,
Bilirim karanlıklarda da var olmayı ışıkla…
Derinliklere dalarken, oksijien tüpü nedir bilmeden:))
Yine de korkmadım boğulmaktan…
Çünkü…
Biliyordum ki, biz beraber güçlüydük karanlıklar ormanında
Sevmeyi sevilmeyi bilenlerle…
Severiz karanlığı da ışıkla…
Tüm insanlara kucak dolusu muccckkkk:)))
27.06.2008
Mesa/ANKARA
yazdığımı yarın okuyamayacaksın!
“En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim. Yastık… Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın… Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk.
“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı, yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye? Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi, ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan, elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz?
Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam, sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır. Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor.
Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün” diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde!
Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz, hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün” oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda, bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini. Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün” olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının.
Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar olmuş mudur?
Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı, yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak… Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.
İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a, “az sonra”ya, “hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi, “şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına..
İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim. Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım, koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim. Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyor olacaksın…
Bugünü uyanık geçirmek istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane!
İyi uykusuzluklar!
Senai Demirci
Sana, Bana ve Hayata Aforizmalar
1- Zifiri karanlıkta, yoğun sis içinde varoluş merdivenini inen adam, ürperti ve endişeyle kendi koluna yapıştığında muhkem trabzana tuttuğunu sanıyor. Bu yanılgılı güvenç düşüşü kolaylaştırmaktan başka neye yarıyor? Düşüş, biteviye düşüş.
2- Kadim bilgilere katılıyorum: Dünyanın gerçekliği içinde çok renkli maceralar bulunan bir düşazmadan başka bir şey değil; bütün sahici maceranın sonu birkaç ıslaklıktır. Denizi avuçlandığında avucunda kalan azıcık nemden başka nedir? Dünya serçe parmağını denize sokup da parmağında ıslaklık kalan adamın denizden nasibi kadardır? Hatırla!
3- Tek başına bilmek (bilmek için bilmek) anlamı öğürtüyor; bugün sadece anlamak istiyorum. Bugün sadece inanmak istiyorum.
4- Katılıyorum: Eve dönmenin bir yolu da evden hiç ayrılmamaktır. Fakat evden hiç ayrılmayarak eve dönenin eviyle evden yaban düşüp eve dönenin evi aynı ev değildir. Evinden çıkmadıysan çıkma! Çıktıysan dönüşe giden yolların hakkını ver!
5- Bütün hakikatler basittir. Düşünce zirveye tırmandıkça yüklerinden ve karmaşasından kurtulur. Düşüncede yükselenler göğe ağdıkça küçük gözlere küçük görünür. Hakikat yolunda karmaşa ve bulanıklık bir derinlikli yücelik değil, nakısa sayılmak lazımdır.
6- Buharlaşan gerçekliğin yerine taşlaşmış/doldurulmuş/ambalajlanmış kavramları koyuyor, sonra da bu yeni kavram-puanlara tapınıyor filozoflar. Her canlı hakikati fosilleştiriyor, bir talaş çorbasına çeviriyorlar. Hayat dolu yabani ceylanı öldürüp içini külle dolduruyorlar. Filozoflar: Mumya ustaları, ölü gömücüler, mezar bekçileri, yapma çiçek imalatçıları…
7- Ah! Felsefe yapan ne çok, düşünen ne az! “ Yel otlamakla” “hikmet süzmeyi” birbirine karıştıran ne çok. Gargara yapan ne çok, sindirim yapan ne az. Bugün sadece düşünmek istiyorum.
8- Var ediliş / ediliyor olmak borçlu kılıyor insanı. Yaşamak bir bedel ödeme (yani bir imkansızlık) keyfiyetinden başkaca ne olabilir?
9- İşte yaşamak da öyledir. Tıpkı yeni alınmış pabuçlar gibi. İkl zamanlar dar gelir ve “vurur”, sonra bollaşır, kağşar ve “düşer”.
10- “Yalnız yaşamak için ya bir hayvan ya da bir tanrı olmak gerek” diyor Aristoteles. Biri var ki bunların her ikisi de olmak zorunda: filozof.” diyor filozof. Ama unutulan biri de var ki bunların her ikisi de olmamak zorunda: İnsan.
11- Kainata “nasıl?” sorusunu doğru sormanın işareti nasıl‘ın içinden niçin‘e bir yol, bir geçit olduğundadır. Niçin’siz nasıl’dan başı bozuk ve determinist bilim, nasıl’sız niçin’den de sofistike safsata doğuyor. Hayır, çözüm niçin’le nasıl’ ı buluşturmakta değil. Tahmin edildiğinin aksine böyle değil. Çözüm, nasıl’ ı ne için ve nasıl sorduğumuzdadır.
12- Çölünü incitmelisin! Bil ki çölünü incittiğin yerde göverecek vaha… Tohumun çürüdüğü yerde ağaç yeşermiyor mu?
13- Hayır ben bu dağların kuşu değilim. Yüreğim kanatlarımdan daha geniş çünkü…
14- Hep başladığın noktaya dönmek. Hep “baş üstü” çakılış, göğün derinliklerinde yüzdüğünü sanırken kanatlarınla toprağı kazar halde buluyorsun kendini. Dönüp dolaşıp hep aynı çukura düşüş. Yolda kalmanın acısı: hepsi bu.
15- Bir şey üzerine düşünme, bir şey düşün.
YUSUF ÖZKAN ÖZBURUN