Işık nedir? Madalyonun iki yüzü

Işık ve maddenin etkileşimi günlük yaşantımız açısından çok önemlidir. Ampul telindeki atomlar ışık yaymasaydı, evlerimizi aydınlatamazdık. Gözünüzdeki retina tabakasını oluşturan atomlar ışığı soğurmasaydı, bu kelimeleri okuyamazdınız. Problem şu ki, ışık bir dalga olsaydı, atomlar tarafından yayımlanması ve soğurulmasım açıklamak mümkün olmazdı.

Atom uzayda oldukça küçük bir boşluğa sabitlenmiş bir şeyken, ışık dalgası yayılan ve oldukça büyük boşluk kaplayan bir şeydir. Peki öyleyse, ışık atom tarafından soğurulduğunda, böylesi büyük bir şey nasıl olur da küçücük bir şeyin içine sığar? Ve ışık atom tarafından yayımlandığında, böylesi küçük bir şey nasıl olur da kocaman bir şeyi çıkartmayı başarabilir?

Sağduyumuzu kullanarak konuya yaklaşacak olursak, ışığın böylesine küçük ve uzayda belli bir yerde bulunan bir şey tarafından soğurulabilmesi veya yayımlanabilmesi için, ancak kendisinin de aynı oranda küçük ve belli bir yerde bulunan bir şey olması gerektiğini çıkarabiliriz.

ışık

Söylenegeldiği üzere, “bir yılanın içine en iyi sığan şey yine bir yılandır.”

Fakat ışık, dalga olarak biliniyordu. Fizikçiler için bu güç durumdan kurtulmanın tek yolu, umutsuzluk içinde kollarını açmaları ve ışığın hem dalga hem de tanecik olduğunu kabul etmeleriydi. Ancak aynı anda hem bir dalga gibi dağınık hem de uzayda yeri belli olan bir şey olamazdı. Gündelik hayatta bu tam anlamıyla doğrudur. Ne var ki, burada gündelik hayattan değil, mikroskobik dünyadan bahsediyoruz.

Atom ve fotonların mikroskobik dünyasının yakından tanıdığımız hiçbir şeye benzemediği ortaya çıkmaktadır. Hem, aşina olduğumuz nesnelerden milyonlarca kez daha küçük olduklarını düşünürsek, neden benzesinler ki?

Işık gerçekten de hem bir parçacık hem de bir dalgadır. Daha doğru bir ifadeyle , ışık, kullandığımız dilde herhangi bir karşılığı ve günlük yaşantımızda mukayese edebileceğimiz herhangi bir benzeri olmayan, “başka bir şeydir.”

Tıpkı bir madalyon gibi, tüm görebildiğimiz onun ya parçacık yüzü ya da dalga yüzüdür. Işığın gerçekte ne olduğu ise doğuştan görme engelli bir insan için renklerin ifade ettiği şey kadar bilinmezdir.

Işık bazen bir dalga, bazense parçacık akımı gibi davranır. Bu durum, 20. yüzyılın b aşlarında fizikçiler için kabul edilmesi çok güç bir şeydi. Fakat bir tercih şansları da yoktu; doğanın ortaya koyduğu net olarak buydu.

İngiliz fizikçi William Bragg, 192l’de, “Pazartesi, çarşamba ve cuma günleri dalga teorisini; salı, perşembe ve cumartesi günleri ise parçacık teorisini öğretiyoruz,” diyerek yaşanan ikilemi kendi mizahi bakış açısıyla değerlendirmişti.

Bragg’ın pragmatist yaklaşımı takdire şayan olsa da, bu mizahi bakış açısı fiziği yıkımdan kurtarmaya yeterli değildi. İlk olarak Einstein tarafından fark edildiği üzere, ışığın ikili dalga-parçacık doğası fizik için tam bir felaket demekti. Ortaya çıkan durum, yalnızca zihinde canlandırılması imkansız değil, aynı zamanda o güne dek bilinen tüm fizikle de tam bir uyumsuzluk içindeydi.

Uzay Denizindeki Dalgalanmalar

19. yüzyıl başlarında , Rosetta Taşı’nı Fransız Jean François Champollion’dan bağımsız olarak deşifre etmesiyle ün salmış olan İngiliz fizikçi Thomas Young, ışık geçirmez bir perdede birbirine çok yakın iki dikey yarık oluşturarak perdeyi tek renkli bir ışıkla aydınlattı. Şayet ışık bir dalgaysa , her yarığın yeni bir dalga kaynağı gibi davranacağını ve bu ayrı kaynaklardan çıkan iki ışığın perdenin uzak tarafına , küçük bir gölde oluşan iç içe geçmiş dalgalara benzer şekilde yayıla cağını düşündü.

Girişim [interference] dalgaların sergilediği karakteristik bir özelliktir. İki benzer dalga birbirinin içinden geçerken, dalga tepelerinin birbirine denk düştüğü noktalarda kuvvetlenir, birinin dalga tepesi diğerinin dalga çukuruna rastladığında ise birbirlerini sönümlendirirler.

Sağanak yağmur yağarken bir su birikintisine bakarsanız, her bir yağmur damlacığının oluşturduğu dalgalanmaların yayılarak birbirleriyle “yapıcı” ve “yıkıcı” şekilde girişim de bulunduğunu görürsünüz.

Young, açtığı iki yarıktan çıkan ışığın önüne ikinci bir beyaz perde koydu. Ve bunu yaptığı anda, süpermarket barkodlarındaki gibi, ardı sıra dizilmiş karanlık ve aydınlık şeritler gözlemledi. Bu girişim deseni, ışığın dalga olduğunu gösteren inkar edilemez bir kanıttı. İki yarıktan çıkan ışığın dalga tepeleri birbirine ayak uydurduğunda ışığın parlaklığı artıyor; uyduramadıklarında ise ışık sönümleniyordu.

Young “çift yarık” düzeneğini kullanarak ışığın dalga boyunu hesaplamayı başardı. Bu dalga boyu, milimetrenin yalnızca binde birine tekabül eden (insan saçından bile daha ince) bir değerdi. Bu değer, daha önce ışığın dalga olabileceğinin neden tahmin edilemediğini açıklıyordu.

Gelecek iki yüzyıl boyunca, Young’ın ışığın uzay denizindeki dalgalanmalar olduğu görüşü, tüm ışık olaylarını açıklamada geçerli oldu. Fakat 19. yüzyılın sonlarına doğru, bu konuda sorunlar yaşanmaya başladı. Her ne kadar ilk zamanlarda çok az kişi farkına varmış olsa da, ışığın dalga olduğu görüşüyle, atomun maddenin en küçük yapı taşı olduğu fikri uzlaşmıyordu.

Sorun, ışıkla maddenin bir araya geldiği kesişim noktasındaydı.

Atomların Dünyasında Olup Bitenlerin Nedensiz Olduğunu Nasıl Keşfettik

Zamanında bir filozof, “aynı koşulların her zaman aynı sonuçları doğurması bilimin ,Varoluşu için şarttır,” demişti. İyi de, öyle olmuyor ki!
Richard Feynman

Yıl 2025 ve ıssız bir dağın tepesindeki 100 metrelik dev teleskop gece semalarını tarıyor. Teleskop, gözlemlenebilir evrenin sonundaki ilkel bir galaksiye kilitleniyor ve dünyanın doğumunun çok öncesinden beri uzayda yol alan cılız ışık, teleskobun aynası tarafından, aşırı hassas elektronik algılayıcılarda yoğunlaştırılıyor. Teleskobun kubbesinde, yıldız gemisi Enterprise’ın konsolundan çok da farklı olmayan kontrol panelinde oturan gökbilimci Zer, önlerindeki bilgisayar ekranlarında galaksinin belli belirsiz bir görüntüsünün oluşumunu seyretmekte. Biri sesi açıyor ve kontrol odasını kulakları sağır eden bir çatırdama sesi kaplıyor. Ses, makineli tüfek ateşine, sac çatıyı döven yağmur damlalarının sesine benziyor. Fakat bu, uzayın dipsiz derinliklerinden teleskobun algılayıcılarına yağan ışık parçacıklarının sesi.

Kariyerlerini evrenin en zayıf ışık kaynaklarını görmeye çabalayarak geçiren bu gökbilimcilere göre, ışığın küçük kurşunvari taneciklerden (yani fotonlardan) oluşmuş bir akım olduğu apaçık ortadadır. Ne var ki, çok da uzak olmayan bir geçmişte, bilim dünyasının bu fikri kabul etmesi için büyük patırtılar kopması gerekmişti. Aslına bakılacak olursa, ışığın kesikli paketler (ya da kuantalar) olarak bize ulaştığının keşfedilmesinin, bilim tarihindeki en sarsıcı gelişme olduğu söylenebilir. Bu keşif, 20. yüzyılın öncesinde bilimin üzerini örten rahat battaniyeyi kaldırıp atmış ve fizikçileri, uygar sebep-sonuç ilişkilerini tamamen göz ardı eden ve olayların yalnızca gerçekleştiği için gerçekleştiği bir Alice Harikalar Diyarı evreninin haşin gerçekleriyle yüz yüze bırakmıştır.

Işığın fotonlardan oluştuğunu ilk anlayan kişi Einstein olmuştu. Einstein, ışığı küçük parçacıklardan oluşan bir akım olarak ortaya koyduğunda, fotoelektrik etki olarak bilinen olayı da anlamlandırabilmişti. Bir süpermarkete girerken kapıların otomatik olarak açılması, fotoelektrik etki tarafından kontrol edilen bir sistem sayesindedir.

Belli başlı metaller ışığa maruz kaldığında, dışarı elektrik parçacıkları, yani elektron yayar. Bu türden bir metal bir fotosele yerleştirildiğinde, üzerine ışık düştüğü sürece küçük bir elektrik akımı üretir. Markete doğru adım atan birisi, bu ışık akışını keser ve bu sayede elektrik akımı da kesilerek, kapıların açılması için gerekli sinyali verir.

Fotoelektrik etkinin pek çok garip özelliğinden biri de, aşırı zayıf bir ışık kullanılsa bile elektronların metalden anında salınmasıdır. Diğer bir deyişle, bu noktada herhangi bir gecikme yaşanmaz. Işık bir dalgaysa, bu olay açıklanamaz. Bunun nedeni, yayılan dalganın metaldeki çok sayıda elektronla etkileşime girecek olmasıdır. Ve de kaçınılmaz bir şekilde bu elektronlardan bazıları diğerlerinden daha sonra harekete geçecektir. Esasen, bazı elektronlar ışık metale yansıtıldıktan yaklaşık 10 dakika sonra bile yayılıyor olabilirdi.

Öyleyse, elektronlar nasıl oluyor da metalden anında atılabiliyor? Bunun tek bir yolu olabilir. Her bir elektron, metalden, tek bir ışık taneciği tarafından atılmaktadır.

Işığın küçük kurşunvari parçacıklardan oluştuğuna dair daha da güçlü bir kanıt, Compton saçılması denilen olaydan gelmektedir. Elektronlar, yüksek enerjili bir ışık türü olan X-ışınlarına maruz bırakıldığında, bilardo toplarının birbirleriyle çarpışarak dağıldığı gibi dağılmaktadır.

Dışarıdan bakıldığında, ışığın küçük parçacıklardan oluşan bir akım olmasının keşfi çok önemli veya şaşırtıcı görünmeyebilir. Fakat sanıldığından çok daha önemlidir.

Bunun nedeni, ışığın bir parçacık akımından mümkün olan en farklı şey, yani bir dalga olduğunu gösteren çok fazla sağlam kanıtın da bulunmasıdır.

Numerolojik olarak 8 sayısı ve kundalini -7

Önceki bölüm için tıklayınız

Numerolojide 8 sayısı, diğer sayılar arasında ayrı bir konuma sahiptir, geleneksel olarak 8, Samsara’nın tekerleğini (doğum ve ölüm) ve samsara ya da varoluşun sonucu olarak yaşanan ıstırabı gösterir. Fakat aynı sayı aynı zamanda aydınlanma veya nirvana anlamına gelir. Samsara nerede olursa olsun, nirvana doğal olarak bulunur, yani varoluş otomatik olarak kendi aydınlanmasını doğru zamanda bulur. Bu evrensel yasa 8 sayısı ile sembolize edilmiştir .

8 sayısı, sonsuz doğum ve ölüm döngüsünü simgeleyen iki daireden oluşur; varoluş ve aydınlanma. “Bir” tarafından yaratılan her şey dönüştürülür, yok edilir ve tekrar farklı biçimde yeniden yaratılır. Bu nedenle, 8 sayısının zıt yönleri, canlı varlıkların yaşamlarında görülür.

8 sayısının içsel anlamı derinden anlaşılmalıdır, tüm canlı varlıklar gerçekte hayırlı ve saftır, ancak ayrı kimliklerinin cehaleti ve bu cehaletin yarattığı sayısız nitelikler nedeniyle, zamanın başlangıcı, acı, neşe ve karışık niteliklere sahip varlıkların tezahürüne yol açmıştır. Eğer bir kişi içsel doğasını fark etmezse, acı çekmeyi bırakamaz. Bu gerçek, 8 numarasının insanlara fark ettirmeye çalıştığı şeydir. Bir acı ya da sefalet meydana geldiğinde, doğal bir mutluluk ve özgürlük de vardır. Doğal bir gücün bilgeliği sadece tefekkürle elde edilemez, bilge ustaların bilgisi, kutsal doktrinler ve meditasyon ve içgörü yoluyla dış etkilere ihtiyaç duyar (Gurdjieff ustanın söylediği, hapishaneden kaçmak için gerekli unsurları  anımsatıyor).

 

Meditasyonda, ruhsal enerji-kundalini yükselir ve insanın cehaletini ve milyonlarca yıldır izlenimleri olan zihnin kendi kendine yapılandırdığı niteliklerini yakar.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını oku “Numerolojik olarak 8 sayısı ve kundalini -7” →

Kundalini Uyanış Belirtileri ve sonrası -6

Önceki bölüm için tıklayınız

Kundalini uyanışının birçok belirtisi sinir sistemindeki değişikliklerden kaynaklanır. Belirtileri nörolojik veya biyolojik bir durumla kundalini uyanışına bağlı olarak karıştırmak kolaydır. Her iki durumda da, semptomlar iyileşmenin ve vücudunuzun homeostazı korumaya veya enerjinizi arttırmaya çalıştığının bir işaretidir.

Kundalini semptomları uyanma süreci boyunca, uyanmadan önce, ruhsal uyanışta ve daha sonra kundalini’nin tam teşekküllü dönüşümüne yol açar. Semptomlar, bu aralık ne kadar uzun olursa olsun, her sakin zihin olayından sonra vücutta ortaya çıkan fiziksel değişikliklerin belirtileri olarak ortaya çıkar. Kendini gerçekleştirme kademeli ve biyolojik olduğu için, sessiz zihni sürdürme yeteneğimiz zamanla büyür. Artık sessiz zihin sürdürmek, daha güçlü kundalini dönüşüm anlamına gelmektedir

Uyanış Öncesi Belirtiler

Uyanışa yakın ortaya çıkan semptom türleri genellikle akılda meydana gelen değişikliklerden kaynaklanır. Vizyonlar, canlı rüyalar, içgörüler, senkronize olaylar, dünyayı farklı görmek ve perspektiflerde ve inançlarda birçok değişiklik meydana gelir. Sık sık fikirlerinizi, inançları ve dini sorgularsınız. Enerji, kendinizi nasıl gördüğünüze ve dünyayı nasıl gördüğünüze dair bazı yönleri açıklığa kavuşturmak için zihninizde çalışır. Kısacası, zihniniz sakinleştiğinde gözleriniz açılır ve dışarı baktığınızda her şeyin bilinçli olduğunu keşfedersiniz. Zaman zaman sinir sistemi reaksiyonları da meydana gelir.

Ruhsal Uyanış Belirtileri

Ani bir enerji artışı ile algıda bir değişiklik yaşarsınız ve doğayı canlı renklerle farklı şekilde üstelik dünyadaki nesneler arasındaki bağlantıyı görürsünüz. Bu, hareketsiz nesneleri görmek yerine, dünyanın birbirine bağlı bir şekilde hareket ettiğini görmek gibidir. İyileşme belirtileri yaşarsınız ve enerji hızlanır, vizyonlarınız, canlı hayalleriniz olur, daha önce hiç sahip olmadığınız şeyleri bildiğinizi fark edersiniz.. Bilgi size indirilmiş gibi olur. Taç açılışında, bu ömür boyu hedefiniz ve dersiniz hakkında bilgi alırsınız. Ruh enerjiniz açıldığında, bazı geçmiş yaşamları hatırlayabilirsiniz. Dini ikonlarla ilgili olduğunuzu hissedebilir veya tanrı gibi hissedebilirsiniz. Taç açma açıklamaları çok yaygın bir şekilde farklıdır. İnsanlar hala kişiliklerinden büyük ölçüde etkilendikleri için, renkli, gizemli ve “bu dünyadan” hikayeler ortaya çıkabiliyor. Hepsinin ortak noktası, kişiliğin yarattığı yanılsamanın ötesinde gördükleri ve yüksek benlikleriyle tanıştıklarıdır. Kişilikten çok fazla enerji salınır ve merkezi sinir sisteminin derin bir şekilde yeniden kablolanması devam eder. Bu, gelişmiş algı ve duyusal yeteneklerin sebebidir. Bir başka yaygın faktör, artan yeteneklerin sonunda kaybolmasıdır. Sonuçta, bu önemli değil, değiştik. Artık gözlerimiz açık. Sinir sisteminde bir baraj olabilir, ancak bir süre sonra kaybolur.

İyileşme Evresi Belirtileri

Daha sonraki semptomlar, vücuttaki hastalıklar, zihinsel sağlık sorunları belirtileri, duygusal sorunlar ve benzerleri, olabilecek iyileştirici reaksiyonların bir kombinasyonu olacaktır. Anksiyete, depresyon, kronik yorgunluk sendromu, fibromiyalji, safra kesesi ve karaciğer problemleri, karıncalanma bacak sendromu ve bunun gibi diğerleri taç uyanışından sonra yaygın iyileşme olaylarıdır. Titreşiminiz arttıkça vücudun iyileşmesi artar. İyileşme belirtileri arttıkça, hasta hisseder ve farkındalık seviyesinin azaldığını fark ederiz.

Kundalini Belirtileri

Tam gelişmiş kundalini dönüşümünden önce, meditatif iken, vücudun çeşitli bölgelerinde karıncalanma veya kas seğirmesi hissi, geçici ağrı veya kramplar, dudakların titremesi, beyinde yanıp sönme , uyuşma hissedebilirsiniz. Derin bir transa benzer bir duruma düşeceksiniz ve sessizlik arttıkça kendinizi kaybedeceğinizden korkacaksınız. Meditasyonunuzda uykuya dalmak gibidir ve uyanmak ve onu sallamak istersiniz. Bu ilk korkunun ötesine geçmek, uykuya dalmanıza izin vermek, meditasyonunuzu derinleştirmenin bir parçası olacaktır. Eğer meditatif durumunuz bu şekilde derinleşmiyorsa, muhtemelen ruhsal uyanışın daha erken bir aşamasındasınız ve tam teşekküllü kundalini dönüşümünün tetiklemeye yakın olması olası değildir. Erken uyanış aşamalarında, kendimizi kendimizden daha gelişmiş olduğumuza ikna etmek kolaydır, çünkü zihin-sesimizle özdeşleşmemiz ve gerçeğin hikayecimizden geldiğine inanırız.

Kundalini’nin uyanışı hakkında yaygın bilgi eksikliği nedeniyle, semptomlar renkli bir şekilde tanımlanmaya eğilimlidir, bu da bu deneyimi olduğundan daha garip hale getirir. Semptomların çoğu merkezi sinir sistemindeki değişikliklerden kaynaklanır, DAHİLİ olarak gözlenir ve bu nedenle dünyevi değildir. İç semptomları tanımlamak için ortak bir dilimiz yok. Beyin yeniden kablolanıyor, eski anılar harekete geçiyor, hormonlar hızlanıyor ve vücudun her yerinde garip şeyler hissediliyor. Daha fazla insan kundalini’nin uyanışını bildirdikçe ve bilim insanları sürece dahil olup vakaları gözlemlerken, bu doğal süreç hakkındaki bilgimiz genişleyecek ve daha az mistik olacaktır.

Kundalini dönüşümü tam güçte olduğunda, semptomlar geçmez, her gün hissedilir ve zamanla güçlenir. Sonunda, son aşamaya yakın olduğunuzda bir platoya ulaşırsınız ve daha sonra tüm belirtiler yerleşir. Bununla birlikte, kundalini’nin tam uyanışından sonra kaçırılmaması gereken tutarlı bir şey var: titreşiminiz her geçen gün artacak ve farkındalık seviyeniz artacaktır.

Ortak belirtileri karıncalanma, Kas seğirmesi, kriyas, batma karıncalanma vardır: donma, omurga üzerinde hareket eden enerji sıcak basması, kaslarda terleme, kemiklerde lokal ısınma veya soğuma, vücut titreşimleri, ağrı, kas krampları, zihninde yanıp sönen ışıklar,  cinsel enerji, kendi kendine orgazm, görüşte değişim, duyusal algıda sık değişiklikler, güçlendirilmiş duyu, bilinç artışı, tüm duyu kaybı elektrik şoku, vücut uğultusu, kaşıntı, böcek gezinme hissi , titreme, işitme tonlarında değişkenlik, uyku ve yeme düzeninde değişiklik, hiperaktivite, baş ağrısı, kafatasındaki basınç, vizyonlar,  rehberlerden gelen ziyaretler, kemiklerin ve bağların seyrimesi,uyuşma, kendiliğinden gelen ağlama veya gülme, mistik deneyimler ve daha fazlası.

Kundalini’yi Harekete Geçirmek İçin Yapabileceğim Bir Egzersiz Var Mı?

Ruhsal uyanışta adımlar atlanamaz, biyolojik bir süreçtir ve adımlar, kişiliği inşa etmek için ters sırayla sırayla tamamlanır. Kendini gerçekleştirme çalışmalarına başlıyorsak, bir başlangıç uyanışı yaşayacağız. Eğer kişiliğimizin çoğunu dönüştürdüğümüz için kendini gerçekleştirme seviyemiz yüksekse, o zaman tam teşekküllü kundalini uyanışı tetikleyebilir. Tam gelişmiş kundalini dönüşümünü tetiklemek için çok fazla enerjiye ihtiyaç vardır. Bunun için hazır olana ve bunu yapacak kadar güçlü olana kadar tetikleyemez. Önceki sayfalarda zihnin sessizleştirilerek, kişiliğimizi sabitlemek için kullanılan enerjisinin serbest bırakılmasının elzem olduğu birkaç kez belirtilmişti. Akıl gevezeliğini durdurduğumuzda, ölüm gibi geliyor, çünkü sesimizin hayatta olduğumuzu doğrulayan tanıdık yankısını duyamıyoruz. Zihin sohbetini tamamen durdurduğumuzda, muazzam bir enerji gücü ortaya çıkar, bu şaşırtıcı ama korkutucuda. Uyanış sonucu ne olursa olsun, yüzleşmeye hazır olduğumuz şeydir, çünkü gerçek şu ki kendimizi iyileştiriyoruz. Yüksek benliğimiz,  (selametimiz açısından) başa çıkacak kadar güçlü olmadığımız bir gücü asla erken tetiklemez.

Kundalini Dönüşümü Kolay Mı Yoksa Zor Mu?

Bence herkesin kundalini dönüşümünü zor bulacağını söylemek adil olur. Uzun zaman alır ve yoğun bir fizik tedaviye benzer. Her seviyede bize meydan okur: zihinsel, duygusal, ruhsal ve fiziksel. Başka bir gerçeklik, fiziksel doğası nedeniyle, net bir karar ve aktif katılım olmadan gerçekleşemez. Bunun olmasını dileyerek olmaz. Vücudu rehabilite etmek veya yeni bir şekle dönüştürmek için, göreve odaklanmak kararlılık gerektirir. Yol boyunca, duygular serbest bırakılır, kavramlar çöker ve inanç sistemimiz bir ev temizliğinden geçer.

Bu bir metamorfozdur, mevcut vücutta yavaş yavaş büyür, bu nedenle fiziksel ve bir anda sihirli bir şekilde gerçekleşmez. Kundalini dönüşümü çeşitli ağrı türlerine neden olur. Doğal olarak ağrıdan kaçınırız ve değişmememizin nedeni acı çekmekten kaçınmamızdır.

MARY E. (BETSY) RABYOR’un Işık bedenimiz isimli kitabından yaptığım özet tercümeler burada sona erdi ancak ben kundalini ile ilgili önemli gördüğüm bazı ilaveler daha yapacağım. kaynak belirtmeden kopyalamadığınız için teşekkürler (sa)

Devam edecek, sonraki konu, Kundalini enerjisinin numerolojik karşılığı , tıklayınız