Görüngübilim yaklaşımı

Jacques Derrida’nın “yapı bozumu” kavramını biraz daha açmak istiyorum. Yapı bozumu derken, kalıplaşmış, tartışması bitmiş, mutlak düşünce kalıplarının bozulmaları gerekliliği anlaşılmalıdır. Örneğin,”nesne” dendiğinde tümüyle tanımlı, sınırları belli olan, kendi başına bağımsız bir varlık düşünmek, belirli bir yapı oluşturmak demektir. Oysa ki bu kavramın içerdiği pek çok ayrıntıyı ele alıp onların bütünsel ilişkisini incelemek, yapı bozmaktır.

Bu yaklaşımın kökünü Edmund Husserl (1859-1938)’in Fenomenoloji (Görüngübilim) felsefesinde bulmaktayız. Husserl’e göre varlığın aslı (özü) hakkında fikir ileri sürerken daima “tırnak içinde” konuşmak gerekir. Çünkü, öz tam olarak bilinemez. Ancak teğetsel veya asemtotik olarak yaklaşan ifadeler kullanılabilir. Dış dünya olarak tanımladığımız nesnelerle olan ilişkimiz onları bir bakıma kendi isteğimiz doğrultusunda şekillendirir. Önemli olan nesnelerin kendi varlıkları değil bizim onlara karşı olan tutumumuzdur.

Nesne, öznenin (çoğu zaman benliğin) dış dünya ile girdiği etkileşim sonucu duyu organlarıyla algıladığı bir durumdur. Benlik, şekil verici ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirici olduğundan dış dünyayı kendine göre yorumlar. Oysa ki özne, taraf tutmadan, mümkün olduğunca “benlik” iddiasında bulunmadan dış dünyanın yapısını çözümlemeye çalışır. Eğer bu durum sağlanırsa özne “varlığın özüne” ulaşmasa da yaklaşır. Öznenin dış dünya ile ilişkisi sayesinde dış dünyanın özüne yaklaşılabilir.

Dış dünyanın özüne asla ulaşılamaz. Ona ancak asemtotik olarak yaklaşılır. Bu bakımdan hem dış dünya hem de özne tırnak içinde açıklanıp yorumlanabilir. Yani, “varlık” kavramı kısa ve kesin bir tanıma indirgenemez. Tırnak içine alınan kavramı açıklamak, ilişkilerini göstermek ve kapsadığı alanı mümkün olduğunca ayrıntılı bir şekilde açıklamak gereklidir.

Görüngübilim yaklaşımında nesneler artık gerçek nesneler olmaktan çıkmış, düşünce ürünlerine dönüşmüşlerdir. Yani nesneler duyularla algılandıkları gibi değil, birer bilinç ürünü olarak bilinçte ortaya çıkmış nesneler olarak işlenirler. Böylece bilinç özne ile bütünleşmiş olur. Tüm değer yargıları, algılar ve dıştan verilen önyargılar bilinci kısıtlayan örtülerdir. Bu örtüler kalkarsa “aşkın” (transandantal) bilince ulaşılır. Bilinç kendi üzerine katlanmak ve kendini düşünmekle “özne-nesne” ikiliğini ortadan kaldırmış olur.

İşte Descartes’ın “düşünüyorum öyleyse varım” sözünün asıl anlamı, varlığın düşünceden ayrılması mümkün olmadığına işarettir. Görüngübilimin özne-nesne bütünlüğü hakkındaki görüşü modern bilimin, özellikle Kuantum kuramının felsefesi ile tam bir uyum halindedir. Bilinç bir yandan anlam üretirken diğer yandan dış dünyanın özünü sorgulamaktan geri kalmaz. Bilimsel ve felsefi düşünce yapıtları bu sorgulamanın sistematik ve tutarlı görüntüleridir.

Yani hem bilim hem de felsefe görüngüler ilişkisine “inandırıcı bir anlam” verme gayretidir. Yoksa anlam her davranış şeklinde ve her alınan kararda gizlidir. Onsuz insan tek bir söz bile söyleyemez, tek bir hareket bile yapamaz. İnandırıcı anlam özne ile nesnenin ilişkiye geçmesini sağlayan yapıyı açıklamaktan geçer. Bilim (özellikle fizik bilimi) nesnelerin birbirleri ile etkileşimlerini temel kuvvetlere indirgeyerek açıklamaktadır. Ancak, bu kuvvetlerin etkin olmalarını sağlayan yapı nedir? sorusu daha temel ve derin bir yorum gerektirir. Bu yorum da şimdiye kadar genel kabul görmüş “pozitif bilim” anlayışının içeriğini genişletmeyi (yapısını bozmayı) gerektirir.

Pozitif bilimde nesnellik ve nesnel olanın bilgisine ulaşma amaçlanır. Bu amaç doğrultusunda aynı sonuçlara ulaşabilmek için deneylere ve gözlemlere büyük önem verilir. Buna karşı görüngübilim bütünüyle her öznenin dünyayı farklı bir biçimde yapılandırıp kurma biçimleri üzerine odaklanır. Yani, ortak bir modelden (varsayımdan) hareket etmek yerine, kabul edilmiş olan yapı bozularak katılımcı ve “öznelerarası” etkileşim ile iletişim temelinde öznel olana önem verilir.

İşte, postmodern yaklaşım, insanın bir yandan evrene düşünce boyutunda anlam vermeye çalışmasını, ancak diğer yandan kendi öznesini dışlamaması gerektiğini savunmaktadır.

Canlı mı cansız mı

İkilikte teklik başlıklı yazımda karşıtların aslında tek bir gerçekliğin iki farklı yansıması olduğundan söz ettim. Bu yazımda canlılık-cansızlık kavramları üzerinde durmak istiyorum. Günümüzde hücre biyolojisi ile ilgilenen bazı bilim adamları yaşam öncesi şartları inceleyerek “yapay yaşam” oluşturma gayretindeler. Bu tür organik yapılara “sentetik organizma” adı veriliyor.

Sentetik organizmalar oluşturmak için hücrenin beslenebileceği bir ortam içinde değişik tek hücrelilerden alınan farklı hücre birimleri bir araya getirilerek (bir lego oyuncağı inşa eder gibi) bir süre canlı gibi beslenmesi sağlanıyor. Araştırmayı yürüten biyolog bu organizmaların canlı olmadıklarını, sadece canlı hücrelerin bazı özelliklerini sergilediklerini iddia ediyor.

Artık canlı-cansız sınırının nerede başlayıp nerede bittiğini kesinlikle tanımlamak mümkün değil. Bir cansız hücre hangi özellikler eklenince canlanıyor? Veya canlı hücre hangi özelliklerini kaybedince cansız hale dönüşüyor? Kesinlikle söylemek mümkün değil. Canlı-cansız ayırımı sadece biyoloji ve genetik biliminde değil, fizikte de önemli bir tartışmaya yol açmıştı.

Kuantum kuramına göre nesnelerin hem dalga hem parçacık oldukları görüşü tartışılırken Erwin Schrödinger’e (1887-1961) şöyle bir düşünce deneyi sorulmuştu:

Kapalı bir kutuya bir kedi, bir zehirli gaz içeren şişe, bu şişenin kırılmasını sağlayacak bir makanizma ve bu mekanizmayı tetikleyecek olan bir radyoaktif madde koyuyoruz. Radyoaktif maddenin çekirdeği dengeli bir yapı olmadığından belirsiz bir anda bir alfa parçacığı salar. Bu parçacık mekanizmayı tetiklesin ve şişe kırıldığında zehirli gaz kutuya yayılsın. Soru: Kutu kapalı olup içini görmediğimize göre, kedi canlı mıdır ölü mü?

Bu sorunun kuantum belirsizliği ile ilgisi vardır. Mikro alemdeki belirsizlik (bakınız Belirsizlik ilkesi başlıklı yazım) bizim 3-boyutlu makro aleme taşındığında çelişkiler içereceğini göstermek için sorulmuştur. Soru Einstein tarafından 1936 yılında Schrödinger’e sorulmuştur. O günden beri de “Schrödinger’in kedisi” adıyla bilinmektedir.

“Kopenhag yaklaşımı” olarak bilinen yanıta göre, kapak kapalı iken “gerçek” ancak potansiyel (bilkuvve) durumdadır. Ancak kapak açılınca kedinin canlı veya cansız olma durumu belirir. Bu durumda artık bir seçenek yapılmıştır. Yani bilkuvve durum bilfiil duruma dönüşmüştür. Kuantum dalga yaklaşımına göre kutu kapalı iken tek bir dalga paketi halindedir. Bu paketin içinde zehirli şişe bir dalga, mekanizma ikinci farklı bir dalga, radyoaktif madde üçüncü bür dalga ve kedi dördüncü bir dalga olarak yazılabilir. Fakat kapak açılmadıkça bu dalga paketi içindeki dalgalar ayırd edilemez. Bu bakımdan kedinin diri veya ölü olup olmadığı bilinemez. Ancak kapak açıldığında belli bir sonuç ortaya çıkar. Bu duruma dalganın çöküşü de denmiştir.

Karmaşa kuramına göre kutu kapalı iken içteki durum karmaşıktır. Yani ister dalga ister parçacık olarak düşünün, karmaşık durumda “gerçek” belirgin ve kesin olarak tanımlanamaz. Fakat kapak açıldığında karmaşa yerini düzene bırakır ve kedinin durumu kesin olarak bilinir.

Bu deney sayesinde gözleyen-gözlenen ikiliğinin aslında ayrılmaz bir bütün oluşturduğunu anlamaktayız. Kapalı kutu durumunda gözleyen insan ve gözlenen kutu vardır. Kedi ve diğer kutu içindekiler belirsiz bir durumdadırlar. İşte mikro alemdeki belirsizliğin makro alemdeki açıklaması bu şekilde olmalıdır. Yani kutu kapalı iken kedi canlı mıdır yoksa ölü mü sorusuna “belirsiz durumdadır” yanıtı verilmelidir. Belirsizliği ancak hem-hem mantığı ile açıklayabiliriz. Yani, kapak kapalı iken kedi hem diridir hem ölü.

Kuantum kuramının dalgasal açıklamasına göre kutu kapalı iken dalga paketini oluşturan dalgalar birbirleri ile girişim durumunda olduklarından tek bir dalga paketi vardır ve bu paketin içindeki dalgalar bağımsız varlıklar olarak tanımlanamazlar.

Doğanın estetiği

Bilim, deney ve gözlemlerin gerisinde yatan veya gizli olarak duran ortak özellikleri ve ilişkileri sistematik bir bütünlük içinde açıklamaya çalışan bir disiplindir. Her deney veya gözlem duyularımıza hitap etmek zorunda olduğuna göre sonuç itibariyle her bilimsel açıklama sübjektif bir yapı olup insan şuurunun ürünüdür. Bu açıdan insandan bağımsız nesnel (objektif) bir bilimden söz edilemez. Daha da ileri bir iddia ile insandan bağımsız nesnel bir dış dünyanın varlığından da söz edilemez. Eğer birçok kişi aynı dış dünyanın varlığı üzerine anlaşıyorsa bunun nedeni yaratmış oldukları zihinsel modelin aynı olmasından dolayıdır. Bu zihinsel model ise insana, farkına bile varmaksızın, çevre ve toplum tarafından “ortak kültür” olarak işlenir, kabul ettirilir.

Ortak kültürün kabulleri, varsayımları, değer yargıları, tercihleri ve tabuları olabileceği gibi güzellik ölçüleri ve estetik anlayışı da vardır. Şu halde bilimsel bir yaklaşım yapmak istersek kültürleraşırı veya farklı kültürlerde ortak olan özelliği bulup çıkarmamız gerekir. Zira bilim, deney ve gözlemlerin gerisinde yatan ortak özelliklere yönelir ve farklı gibi görünen olguları ortak yasalar altında birleştirmek ister.

Batı düşüncesinde yerleşmiş olan Nesnellik, İndirgeyicilik ve Yerellik varsayımlarından söz ettim (bakınız Yerellik ve indirgeyicilik başlıklı yazım).Bu varsayımları ilke olarak kabul eden toplumlarda özne yerini benliğe terk ettiği için “Var ol, kendini belirt, ortaya koy, ifade et” türünden istençler önemli olmuş, varoluşçu bir dünya görüşü, felsefesi ve sanatı ortaya çıkmıştır. Bu yaklaşımı da yadırgamamak gerekir zira sanatçı kendi dönemini ve döneminin kültürünü yansıtır. Aksi takdirde marjinal kalır ve ön saflarda yer alamaz.

Fakat günümüzde sanat gittikçe doğadan kopmaktadır. Resim sanatı belirsiz ve anlamsız şekiller ile renkler karmaşasına, müzik atonal bir yapı içinde melodiden uzak, heykel sanatı dahi soyut ve anlamsız şekillere dönüşmüştür. Yine de tüm bu karmaşık yapılarda bir harmoni, estetik ve denge unsuru var olmaya devam etmektedir. Çünkü insan her ne kadar doğadan kopmuş bir yaşam sürdürse de doğanın bir parçası ve holografik bir özü olması itibariyle tümüyle doğanın dışına çıkamaz.

İnsan doğanın bölünmez bir parçası olmasından dolayı doğadaki güzellik, harmoni ve simetri karşısında hayran kalmaktan kendini alıkoyamaz. Doğada iki türlü simetri vardır. Biri açık simetri diğeri örtülü gizli simetri. Gizli simetri matematiksel ve geometrik simetridir. Onu ortalıkta açıkça görmek kolay değildir. Fakat bu simetrik özelliği kuramlarımızda kullanarak doğanın birçok davranışını açıklayabiliriz.

Örneğin, Enerji korunumu ve Momentum korunumu, duyularımızla gözlemekte güçlük çektiğimiz fakat hesap sonucu var olduklarını kanıtladığımız, doğanın temel bazı gizli simetrilerinden türerler.

Açık simetriye örnek olarak kar kristallerini verebilirim. Kar kristallerinde herkesçe beğenilen estetik bir yapı olduğu kuşkusuzdur. Ayrıca insan tarafından değil, doğa tarafından açıklanamaz bir simetri içinde yaratılan ve süratle erimelerine rağmen her gördüğümüzde bizi hayran bırakan bu kar kristalleri simetri ile güzellik arasındaki bağı açıkça ortaya koymaktadırlar.

Fakat günümüzde kar kristallerinin sırrı da çözülmüş durumdadır. Koch eğrisi denilen bir tür fraktal şekil üzerinde yapılan matematik ayarlamalarla bir kar kristalini bilgisayarda oluşturmak mümkündür. Yukarıdaki resimde solda gerçek bir kar kristali sağında da fraktal bir basit modeli görülüyor.

Çok simetrik bir yapı gösteren kar kristali karmaşadan düzenin ortaya çıktığını gösteren güzel bir örnektir. Bu basit örnek sayesinde matematik bir karmaşa denkleminden simetrinin ve güzelliğin nasıl da bir anda ortaya çıktığını anlamaktayız. Tüm canlı varlıklarda gözlediğimiz güzellik ve estetik, evrenin temelinde yatan gizli ve simetri içeren fraktal bir yapıya işarettir.

Kum ve Köpük (Halil Cibran)

Başucu kitaplarımdan biri “kum ve köpük”..
Ne zaman koydum oraya ve neden koydum şimdi hatırlamıyorum.
Çok da önemli değil hani..
Forum konularına bakınca birden aklıma geldi ve aldım getirdim.
İçimden oyun oynamak geldi.
Rastgele açıyorum sayfaları ve önüme çıkanları yazıyorum şimdi..
Hatta daha eğlenceli olsun diye forumda şu an aktif olan kullanıcılar için rastgele yapıyorum seçimleri..
bakalım neler çıkacak:)

*Bana “seni anlamıyorum” demen haketmediğim bir övgü, haketmediğin bir hakarettir. (bu sonsuz için)

*Yalnız kovalandığında hızlı koşabilirsin. (bu xenix için)

*Solucanlar dönüşecek, fakat fillerin bile teslim olacak olması garip değil mi? (bu denge için)

*Kirli ellerini senin giysine silen kişi o giysiyi alsın. Ona tekrar ihtiyacı olabilir, senin ihtiyacın olmayacaktır kuşkusuz. (bu enkiman için)

*İçimdeki hayatın sesi senin içindeki hayatın kulağına ulaşamaz, yine de kendimizi yalnız hissetmemek için konuşalım. (bu da benim için)

Noktasal sonsuzluk

Bir önceki yazımda üçüncü tür bir sonsuzluktan söz ettim. Bu sonsuzluk türü hem geometrik hem de aritmetik olması bakımından doğrudan doğa ile ilgilidir. Yani doğada olması beklenen, fakat nedense bizim boyutumuzda belirmeyen bir sonsuzluk türüdür. Bu tür sonsuzluğa “singülarite” (tekliğin sonsuzluğu) da denmektedir.

Anafor adını verdiğimiz olaylara hem havada hortum olarak hem de suda yerel çekici bölgeler olarak rastlıyoruz. Fakat bu anaforlar sıfır noktasına (merkeze) yaklaşsalar da oraya varamazlar. Çünkü oraya varmaları için sonsuz hıza ve sonsuz enerjiye ulaşmaları gerekir ki bizim evrenimizde bu mümkün değildir.

Mantıksal olarak kendi üzerine dönüşümlü önermeler de aynı anaforlar gibi bizi içlerine çekerler. Onlardan kurtulmak mümkün değildir (Bakınız: Çelişkili önermeler başlıklı yazım). Mikro evreni açıklamak isteyen Kuantum kuramında da noktasal sonsuzluk sorunu vardır. Foton ile bir bütün oluşturan elektron ilerlerken bir foton saldığını ve yine aynı fotonu emdiğini düşünelim.

Richard Feynman (1918-1988) parçacıklar arası etkileşmeyi saçılma grafikleri ile gösterip elektronun öz enerjisini hesaplamak isteyince noktasal sonsuzlukla karşılaşmıştır. Bir elektron önce bir foton saçıyor ve bir süre sonra geri emiyor. Fakat fotonu geri emmesi için onun bir karadelik olması gerekmez mi? Genel Görelilik kuramına göre ancak kardelikler evrende fotonu dahi salmayan bir çekici güce sahiptirler.

Bu mantıktan hareketle evrende hem mikro boyutta hem de makro boyutta sonsuz çekici güce sahip karadelikler vardır. Her iki boyutta da karadelik yapısı bir noktasal sonsuzluğa gider. Eğer maddenin sonsuz kere bölünmesi mümkün olsaydı gene aynı noktasal sonsuzluk karşımıza çıkacaktı. İşte bu duruma engel olan enerjinin ancak sonlu kuantumlar (birimler) halinde aktarılabileceği görüşüdür. Bu kabul sayesinde noktasal sonsuzluk sorunu çözülmüştür.

Fakat elektronun öz enerjisini hesaplarken sorun gene karşımıza çıkmaktadır. Bunun çaresi sonsuzluğu bir mertebe geriye iterek birinci mertebede hesap yapabilmeyi sağlamaktır. Bu mekanizmaya fizikte “renormalizasyon” adı verilir. Feynman’ın kendisi bu renormalizasyon mekanizmasını “pisliği halının altına süpürerek görmezden gelmek” olarak tanımlamıştır.

Evren her boyutta kendine benzeyen yapılar üretiyor. Bu özellik evrenin bir Fraktal olduğuna işarettir. Üstteki resimde noktasal çekim gücünü resimleyen bir fraktal görüyoruz. Bu noktasal çekimi sağlayan noktanın sonsuz hıza ve sonsuz enerjiye sahip olması gerektiğini yukarıda belirttim. Sonsuz hız sahibi olan parçacıklar bizim evrenimizde bulunmasalar da Takiyon evrendeki parçacıklar (dalgalar) sonsuz hıza ulaşabilirler (Bakınız: Işıktan hızlı başlıklı yazım).

İşte bizim için çelişkili bir durum olan noktasal sonsuzluğu, merkezde bulunan Takiyonlar ile açıklayabiliriz. Onların düzen getirici özelliği sayesinde çevredeki yapılar (dalga paketleri) merkeze doğru çekilirler. Fraktalin çeper bölgesindeki siyah noktalara dikkatinizi çekerim. Bu resimde görülen spiraller uzam dediğimiz ortamın eğrilmesi olarak da yorumlanabilir. Çekici kuvvet uzamı (makro boyutta uzayı) bükmekte ve diğer nesneler (gök cisimleri) bu bükük geometride en kısa yolu izleyerek merkeze doğru çekilmektedirler.

Eğri uzayların geometrisini geliştirmiş olan iki matematikçi Georg Riemann (1826-1866) ve Nicholai Lobatchevski (1793-1856) sayesinde bugün karadeliklerin yapısı ve uzay bölgesi hakkında fikir yürütebiliyoruz. Fakat noktasal sonsuzluk sorununa halen bir çözüm bulunmuş değildir. Fiziksel olarak tutarlı açıklama Kuantum kuramı sayesinde değil, TE modeli sayesinde olduğu kanısındayım.