Rüzgarın On İki Köşesi

“Rüzgarın On İki Köşesi” Ursula K. Le Guin’in ilk gençliğinden itibaren yazdığı öykülerin bir araya getirildiği bir eser. Yazar, çok sevdiği, fantastik ve bilimkurgu olarak kabul edilebilecek kurguları tarih sırasını gözeterek kitaba dâhil etmiş.Ayrıntı Yayınlardan ikinci baskıyı yapmış. Her bir hikayeye ayrı ayrı odaklanmak lazım, hepsi muhteşem.
Onun tarzını zaten çok seven biri olarak bu öykü kitabını seneler sonra ikinci kez okuduğumda bazılarını çok iyi hatırladığımı bazılarını ise ilk kezgörüyor gibi olduğumu itiraf etmeliyim.
Bu kitapta öykülerin muazzam lezzetinin yanında, öykü girişlerine bizzat Ursula’nın öykünün tarihçesi hakkında yazdığı kısa notlara bayıldım. Bu notlar öyküden çok kendisi hakkında ipuçları veriyor gibiydi ve bu bana kendi hakkımda da bazı şeyleri hatırlattı.
Görüş alanı öyküsü, son yılların kuantum düşünce ve mistik değerlerin sunduğu HAKİKATi en pratik şekilde sorgulatan bir öykü. Herkesin okumasını dilerdim.
Bu kitap hakkında daha çok bilgi için tıklayınız
 *

Devamını oku “Rüzgarın On İki Köşesi” →

Dikkat ve Ben’im

Dikkat, başlangıçtan beri var olan zekadır, bilincin ta kendisidir. O kavramsal düşünce tarafından yaratılmış bariyerleri ortadan kaldırır ve bununla birlikte hiçbir şeyin kendi başına var olmadığı farkındalığı gelir. O algılayanı ve algılananı birleştirici bir farkındalık alanı içinde birleştirir. O ayrılığı ortadan kaldıran ŞİFACIdır.

Eckhart Tolle

Şimdi anına amacımıza ulaşacak bir araç olarak bakmadıkça bu alana giren herkesi ve her şeyi ilginç asil bir konuk olarak görürüz. Bu birleşik alanı ilk kez fark edip yaşadığımda ne kadar şaşırdığımı hatırlıyorum. Güzellik bu işte
 
Paylaştığım foto E. tolle dan

Devamını oku “Dikkat ve Ben’im” →

Hayatının hikayesi- olağanüstü bir öykü

Arrival, Hayatının hikayesi öyküsünden bu alıntının ikinci paragrafı büyük şeyler ifade ediyor. Ayrıca ben kişisel olarak deneyim ve ifade şekillerinin burdaki gibi ikiyle sınırlı olmadığını da söylüyorum. Burada heptapotların zaman kavramı olamayacağını da anlıyoruz aslında ama Ted belki okuyucunun anlaması için belki bunu yazdığı 97 yılında bunun tam olarak farkında olmadığından altını kalın kalın çizmedi.   İkinci dikkat, lineer olmak zorunda değil, birkaç şeyi birarada odaklanma alanına alabiliyorsun. Aslında burada yapmak fikrini de fiziki bir eylemden ziyade kuantum fiziğindeki Sanal Geçişlerle benzetiyorum ben, bunu bizler birinci dikkatte de yapıyoruz ama yaptığımızın farkında olmuyoruz. oysa heptapotlar sanal geçişleri farkında olarak ve milyonlarcasını bir anda yapabilince zaman kavramı kayboluyor, herşeyin nerden nereye gideceği tam olarak görülüyor ve bunu da ligatür denilen bir yöntemle tek bir işaretle gösterebiliyorlar.

Aslında kitaptaki tüm öyküler inanılmaz etkili, hatta izninizle akıl almaz boyutta diyebilirim.

Keşke yazmaya devam etseydi ve umarım tüm öyküleri film olur.

 

everybody make mistakes except captains

Eşi deniz kuvvetlerinden emekli bir arkadaşım vardı. Oğullarımız aynı yaşlarda olduğundan mümkün oldukça görüşürdük. İlginç bir evleri vardı, her yer ve duvarlar batmış ünlü gemilerden çıkarılmış parçalarla doluydu. Ayrıca bir oda dolusu da sergilenemeyen gemi kalıntısı vardı, öyle hatırlıyorum.
Salona girdiğinizde tam göz hizanıza pek güzel ve kaliteli bir çerçeve içine yazılmış şu yazıyla karşılaşırdınız: “everybody make mistakes except captains” Yani herkes hata yapar ama kaptanlar asla!
Ben de gülümserdim her gördüğümde ve kaptanların egolarının biraz şişkin olup olmadığı ile ilgili düşünceler geçerdi aklımdan bir an için.
Bunu nerden hatırladım da üşenmeyip yazdım (çünkü milyonlarca şey yazabilecek hatıram var ama çok üşengecim)?
Bir süredir LAST Ship diye bir dizi izliyorum,şu an dördüncü sezona filan geldi. Normal insan olan o kişi, köprüye gelip de kaptan koltuğuna oturduğu an başka bi şey oluyor! İster albay olsun ister başçavuş!
Şu uyarıyı da seviyorum: Kaptan köprüde!
*
KENDİN diye bir şey olmadığı doğru
ama
KENDİN diye bi şey uydurman da zorunlu!
sa
Kendin için iyi bir şeyler uydurabilirsin (hani olumlamalar vs gibi yöntemlerle. Tabi şunu unutmadığını varsayıyorum: kişiliğin için uydurduğun her güzel şeyin tersi senin gölge kişiliğine yerleşir. Dualite böyle emreder. Bunlar tek başına gelmezler! Aaa bu son cümleyi bi kitabımda söylemiştim sanırım 
Güzel ve Çirkin aşkı 🙂
Kendin diye bir şeyin %95 i zaten 6 yaşına kadar uydurulmuş iş bitmiş oluyor yani senin buna katkın sonrdan olsa olsa küçük bir katkı fakat sorun olan bu değil, uydurulmuş bu kendinin UYDURULMUŞ olduğunu bilmeden yaşaman ve ölmen oluyor, işin üzücü yanı bu.
Bu arada tüm bu uydurulmuş şeyler zannettiğin küçük BEN ile, sonsuz BEN’im arasında bir fark olduğunu da unutmayalım. BEN’İM, fankındalığım ve bilişimdir. Kişisel bir olgu olarak ya da herhangi bir şekilde onu tanımlayabileceğimizi sanmam.

Phantom Thread ve 2018 Oscarları

Phantom Thread

“Yılın en iyileri arasına girmesine rağmen yalnızca Kostüm Tasarımı ödülü ile yetinmek zorunda kalan Phantom Thread, biraz The Shape of Water’ın göz boyayan reklamı ve politik meselesi, biraz da hikâyesinin durağan üslubu sebebiyle bu senenin talihsiz yapımlarından biri haline geldi. Fakat hepsinden öte Phantom Thread’in şanssızlığı, sıra dışı öyküsünün seyirciye yeterince geçememiş olmasından ileri geliyordu ki bunun sebebi, filmin ana karakterleri olan Reynolds Woodcock (Daniel Day-Lewis) ile Alma’nın (Vicky Krieps) daha önce hiç şahit olmadığımız türden bir aşk ilişkisine sahip olmalarıydı.” Kaynak
 
Sahnelerin hepsi, roller muhteşemdi. Konu incelikli ve psikolojik bir altyapıya dayanıyordu. Reynolds biraz narsistlik sınırına yakın, Alma ise muhteşem gülüşüyle parıldıyordu. Alışkanlıklarına ve yaptığı işe aşık bir adamın bile gözünden kaçamayan bir pırıltı! Dönem filmlerini pek sevmeyen biri olarak bu yılın oscar en iyi film adaylarının nerdeyse hepsi dönem filmi ve çok iyiler. Demek ki 2017 yılı önceki yıla göre verimli geçmiş. Önceki yılın Oscar adaylarının çoğu hüsrandı diye hatırlıyorum.
Phantom Thread filmi izlenmeli, kaçırılamayacak denli nitelikli bence.
*
The Post
The Post’ta çok iyi oyunculuklar ve iyi bir kurgu var. İzlenmeli bence. Oscar adaylığını hakkıyla almış fakat heykelciği bu kez Spielberg evine götürememiş görünüyor. Bu film, yönetenler sizi kandırırken doğruya ulaşmanızı sağlamak adına verilen savaşı anlatıyor. Ve bu yüzden, belki de Amerikalılardan sonra en çok bizim izlememiz gerekiyor! Yani, o savaşı daha verenlerin büyük bedeller ödediği vermeyenlerin ise gazeteci olarak hava attığı bir ülkede yaşayanların… Girdiği her role hakkını veren ve oynadığı her filme değer katan Meryl Streep’in, daha önce hiç Spielberg’le çalışmadığını biliyor muydunuz? Sinemanın 2 efsanesi; hatta Meryl Streep’e eşlik eden Tom Hanks ile beraber 3 efsanesi ilk kez aynı filmde bir araya geliyor. Fil, 1971’de Pentagon belgeleri etrafında dönen yasal süreci konu alıyor. Washington Post çalışanları editör Ben Bradlee (Hanks) ve yayıncı Katharine Graham (Streep) ordu analisti Daniel Ellsberg tarafından yazılan ve sızdırılan Pentagon belgelerini yayınlama kararı alırlar. Belgelerin, Johnson yönetiminin Vietnam Savaşı’nda ABD askerlerinin rolü hakkında kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini, Nixon yönetiminin gizlice savaşı tırmandırdığını ortaya koymaları büyük skandal yaratır. Nixon yönetimi The Post’un bunları yayınlamasını durdurmaya çalışır acaba yönetim mi, yoksa özgür basın ilkesi mi baskın gelecektir.Bu kararı verebilmek The Post’un sahibi için kolay mıydı? Nelere mal olabilirdi?
*
Böylece 90.cı Oscar en iyi film adaylarının hepsini izlemiş oldum, üç tanesinin doğrudan biyokrafik olması (muhteşem kurgularla), toplamda galiba 7 tanesinin dönem filmi olması dikkatimi çekti. Bu dokuz filmden yalnızca Lady Bird, hoş bir film olmasına karşın en iyi film adayı olamayabilrdi dedim. Diğerlerinin ise en az altı tanesi oscarı gerçekten alabilirdi. Eh bi tanesi aldı, Shape of the water, hayırlı olsun.
*
Sound of My Voice
2050 yılından gelen bir kız, neolduğunu bilemeden çırılçıplak sokaklarda dolaşırken bir yardımsever onu alır ve sonra işi bir tarikata çevirir. Müridler edinmeye başlarla, ki bunun amacı nedir bilinmiyor. İki araştırmacı bu konuyu haber alıp gizlice müridler arasına girerler. Bazı ritüeller yapılır. Filmin sonunda her şey açıkta kalır, ne bu kızın (Brit Marling) bir sahtekar olup olmadığı, ne kendini FBI diye tanıtan ama tek başına çalışan iri yarı zenci kadının ne olduğu, hiç bir şey yerine oturtulmaz. Muhtemelen sonrasında yapılan The OA isimli çok ilgi gören ve aynı baş rol oyuncusuyla karşımıza çıkan diziye ilham vermek için yapılmış gibidir!
*
MULTIPLE SARCASMS
 2010 yapımı ilginç bir film MULTIPLE SARCASMS. İçeriği hakkında pek bir şey yazmak istemiyorum sürprizleri bozulmasın diye.Sunumu harika olmuş, karakterlerin en az birini ya da çoğunu hayatınızın bir döneminde bulabilirsiniz. Şüphesiz ki kültürler arası farktan dolayı bizim yaşamlarımıza ters diye düşünülen tepkiler bulacaksınız; fakat sadece tepkiler farklı olacak yoksa olan bitenin gerisinde, dibinde aynı şeyler var. İnsan her yerde insan. Mimar Gabriel’in bir oyun yazarı olma serüveni de bunlardan biri.