MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…

Sevgili Juno’dan yine nükteli bir varoluş hikayesi: MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla, MUCİZE, YANILGI, VİCDAN ve UMUT’un DOĞASI HAKKINDA…

Yanıltan, bizi nasıl mı yanıltır?

Bir beden sahibi olmanın verdiği hislerle yani Ay’la yanıltır; Hislerimizi biz zannederiz! Oysa, onlar bizi bilinçten perdeleyen zanlardır.

Zihinle yani, Merkür’le yanıltır; Algılarımızı ‘’gerçek’’ zannederiz! Elle tutulup gözle görülen, somut değerlerden hareket ettiğimizi ileri sürerek böbürlenir ve kendi aklımızı kimseninkine değişmeyiz üstelik!

Hırs’la yani Mars’la yanıltır; Zaman ve mekanla sınırlı olduğu için bilincimiz ölüm korkusuyla maluldür! Ayrılık, onu sonsuzluk ve tamlıktan kopardığı için, tek başına varlığını nasıl devam ettirebileceğinin kaygısına düşmüştür ve hep bir savunma-saldırı mekanizması ile hayatta kalmaya çalışır! Onu vareden bu mekan ve içinde yol aldığı zaman aynı zamanda onu tehdit eden unsurlarla doludur. Hayatı boşuna bir ‘’mücadele’’ olarak görmez şu insan…

Arzuyla ve hazla, yani Venüs’le yanıltır; bu hikayenin en ‘’seksi’’ yanıdır! Hatırlarsanız, Uranüs’ün yani Evrensel Bilincin testislerini kesip okyanusa atar Satürn. Gelgelelim o testislerin saçtığı yaratıcı tohumlardan Venüs ya da Afrodit doğar! Aslı itibariyle, Yaratıcı İlham’dır ya da İlahi Aşk’tır… İnsanlara peşlerinden koşacakları bir amaç, kendilerini adayacakları bir sebep verir…  Ne var ki, madde alemine kapılmış insan neyi beğense ona sahip olmak ister, yokluk korkusuyla yaşadığı için neye sahip olsa hem tutmak hem çoğaltmak, hem de ihtiyacının üzerinde tüketmek ister, ne zaman bir ilham alıp bir güzellik ya da işe yarar bir şey üretse onu malı olarak görür başkalarından sakınmak ve akışını yolunu belirlemek ister, neye sahip olamasa veya elden kaçırsa onu kıskanır ve yok etmek ister…

İşte tam bu aşamada ortalık Merkür  ile yapılan planlar, Ay ile düşülen heyecan ve hezeyanlar, Mars ile girişilen mücadelelere boğulur…

Aynı nefesten, aynı çamurdan, aynı kaburga kemiğinden üremiş olanların hepsi, Yaratıcı İlham’dan gelen güzellik ve bolluğa sahip olmak için duydukları arzuların, tutkuların ve hırsların pençesinde zamanla, mekanla ve birbirleriyle savaş ederler. Uygarlık tarihi dediğimiz hikaye, bu temanın farklı kurgularla kendini tekrar ettiği bir masallar dizisi değil midir?

KovaBurcuArketipiMitolojisiAstroloji

Güneş, Ay, Merkür, Mars ve Venüs’e içsel gezegenler denmesinin sebebi, BENLİK duygusunun şekillenmesine birebir katkıda bulunmaları yüzündendir.

Dışsal gezegenler dediğimiz Uranüs, Pluto, Neptün, Satürn, Chiron ise mitolojide birinci nesil tanrılar olarak geçen Titanlardır.  Astrolojide bu gezegenler bizim rehberlerimiz ve öğretmenlerimizdir. BENLİK algımızı yeniden yapılandırmamıza yardımcı olurlar. Hem içsel gezegenlerle yaptıkları açılarla onların titreşimini belirlerler, hem de zaman içinde haritaya yaptıkları transitlerle bizi sınavlardan geçirirler. Metatron, Azrail, Mikail, Cebrail gibi melekleri fazlasıyla andıran misyonları vardır…

Çözünme ve Rabbin  birliği içinde yok olmayı temsil eden, imanlı ve kendini feda misyonunu birebir üstlenmiş görünen Neptün, adeta İsa enerjisinin birebir tarifi gibidir…

İnsan hep hikayesinin nereye varacağını bilmek ister! Elbette nereden geldiyse oraya varacaktır…

Devamını oku “MİTOLOJİ ve ASTROLOJİ Aracılığıyla…” →

Analitik Psikoloji – Jung -Adler

Jung’un Sistemi: Analitik Psikoloji

Carl Gustav Jung
Carl Gustav Jung

Analitik psikoloji ile Freud’un psikanalizi arasındaki temel görüş ayrılığı libidonun niteliği ile ilgilidir. Freud’a göre libido cinsel ağırlıklı bir kavram, Jung’a göre ise; libido genelleştirilmiş bir hayat enerjisidir. Jung’a göre libidinal hayat enerjisi, kendini, gelişme, üreme ve birey için neyin önemli olduğuna bağlı olan başka faaliyetlerde de gösterir. Jung hayat enerjisini sadece cinsellikte ele almaz. Örneğin, 3-5 yaş arasını Freud, ilk cinsel belirtiler dönemi olarak algılarken, Jung’a göre cinsellik öncesi dönemdir. O’na göre libidinal enerji, gelişme ve beslenme işlevlerine hizmet eder. Jung ödipal süreci reddeder. Jung’a göre bu dönemde çocuk annesine olan düşkünlüğünü annenin yiyecek sağlayıcı işlevine bağlı bir doyum, ihtiyaç bağlılığı ve rekabet açısından ele almıştır. Jung’a göre libidinal enerji sadece ergenlikten sonra karşı cinse ilgi duyan bir şekle bürünür. O’na göre cinsellik libidoyu oluşturan birkaç dürtüden biridir. Freud’a göre her küçük çocuk annesine karşı cinsel ilgi duyar. Jung bunu çocukluğunda annesini algılama tarifine bağdaştıramamıştır. Annesini, çekici olmayan, şişman bir kadın olarak tarif etmiştir. Jung’a göre cinsellik, insan motivasyonunda küçük bir role sahiptir. Jung ve Freud arasındaki bir diğer farklılık, insanın kişiliğini etkileyen güçlerin yönüyle ilgilidir. Freud insanları çocukluk yaşantılarının, kurbanı olarak görürken, Jung, insanların şekillenmelerinin sağlayıcısının geçmişleri, geleceğe yönelik hedef ve ümitlerinin olduğunu söylemiştir. Davranışlar çocukluktan itibaren, tüm yaşam süresi boyunca değişime uğrar. Bir diğer fark ise; Jung, bilinçaltına fazla vurgu yapmamıştır. Bilinçaltına yeni bir boyut eklemiştir. Bu da bir tür olarak insanların hayvan atalarının kalıtsal deneyimleri (kollektif bilinçaltı) olmuştur. Jung, psike terimini üç seviyede oluştuğu söylenen zihinle ilgili kullanmıştır. Bunlar, bilinç, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Bilinç, algıları ve anıları kapsar. Çevremize adapte olabilmemizi mümkün kılan gerçeklikle bağlantı kurmanın bir yoludur. Bilincin merkezinde ego vardır. Bilinci, bilinçaltının yanında ikincil öneme sahip bir unsur olarak görmektedir. Bilincin görünen yanından çok, gizli kalmış görünmeyen yanlarına dikkat çeker. Jung’a göre iki bilinçaltı seviyesi bulunmaktadır. Bunlar, kişisel bilinçaltı ve kollektif bilinçaltıdır. Kişisel bilinçaltı, bilincin hemen altındadır ve bireye aittir. Kişisel bilinçaltı, anılardan, arzulardan, dürtülerden, silik algılardan ve unutulmuş deneyimlerden oluşur. Bu bilinçaltı seviyesi çok derin değildir. Çünkü bilinçaltındaki olaylar kolaylıkla bilinç seviyesine getirilir. Kişisel bilinçaltındaki deneyimler, gruplaşarak, kompleksleri oluştururlar. Kompleksler, zihin, güç ve aşağılık hissi gibi düşüncelerle meşgul olmasıyla tanımlanan ortak ana konularla, duygu, anı ve isteklerin kalıplarıdır. Kişisel bilinçaltının altında kollektif bilinçaltı vardır. Kollektif bilinçaltı, birey tarafından bilinmeyen geçmişteki hayvan atalarının da dahil olduğu tüm nesillerin deneyimlerini kapsar. Kişiliğin temelini şekillendirir ve genel evrimsel deneyimlerden oluşur. Kişilikteki en etkili güçtür. Çünkü şimdiki davranışlarımızın hepsini yönlendirir. Jung’a göre tüm insanlar da kollektif bilinç ortaktır.
Devamını oku “Analitik Psikoloji – Jung -Adler” →

Frequencies “OXV: The Manual”

Ne demişler, geç olsun güç olmasın 🙂 Sonunda Frequencies filmini izleyebildim,velakin pattadanak bi şeyler söylemek zor. Çok başarılı buldum, bazı soyut konuların artık böylesine güzel görselleştirilebilmesine hayran oluyorum.
Ana aks zaten bildiğim ve sürekli anlatmaya uğraştığım şey, işin bu kısmı çok zevkli ve heyecanlı, sesler, kokular hayatımızı idare ediyorlar. Hatta ben filmden de ileri gidip, büyülerin, örneğin ingilizce büyüsü, türkçe, çince japonca büyüsü (lisan yerine büyü kelimesini geçirin de beni uğraştırmayın) demiş biriyim hem de onbeş yıl filan önceden beri. 🙂
Diğer yandan yönetmenin bazı eski cemiyetlere göndermeler yaptığı, şifreli sözcük ve hareketleri kullanmış olabileceği yönü de var ki, bunun için filmi defalarca seyretmek lazım. Artık çok da ilgimi çekmez oldu bu tür zeka oyunları.
Belki seyredenlerin bazıları da benim gibi Mozart arşivine koşmuş olabilir.:)
Bir daha izleyeceğim kesin olan film.
indir
Transcendance filmine de dokunalım çünkü dün de onu ikinci kez seyrettim.
Günün zaten değişik bir enerjisi vardı. Boşluk, gerilimin boşalması, nötr bir durum, sadece kaygısız bir gözlemcilik hissi. Bunu hisseden başkaları da var mı bilmiyorum.
Filmi izledikten sonra garip bir psikoloji içindeyim, izah etmek zor. Ve aynı anda evimin önüne saatlerdir beton dökülüyor! Matrixi bu derece hissettiğim birkaç andan biri bu.
Eğer kendimi bulursam ve bu şeyler aklımda kalırsa transcendence filmi hakkında yazma isteğim var.
*
Çocukluğun Sonu 3 bölümlük mini dizi; İngiliz yazar Arthur C. Clarke tarafından 1953 yılında yazılan bilimkurgu romanından uyarlanmış. Gençlik yıllarında okuduysam bile hatırlamıyordum ve İthaki geçtiğimiz yıl yeniden basınca alıp okumuştum. Tabi söylemeye gerek yok harika bir bilimkurgu.
Dizisini ise tabi biraz değiştirmişler, insanların aşk acısını ve çocuk mülkiyeti hakkını içine yerleştirmeden herhangi bişeyin okunmayacağı ya da seyredilmeyeceğine dair genel kabulün gereğidir deyip onu sineye çektik.
Benim merak ettiğim, kitabı okumadan bu diziyi seyredip beğenenler oldu mu? Ve ne anladılar, ne çıkarsadılar?
Bu kitap kanal tebliğleri furyasından önce yazıldığına göre, onlara bir hayli ilham vermiş gibi geldi bana ama bazı unsurlar tam tersine anlaşılmış da olabilir. (annunakilerle ilgili olanları kastediyorum)
* Bir de 46 Yok olan dizisi var 🙂
Bu hafta 46 dizisini her gün iki iki izledim bugün de bitirdim. Yerli dizi pek izlemediğim için bu yorumum eksik kalabilir peşinen özür dilerim.
Bildiğim kadarıyla mevcut dizilerden oldukça farklı bir konusu, tekniği var, üstelik bir saatle sınırlanan bölümler sıkıcı değil. Güzel bir konu yakalanmış, oyunculuklar kısmen idare ediyor, gerilim severler için önerilebilir bir yapım. Konu gerçekten iyi-güncel olduğu için gerilimden yana değil de bilimkurguya kaymaya çok müsaitmiş ama yapılmamış, buna biraz hayıflandım. Keşke reyting canavarı olmasa da bu tür yapımlar da başka alternatifler ile yarışabilse. Eminim böylesi bir yarışma yerli dizilere biraz çeki düzen getirir. Mevcutlardan sıkılan -hatta illallah diyen- seyircilere yeni bir heyecan ve bakış açısı getirebilir.
Bu arada sanırım yönetmenimiz Tarantino hayranı 🙂 Kadın komiserin tarzı Kill Bill deki Uma Thruman, cinayet temizleme sahnesi Pulp Fiction, Salim karekterinin kıyafeti Rezervuar Köpeklerdeki gibi vs… Bu da normaldir. Her yönetmenin hayran olduğu etkilendiği ustalar olur.
Bu tarzı pek sevdiğim söylenemez çünkü sadece zekaya hayran olmak yetmiyor, içimi depresif bi hale sürükleyen yapımları artık pek tercih etmiyorum. Korku tarzını hayatımda hiç seyredemedim zaten fakat şimdi gerilim, ya da The Lobster vari film ve dizilerden de hoşnut olmuyorum, sebebini bilemiyorum tam ama galiba değişiyoruz işte 🙂

 

Geocaching nedir?

Geocaching, katılımcıların, GPS (Global Positioning System) kullanarak ‘hazine’yi yani kutuyu saklama ve bulmalarından oluşan bir açık hava oyunudur. Yürüyüş ve trekking içerdiği için bir çeşit doğa sporu olarak da tanımlanabilir. Basit olarak ‘Hazine’ yani kutu su geçirmeyen plastik bir kaptır. İçinde log defteri, kalem ve bulacak kişiye hoşluk olması açısından isteğe bağlı olarak küçük hediyelikler, anahtarlık, mum gibi küçük eşyalar olabilir.

Geocaching kutular
Devamını oku “Geocaching nedir?” →

Bilim Tarihinden Notlar

Tarih Öncesi

14 milyar yıl önce samanyolu galaksisi (Güneş sisteminin bulunduğu galaksi) oluştu.

Bir süper nova patlamasının kalıntılarından 4.5 milyar yıl önce güneş sistemi oluştu.

3.8 milyar yıl önce basit hücreler oluştu.

2 milyar yıl önce karmaşık hücreler oluştu.

1 milyar yıl önce ilk çok hücreli yaşam gözüktü.

600 milyon yıl önce basit hayvanlar oluştu.

200 milyon yıl önce memeliler oluştu.

200 bin yıl önce modern insan oluştu.

Bulunan en eski insan fosili 130 bin yıl öncesine aittir ve Afrika’da bulunmuştur.

35 bin yıl öncesine ait Lebombo kemiği bulundu ve üzerinde takvim hesabına benzer matematiksel işaretler tespit edildi.

20 bin yıl öncesine ait Ishango kemiği bulundu. Bu kemiĝin üzerinde basit toplama işlemleri ile bazı asal sayılar bulunmaktadır.
Devamını oku “Bilim Tarihinden Notlar” →