Geçmişin Hipnozunu Bozmak

Dünyanın en büyük hipnozcuları anneler ve babalardır. Büyürken biz bu hipnozu pekiştirerek ilerleriz.

Dr. Bulent Uran, bilinçaltini bizim KU kavramimızla cok benzer biçimde kullaniyor ve bilici de LONO olarak algilayabilirsiniz. Zaten kitap (Gecmisim hipnozunu bozmak) giris bolumleriyle nerdeyse urban shaman konseptinin bizim dile en yakin bir baska ifadesi gibi, bu anlamda pireshamanlar bu kitabi edinirlerse kavramlari iclerinde yerli yerine oturtmak kolaylasacaktir.

“Yerine daha iyisinin konacağına ikna olmadan bilinçaltı eski programı silmez” GHB
KU’nun bilinenin aksine ne kadar mantıklı olduğunu hatırlayınız. Aynı zamanda KU yeni kayıtlar veya eskisinin iptali için “deneyimin yoğunluğunu” dikkate alır. Ne kadar duygusal, kimyasal ve kassal reaksiyon oluştuğuna bakar; Deneyim ne kadar gerçektir?!
KU ile iletişim bana Kane ile iletişimden hep daha incelikli gelmiştir. Herkes Kane ile (yüksek benlik, tanrısal benlik veya Ben’im bilinci) iletişime girme heveslisidir fakat günlük hayatı yöneten KU (beden hafızası) nı küçümser. Ah bu büyüme arzumuz 🙂
Onbinlerce yılın hesabını tutan devasa bir işletim sistemi KU. Tabi ki bizzat insan deneyimlerinden çıkarsadığı her bilgiyi bizi güvende tutmak adına disiplinle azimle uyguluyor kendisi. Olağanüstü bir asistan, dipsizkuyu. Fakat biz ondan hiç haberli değiliz, eğitilmedik, ne yazık! Üstelik hayvansı yanımız, reptilyan beyni vs gibi aşağılamalarla bir an önce terk edilmesi beklenen bişey gibi sunuldu bizlere
İlk olayı bulmadan sorun kökünden halledilemez. GHB
Bilincin önceliği, önem sırası ile bilinçaltının önceliği çok farklı olabiliyor, belki bu sebeple bilincin oluşturduğu filtreyi aşmadan yapılabilecek tahminlerin çoğu boşa gitmekte.
Kendi uyguladığım; Rüya görüşmeciliği, BAK Birleşik alan kullanımı ve Urban Shaman  yöntemleri hep bu eksikliği gidermeyi hedefler; ilk olayı bulmak. Ve böylece şifalanmayı mümkün kılabiliriz. Hipnoz yöntemi de çok önemli bir yoludur bunun fakat nedense kilo verdirmek, sigara bıraktırmak gibi çok kısıtlı alanlarda kullanılagelmiştir.
*

Scıo diye bir frekans cihazı. Bedene 12 bin ayrı frekans göndererek geri dönen tepkilere göre hastalıkları, genetik yatkınlıkları, alerjileri, asit-baz dengesini, hormonal bozuklukları ve hastanın ruh halini analiz ediyor. Bu cihazın ilk prototipi NASA’da geliştirilmiş. Uzayda hastalanırlarsa diye astronotların kullanması için. Şimdi çok geliştirilmiş. Tüm dünyada kullanılıyor ancak ilaç tröstlerinin baskısından dolayı genele yayılamıyor maalesef. Sadece Güney Amerika ve Avustralya’da genel sağlık sistemi kapsamına alınmış durumda.

Bu yöntemle sadece sinekleri öldürmüyoruz bataklığı kurutuyoruz diyor Dr. Sarıyıldız. Ben de yıllardır bu konuya dikkat çekmeye çalışıyorum. Gerçi bu tür aletlerle de bataklığı kalıcı olarak yok etmek mümkün değil, süreçleri onbeşyıl önce yerinde bilfiil gözlemledim çünkü bünye aynı tür duygu ve düşüncelerle yeniden bir bataklık oluşturabiliyor, kesin çözüm ancak sebeple uğraşarak elde edilebilir bu da bence terapi, hipnoz gibi yöntemlerin sağlıklı ve yaygın bilimsel kullanımlarını gerektiriyor. Eğitim sistemlerinin revizesi gerekiyor, placebo üzerine daha derin düşünen, denemekten korkmayan, gerçekten dinleyebilen tıp mensupları gerekiyor.

Not. “Geçmişin Hipnozunu Bozmak” Kitabını öylesine yararlı gördüm ki, hemen okuduğumun üçüncü haftasında Bülent beyin, İstanbul’da, 7Path Oto Hipnoz Yöntemini öğrettiği eğitim çalışmasına katıldım. Çok yoğun geçen ve kalabalık bir eğitimdi. Bülent beye, bu çalışmada maksimum yarar sağlamamız için gösterdiği samimi çaba ve alçakgönüllülük için teşekkür etmek isterim. Ayrıca eğitimin verildiği Park City’yi de misafir ağırlama konusundaki titizliği için  kutlarım.

Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi Ve Kuantum Mekaniksel Yaratılış

200 yıl kadar önce Laplace, Newton kanunlarının ne kadar başarılı olduklarını dikkate alarak, “evrende mevcut maddelerin konumları, momentumları ve onların etkileyen güçler bilinirse, geçmiş hakkında bilgi sahibi olmak ve geleceği kesinlikle bilmek mümkündür”, demiştir.

Bu sözler açıkca Laplace’in Newton’a duyduğu güvenin sonsuz olduğunu göstermektedir. Son yüzyıl içindeki gelişmeleri duysaydı, mezarında kahrolurdu herhalde Laplace. Aslında Newton’a bu kadar güvenmesi kendi hatası idi. Laplace’in bu sözleri onun kadere olan inancını da dile getiriyordu.

Eğer cisimler değişmeyen bazı yasalara uyarak hareket ediyorlar ve o yasalar her zaman geçerliklerini koruyorlarsa, geleceği tahmin etmek mümkün olduğu gibi, geleceğin değişmeyeceğini de kabul etmek zorunluğu vardır diyordu, Laplace.

Başka bir deyişle Laplace’e göre geleceğin akibeti geçmişte saptanmıştır. Bu durumda diyebiliriz ki Big Bang sırasında geleceğin akibeti, tabiri caiz ise, kaderi, saptanmış olmalıdır.
Devamını oku “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi Ve Kuantum Mekaniksel Yaratılış” →

Michael Malloy

TARİHİN EN TUHAF CİNAYET PLANI

Muhtemelen Michael Malloy’un ismini daha önce hiç duymamışsınızdır. Fazla önemli biri sayılmazdı. New York’ta, Bronx’ta yaşayan altmış yaşında işsiz bir itfaiyeciydi. Amerika’ya İrlanda’dan göç etmişti ama bunun anlatacağım öyküyle pek bir ilgisi yok. Bu adam hakkında bilmeniz gereken tek şey alkolik olduğudur. Bir kadeh içki için yapmayacağı şey yoktu. İşin aslına bakarsanız, Malloy’un başına dert açan da bu içki sorunu oldu. Kendisi, Amerikan tarihindeki en tuhaf cinayetlerden birine kurban gitti.

Şimdi saatlerimizi 1933 yılının Ocak ayına ayarlayalım ve Anthony ‘Tony’ Marino adlı bir adamın yasadışı içki sattığı mekanını ziyaret edelim. New York’a yolunuz düşerse eskiden bu içki dükkanının bulunduğu yeri mutlaka ziyaret edin. 3804, Üçüncü Cadde. Kime sorarsanız sorun buranın bir çöplük olduğunu söyleyecektir. Pis ve rutubetli olduğunu söylemem kafanızda canlandırmanız için yeterli olacaktır.

Yasadışı içki ticareti üzerindeki rekabetin en şiddetli olduğu dönemdi ve Marino ‘nün acele nakit paraya ihtiyacı vardı. Müşterisi olan, Francis ‘Frank’ Pasqua adlı, vaktinin çoğunu kendisini alkolle mumyalamaya adamış bir cenaze kaldırıcısı ile birlikte maddi sorunlarına mükemmel bir çözüm buldular. Herhangi biri adına hayat sigortası yaptırıp sonra da zavallı adamdan kurtulacaklardı.

Dükkanın arka tarafındaki kırık bir poker masasının kenarına tünemiş iki adam, büyük odaya geçtiler. Gözleri hemen Michael Malloy adlı müşteriye takıldı. Malloy mükemmel bir seçimdi çünkü çok az akrabası ve arkadaşı olan bir ayyaştı. Kimse yokluğunu hissetmezdi.
Devamını oku “Michael Malloy” →

Nedensellik Üzerine Bir Tartışma

Nedensellik konusu üzerine düşünülmesi gereken ilginç bir konu. Bugünlerde kafama takılmış durumda.

Şimdi nedensellik dediğimiz şeyi açıklamakla başlayalım. Basitçe neden sonuç ilişkisi olarak tanımlanabiliyor. Ama neden ve sonuç ne demektir? İkisi birbirini gerektiren tanımlar olduğundan birini tanımlamak yeterli olacaktır. Bu konuda tam sonuca varabilmiş değilim.

Örneğin A olayını gözlediğimiz “her seferinde” “bir süre sonra” “mutlaka” B olayı gözleniyorsa A, B’nin nedenidir diye tanımlanabilir. Ama bu tam olarak neden sonuç ilişkisini göstermiyor. A’nın B’yi “ortaya çıkarması” gerekiyor aslında. Bu tanım için de derine inmek işleri zorlaştırıyor. Ama bizi zor korkutamaz .

Bir örnek alalım. Mesela yüksekten bırakılan taşlar aşağı düşerler. Aşağı düşmek bir sonuç olduğuna göre bunun nedenini araştıralım. Yerçekimi! (taşı bırakmamız da bir sebep elbette ama es geçelim şimdilik). Güzel… Şimdi yerçekimi birşeyin “sonucu” olmak durumunda. O halde onun da bir nedeni var. Maddelerin graviton saçmaları(?)… Hmm şimdilik fena gitmiyoruz ama maddeler neden graviton saçarlar? İşler karışmaya başladı. (Hipotetik cevaplar vereyim) Quarklar arası belli bir etkileşim nedeni ile saçıyorlar diyelim. Peki neden quarklar bu şekilde etkileşir? Eee sıktın ama deyip kafaya bir tane geçirmenin sırası sanırım . Benim sorunum da burada başlıyor. Bu neden-sonuç ilişkisini sonsuza kadar götürebilir miyiz? Sonsuza kadar gider mi? Yoksa bir noktada nedensiz bir sonuç mu doğar? Doğanın sonsuzları sevmediğini ve sonsuza pek elverişli olmadığını düşünürsek bir noktada nedensizlik söz konusu olmak durumunda.
Devamını oku “Nedensellik Üzerine Bir Tartışma” →

Collyer Kardeşler

PEKİ AMA LANGLEY NEREDEYDİ?

Yol açın Frasier ve Niles Crane kardeşler. Bir rakibiniz var. Sizin asla olamayacağınız kadar tuhaf iki kardeş gerçekten yaşadı.

Bahsettiğim iki kardeş gerçekten en iyi şartlarda dünyaya geldiler. New York’un en köklü ailelerinden birinin soyundan geliyorlardı. Ataları Amerika’ya Mayflower günlerinde Speed-well gemisiyle gelmişlerdi. Babaları Dr. Herman L. Collyer, Manhattan’ın zengin ve tanınmış bir jinekologuydu. Anneleri Susie, klasiklere meraklı, eğitimli bir kadındı. 1881 yılında doğan ilk oğulları Homer, mühendislik eğitimi gördü. 1885’te doğan Langley ise Columbia Üniversitesi’ni bitirip denizcilik avukatı oldu.

Ancak 1909 yılında oğlanların talihi döndü. O dönem için oldukça sıra dışı gözükse de, kan koca ayrılma kararı aldılar. Baba evden ayrıldı ve yirmili yaşlarındaki iki çocuk da anneleriyle birlikte yaşamayı seçtiler. Hayat çok kötü değildi. Beşinci Cadde, 128. Sokakta bulunan üç katlı bir konakta yaşıyorlardı.

Fakat her şey değişti. Anneleri öldü. Harlem bölgesi yozlaşmaya başladı. Yoksulluk yaygınlaştı. Suç oranı arttı. Collyer kardeşler de, bütün bunların sonucunda, kendilerini dış dünyadan iyice soyutladılar.
Kabul edelim. Dünya ile iletişimi koparmak insanları oldukça tuhaflaştırabilir. Homer ve Langley gibi insanları ünlü yapan da böyle bir tuhaflıktır.
Devamını oku “Collyer Kardeşler” →