Dünyada bilinen en gelişmiş tekniklerle yapılan bir cihaz düşünün. İnsanın düşünebildiği her türlü işlev en son teknikle bu cihaza yüklenmiş ve satışa çıkmış! Onu alan insan cihazı kahve servisi yaptırmakta kullanıyorsa bu onun bileceği şeydir. Ne satıcı ne de cihazın kendisi buna itiraz etmez. Aynı tür cihaz başka bir kullanıcının elinde değişik kullanım oranlarında hatta tam kapasiteyle (tam kapasitesi sonsuz olduğundan aslında sınırları tam çizilemiyor olsa da) hizmet veriyor olabilir; öyle ki bu cihaz Asimov’un en uzun yaşayan robotu gibi kendini yenileyebilir, eski işlevleri silebilir, değiştirebilir ve/veya yeni işlevler edinebilir.
Şüphesiz cihazın en çok kullanılan işlevleri bu boyutun fonksiyonları haline gelir. Daha az ya da tek tük kullanılan işlevler bu boyutta arıza ve/veya anomali şeklinde görülebilir, çok nadir kullanılan işlevleri ise belki ve muhtemeldir ki soyut alanları ve diğer boyutları devreye sokmaktadır. kimbilir 🙂
İnterstellar üzerine
İnterstellar ile daha derin incelemeler yapacağız tabi çünkü bunu bizzat üç saatlik sessiz sakinliği ile talep ediyor. İçinde iyi-kötü’nün olmadığı, tek bir savaşın yapılmadığı, uzaylıların(!) olmadığı üç saatlik bir barış filmi bu! Bence sadece bu özelliği ile tarihte daima hatırlanacak ve bir öncü niteliği kazanacak.
İçinde iyi kötü olmayan, savaşılmayan film gişe yapmaz, para kazanmaz diyenler var. Bu arzuları tatmin olmuş dahi yönetmenler artık her şeyi yapmakta özgür olurlar diyorum ben de nacizane.
Filmdeki vurgu; kendi kendimizin öğretmeni oluşumuza yapılmıştı, üç boyutlu gerçekliğin diğer boyutlarca desteklenmesi üstelik destekleyenin de üç boyutun ta kendisi olduğuna yapılmış. Zaman rölativitesi ile graviti anomalilerini ilişkilendirerek, BEN algısını enine boyuna genişleterek, kendilik kavramını baz almak yoluyla izah etmiş. Yani aslında temel olan kendini sevmek ve gözetmektir, böylece herşeyi boyutlararası etkilemektesin ve kucaklamaktasın diyordu bence.
Su Elçileri
Önceki gün uzun boylu gayet sıhhatli bir ağaçla birleşmeyi (merge) denedim. Ağaç oldum yani! Her yerimden süt rengi diyebileceğim çok ince lifler çıkıyordu, çok uzundular öyle ki uçlarını göremez oluyordum gökyüzüne uzananların. Sayısını bilemeyeceğim kadar çok telcikler adeta suyun içinde yüzüyormuşçasına ahenklilerdi. Sonra bunların ne işe yaradığını merak ettim, inanılmaz bir susuzluk duyuyordum ve anladım ki o milyonlarca lifle su arıyordum. Bu tuhafıma gitti çünkü ortalık gayet ıslak gibiydi ve görünüşümde bi kuruma filan yoktu. Sonra susuzluk duygusu öyle güçlendi ki birden durumu anladım! Ben bir su elçisiydim! Evet evet aynen böyle ifade edebilirim durumu.
Ağaçlıktan kendime döndükten sonra durumu daha iyi yorumlayabildiğimi sanıyorum. Onlar suyu yani yaşamı şimdi ve buraya alıp getiren elçiler. 🙂 Merak edenler denesin görsün (özellikle devlet yönetimindeki insanların bunu denemelerini arzu ederim)
Hawaii Yolculuğu
Gerilimli, bol güneş patlamalı bir haftadan sonra güzel yağmurlu bir haftaya başladık. Şimdilik sakin yağan bir yağmur, hepimize güzel bir hafta olmasını dilerim.
Kişisel Huna maceram devam ediyor, Serge King’in türkçeye çevrilmemiş kitaplarından üç tanesini seçip sipariş etmiştim ve onlardan Urban Şaman ile başlamıştım Hawai yolculuğuna. Kitabı yarıladım (ingilizce olduğu için bi solukta yutamıyorum tabi, bikaç gün sürdü) zevkten dörtköşeyim diyeceğim ama sistemin kendisi o kadar kuantumsal ki bu deyimi değiştirmek ve zevkten amorfum demek durumundayım.
Pratik günlük uygulamaları not ediyorum bi tarafa sanırım hepsini okuyup sindirdikten sonra paylaşmaya başlayabilirim. Ki bu da zevkin tamamlayıcı genişletip derinleştiren yönü oluyor.
Hedonist miyim nedir :)))
Duyu limitasyonlarımız
Bir kum tanesinde bir dünyayı görmek için
Ve yabani bir çiçekte bir cenneti,
Avucunun içindeki sonsuzluğu yakala
Ve bir saatin içindeki ebediyeti. (Blake)
Bu kelimelerin güzelliğinde, evrenin büyüklüğünü anlamak için ihtiyaç duyduğumuz her şeyin her bir parçanın basitliğinde bulunduğunu hatırlarız.
Bilimciler zamanın olmadığı bir yeri, meydana gelen bir şeyle bir sonraki arasındaki boşluğun hiçbir anlam taşımadığı ve anlaşılır olmadığı bir âlemi, bu kafa karıştıracak kadar küçük anlarda bulmuşlardır. Buna Planck zamanı denir. Planck zamanı, 10-43 saniyelik bir aralıkta (bu arkasında 43 tane sıfırın bulunduğu eksi 10″dur) meydana gelen bir şey olarak ölçülür. En azından şimdilik fiziksel dünyada bir anlamı olan en küçük zaman birimidir.
Bu bizi zamanın gerçekliğine ve Planck zamanından küçük aralıklarda ne olduğuna geri getirir. Sonuç şudur ““ Planck ölçeğinin altında gerçekleşen şeylerde zaman kaybolur.
Başka bir ifadeyle bu kadar küçük ölçeklerde meydana gelen şeylerin fiziksel dünyamızda anlamı yokmuş gibi görünür.