Kendinizi ikna edin

Parayı her türlü eylemin başarı ölçüsü sayan bir maneviyat ile, derinliğin, anlayışın ve merhametin olduğu bir maddiyat arasında birinden birini seçmek zorunda değiliz, karşıtımızı içerebiliriz ki bunu reddeden sadece zihnimiz, biz zaten bütünüz.

*

Padişahı kendi iradesiyle üzerinden silkelemeyen, kanunla cumhuriyet şapkası giyen varlığımız, şimdi hangi yana uzayacağını bilemiyor, güneşe bakıyor ki bilsin gölgesi ne yöne düşmüş!.

*

Toplumun sivil toplum örgütlerinden, medyadan mahrum bırakılması büyük sorun çünkü insanlar kendilerini ifade mercilerini kaybetmiş oluyorlar ve diyemedikleri duygu ve düşünceler içlerini şişiriyor. Bu şişkinlik sık sık kaynama noktasına getirir artık insanları. Bence yönetimin psikolojik sosyolojik danışmanları -herhalde vardır- bu aksaklığı bir an önce gidermeliler. Yoksa “hesap sorarım” cümlesi ve ses tonu ile sindirilen kurumlar bu yönetime kar değil ciddi zarar getirecektir. Bunu zaten herkes görüyordur çok önemli bi buluş yapmadım sadece hatırlanması ve hatırlatılması lazım diyıe düşünüyorum o kadar.

*

Referandum kararı bence makul bir çözüm, en azından başlangıç olarak.
Hele ki referandum İstanbul çapında değil Taksim merkezli de olabilir diye açık çek verildiyse (ki öyle ifade edildi) bana adil bir öneri olarak görünüyor.
Zaten şu an yürütmeyi durdurma kararı var, bu kesinleştiği takdirde zaten başka bi şeye gerek kalmaz.

Tabii bu çözüm, polisin aşırı ve orantısız güç kullanımından dolayı açılacak davaları ve dolayısı ile sorumluların gereken bedeli ödeyecekleri gerçeğini engelleyecek bi şey değil. Bence artık şimdi resmi olarak hak aramanın istikrarlı olarak hazırlıklarının yapılması ve sürdürülebilir kılınması konusunda çalışma yapma zamanı.

Referandum kararı şu anda tüm emeklere değecekk denli önemli bir başlangıç. Daha az bi çaba bunu sağlayamazdı. Sağduyulu olmak ve kanunlar çerçevesinde bu adımı en iyi en geniş biçimde değişime yol açacak bi hale çevirebilmek gerekli.
Referandum çözümü çoğu kişiyi hele gençleri memnun etmeyebilir ancak hayatta her istediğimiz olmuyor ayrıca bugünkü gelinen noktada her birimizin bizatihi bireysel ve akraba atalarımızın sorumlulukları var. Böyle sanki uzaydan gelen bi şeyle karşı karşıyaymışız gibi sızıldanmayı savaşçılığa uyduramıyorum ben.

Ses tonu çok önemli! AKp adına yapılan açıklamanın sesi duymak istediğim bir tondu. Hiç kimse hiç bi gurup hiç bi kurum bi günde değişmez. 
Belki fazla temkinli biriyimdir. Bi de öfkeyle kalkan zararla oturur diye atasözümüz var ve bu olayda tam olarak başbakana olan buydu. Ben bunun farkında olunmasını istedim.

Sonuç olarak, halihazırda her cephede bi çok değişiklik olduğunu, hiçbi şeyin bi daha eskisi gibi olmayacağını, bunu zaman içinde -eğer unutmazsak- açık biçimde göreceğimizi sanıyorum

*

Dün bir demeç vardı, kimindi kaçırdım, Diyordu ki özetle; bu olayların Türkiyeye zararı gezi parkındaki her bir ağaç başına şu kadar liraya patlamıştır. Parapara para Napolyon kulağın çınlaya!

Sevgi yoksa tolerans olmalı.

Sevgi yoksa tolerans olmalı.
Sevgi öğretilmez, önerilmez evet belki özendirilebilir o kadar çünkü insanın elinde olan bi şey değildir, sevmeye sevmemeye zorlanamaz, insan kendine bile başaramaz bunu.
Ama başarılabilecek bi şey var; saygı…
Onu öğretebilir, önerebilir hatta yokluğunu azıcık-minicik  bi an içincik kınayabilirsiniz 🙂

Sevgisiz gösterilen saygı samimi olabilirmi?

 Olur. Avrupanın çoğu yerinde uygulanıyor. İnsan tolerans göstermeyi öğrenebilir, eğitim sistemine dahil edilirse tabi. Bizim küçüklüğümüzde yurttaşlık bilgisi diye bi ders vardı, tam olarak söylediğim şey değilse de bi miktar provası gibiydi
*
Dualite yaratılmaya karar verildiğinde iki temel  canlı tipi oluşturulmuş ve
aynı robotlara program yüklenir gibi onlara ana felsefeleri yüklenmiş:
1.İnsanlar – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık oluşumuyla
karşılaştığınızda onlarla iyi geçinin ve paylaşın!
2.Sürüngenler – ana programları: Gittiğiniz yerde başka bir varlık
oluşumuyla karşılaştığınızda onları yok edin; çünkü bunu yapmazsanız onlar
sizi yok eder! Tabi buradaki insan kelimesinin şu an kendimize verdiğimiz isimle alakası
yok.
*

Sanıyoırum artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, alanlar boşalsa çadırlar toplansa bile bişeyler oldu içimizde. Açıkçası ben Başbakanımızın ses tonunun değiştiğini görmeden rahat huzur bulamayacağım, en azından şu an öyle hissediyorum. Fakat malum insanız ve bi yanımız fena halde unutkan ve alışkandır . Diğer yanımız da neyse ki akışkan.
Support Gezi
http://supportgezi.org/?p=5&lang=tr
…özetle, insan olduğumuz unutulmasın. biz işimizde gücümüzde insanlarız. ama artık işimiz gücümüz bu mücadele hak ettiği yere varana dek karşı durmak olacaktır. yoksa insan olmamızın ne anlamı kalır?

Evrenin tetikleyicisi AŞK’tır

Evrenin tetikleyicisi AŞK’tır

03 Haziran 2013 Pazartesi 16:02

Mayıs 2013’te TRUVA Yayınları’ndan çıkardığı son eseri “BİR KADINI ÖLDÜRMEK” daha şimdiden okurların ilgisini çekerken yazar Atasoy; “Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin, hayatına giren kadınlarda kendini var edebilmesinin öyküsü…

Uzun yıllar büyük şirketlerin üst yönetimlerinde görev yaptıktan sonra aniden kariyerini bırakıp Fethiye’de bir adada yaşamaya karar veren Sibel Atasoy ile yaşamı ve yazarlık kariyeri üzerine konuştuk. Mayıs 2013’te TRUVA Yayınları’ndan çıkardığı son eseri “BİR KADINI ÖLDÜRMEK” daha şimdiden okurların ilgisini çekerken yazar Atasoy; “Bir Kadını Öldürmek, bir erkeğin, hayatına giren kadınlarda kendini var edebilmesinin öyküsü… Bu öyküde, kadına ve erkeğe dair şimdiye kadar ele alınmamış yönler bulacak, cinselliği yeniden yorumlayacaksınız.” diyor.

 
-Sizinle yeni tanışacak olan okurlarınıza seslenmeniz gerekse ve sadece bir cümle kullanma hakkınız olsa, kendinizle ilgili söyleyebileceğiniz ilk şey(ler) neler olabilir?

 


Sibel Atasoy:
Dakika bir en zor soru geldi. (Gülüşmeler) Üstelik giderek zorlaşıyor bu sorunun cevabını bulmak çünkü kendime dair şu an hissedip söyleyeceklerim bir başka an için belki de hiç öncelikli olmayacaklar. Curiosita diye bir şey duydunuz mu hiç, şu an aklıma o geldi ve bana yardıma geldiğini anladım dedi ki ” sen en çok bana benzersin.” Pek kimseler bilmez onu bizim kültürde. Amerika yerlileri bir çeşit büyücü cinsi olduğunu söylerler onun. Kısaca şöyle : “Curiosita’lar  sonsuzluğun bilinmeyen şeylerine dalmışlardır. Onlar, bilinen ve bilinmeyen arasındaki görünmeyen iplikçikleri, bir örümceğin yaptığı gibi ağ şeklinde örerler”

-A aaa ne hoş bir tanımlama oldu… Özellikle Bir Kadını Öldürmek kitabınızdaki bilinenler, bilinmeyenler ve onların arasında ördüğünüz kusursuz ağ düşünülürse… Evet, devam ediyorum, bu soru daha kolay (gülüşmeler) Bu kitap zihninizde nasıl ve ne zaman doğdu? Sürece dair neler paylaşabilirsiniz?

 


Sibel Atasoy:
Kitaptan bir yıl kadar önce “oyun kuramı” şu hani kitabın arkasında toplu olarak verilen,  geldi bana. Geldi diyorum çünkü gerçekten de bir akşam hiç düşünmediğim anda ortada belirdi ve kendini yazdırdı.


-Oyun kuramı sadece bir gecede mi doğdu? İnanmak güç!

 


Sibel Atasoy:
Biraz tuhaf biliyorum ama adına akış diyelim ya da önceki onlarca senenin getirilerinin birleşip sadeleşmişlerinin aniden ve beklentisizce dışarı uğraması diyelim. Ertesi gün onu okuduğumda aklım başımdan gitti, yüreğim ağzıma geldi. Onunla ne yapacağımı bilmiyordum.

-Evet, okuyanların da aklı başından gidiyor.

 
Sibel Atasoy: Bir yandan mütecaviz bir havası vardı bir yandan da ben doğruyum diyen bir samimiyeti… En yakın dostuma okuttum, o da şaşırdı. İşte bu şaşkınlık ve neler olduğunu anlama pozisyonu bir altı ay kadar sürdü sanırım. Bunları bir açıklamak gerekiyordu, kendime açıklamak…

 

Fakat nereden başlayacağımı bilemiyordum, resmen sersemlemiştim ki o zamanlarda bu bana pek olmazdı, yani kolay sersemletilecek biri değildim ben eskiden. (Kahkahalar) Derken o çok yakın dostum bana bir öneride bulundu. Sibel sen bunları dert etmeden boş sayfanın başına otur, öyle gezinti yap, bakalım ne olacak dedi. İşte kitap böyle çıktı ortaya.


-Hımm.. Anladım.. Tam bu noktada aklımdaki bir soruyu öne çekiyorum şimdi… Bir gün bir arkadaşımla konuşurken kitabınızın ismi geçti ve bana konusu nedir diye sordu, bir an öylece dank diye kaldığımı hatırlıyorum. Sonra yazmaya başladım; kadınlar-erkekler, cinsellik, aşk, tanrı kavramı, dünya oyunu kuramı, kutuplar ve illüzyonlar, ilişkiler, spiritüalizm, metafizik, kuantum fiziği, bulmacalar, dedektiflik, kazalar, go oyunu, ölmek, aura, rüyalar ve atlamış olabileceğim pek çok detay. Bu kadar çok veriyi bir bütünlük halinde okura sunmak ya insanüstü bir gayreti veya büyücü olmayı gerektirir diye düşünüyorum… Siz ne dersiniz?   

 

 

 


Sibel Atasoy:
Bir okuyucunun bütün bu söylediklerinin farkında oluşu benim için gerçek bir ödül. Eğer sorun, bu kadar şeyi birbiriyle örtüşmenin zorluğuna dairse, hayır bu benim için zorluk değil, çünkü hiç biri hesaplanmış kitaplanmış değil. Ben yalnızca bir yolda yürüyorum, Sırıtkan Kırmızı Ay’da da böyle olmuştu, günlük yürüyüşümü anlatmaya başladım ve sonra bakın neler oldu! Galiba Tin benimle dalga geçmeyi seviyor.

-Yani başlangıçta, ortada neredeyse vahiy gibi inen bir oyun kuramı var… Ama sonrasında inanılmaz derecede bununla ilişkilendirilen onlarca detay var… İşin ilginci okuyucu bu detaylar arasında kaybolup gitmiyor, kitabın sunduğu bütünlük tek kelimeyle mükemmel… Bunu nasıl başardığınızı anlamaya çalışıyorum…

 
Sibel Atasoy: Teşekkür ederim, çok başarılı bir senarist arkadaşım vardı, o bana kafamın içinde müthiş bir matematik olduğunu söylemişti.
 


-Kitabın sonunda, kitabın başına dönüp her yazılanı mercek altına alıyor dedektiflerimiz… Yazım sıranız nasıl oldu kurguyu oturturken?

 
Sibel Atasoy: Dedektif bölümüne geldiğimde aslında ilk bölümü anlamaya uğraşan komiser ve yeğeni kisvesi altında bendim.

 


“Siz okurken ben yazıyorum”

 

-Yazım sırası git-geller içermedi yani… Başladınız ve bitirdiniz..

 


Sibel Atasoy:
Aynen, ilk 48 bölüm bitti ve bir şey anlamadan ortada kaldım, yani öyle hissettim.

Yani dışsallaştığımda yabancı kaldım ve bu kez dedektifliğe soyundum. Zaten gerilim yazarıyım, bu duyguya alışığım. Okuyucularım diğer kitaplarımda son sayfaya gelene dek katili tahmin edemediklerini söylerler bunu nasıl başarıyorsun diye çok kez soruldu, hem de iyi okurlar, dünya gerilimini takip edenler ve ben de onlara sırrın basit olduğunu, son sayfaya kadar benim de katili bilmediğimi söylerim  ve bu kesinlikle bir abartı değil.

 

-O zaman şunu sormalı; bu bilinmeyeni bilmeye dair merak ve yetenek nereden kaynaklı?

 


Sibel Atasoy:
Önceleri gizli bir kendini beğenme duygusundan kaynaklanıyordu sanırım (tabi bunu yılların ötesinden bakınca söyleyebiliyorum) Yani bilinmeyen adına ne varsa bunu bulabilmeye anlayabilmeye muktedir olduğumu sanıyordum gizli gizli. Bu konuda öncü olabilirdim, hissim buydu sanırım.

 

-Evet. Anladım… Peki, bunları konuşurken sormak isterim… İlk baskısı 2005’de yayımlanan bu kitabınızı anında aldım ve o günden bugüne (8 yıl) kaç defa okuduğumun sayısını unuttum. İlginç bulduğum kitabı tekrar tekrar okumak değil, ilginç bulduğum her okuyuşumda farklı bir kitap okumuş olduğumdan emin olmam. Bu sizce nasıl açıklanabilir?

 
Sibel Atasoy: Çünkü sağlıklı bir insansınız, yani değişiyorsunuz.

 

-Kendi adıma sevindim şimdi.

 


Sibel Atasoy:
Ben de sağlıklıyım, elimden çıkanlar kes-k-inleştirilmiş değiller, zaman ve mekân engelinden kurtarılmaya çalışılmış kelimeler ve işaretler.

 

-Evet, sağlıklı bir insanım bu yüzden her seferinde farklı bir kitap okuyorum… Ama konu benim değil kitabın değişmesi, bunu biraz daha irdelemek isterim. Hem bir de kitabınızda yer alan şöyle bir cümle var; “lütfen bu kitabı yazarken sizden farklı bir zaman ve mekân kullandığım kabulünden kurtulun. Siz okurken ben yazıyorum.”

 
Sibel Atasoy: Okuyan kişi değişince kitap da değişiyor çünkü kelimeleri, cümleleri en minimum düzeyde kesinleştirilmiş. Evet, eşzamanlı, okuyana göre anında yazılıyor anlamı doğrudur.

 

-Ben sevdiğim kitapları döndüre döndüre okumayı severim mesela, ama kitap hep aynıdır, sadece hafızam tazelenir, ama nedense bu kitap farklı?

 


Sibel Atasoy:
Evet, bazı kitaplar büyülü bir dille yazılmış, örneğin Castaneda ve Gurdjieff’de de bu özelliği bulabilirsin.

 

-İşte bunun farkındayım, zaten o yüzden üstüne gidiyorum…

 


Sibel Atasoy:
Kitabı “an” yazdırıyor, yani belki tin de diyebiliriz. Kitapta kuram ve deney iki ayrı koldan ilerler biliyorsunuz ve bunlar birbirlerinin yolunu kesmeksizin sakince akarlar.

 

-Mesela şöyle bir şey oldu mu? Yazdınız, yazdınız ve aslında ne yazdığınızı kendiniz bile bilmediniz sonra okuyunca şaşırdınız gibi?

 
Sibel Atasoy: Öyle oldu pek çok yerde.


-Tamam, bunu da anlayabiliyorum zihnimi zorlayarak da olsa ama şunu anlamıyorum; sayısal bölümlerdeki felsefi ve öykü bölümleri tam bir kusursuzlukla örülmüş… Keza nota ve renkler bölümü de… Akıl, kurgu yeteneği, ince hesaplar yapmaksızın bu nasıl ortaya çıktı? Başlangıçtan bitişe kadar ne kadar zaman geçti?

 
Sibel Atasoy: Sanırım 8-9 ayda yazmıştım, tam hatırlamıyorum.

-Böyle bir kitap için bu çok kısa bir süre, öyle değil mi?

 
Sibel Atasoy: Bir sorun yoksa genelde kitapları yazma sürem böyledir. Sorun genelde kahramanların canlanmasından sonra oluşur; çünkü bazıları onları götürmek istedim yere gitmek istemezler, direnirler ve böylece yazma süreci kesintiye uğrar. Komik olan sonunda onların dediği olur da kitap ilerleyebilir.

 

-Kimsiniz siz? Nasıl isterseniz öyle yanıtlayın ya da yanıtlamayın.

 
Sibel Atasoy: Kim olduğunu yanıtlamak kolaymış gibi soruyorsunuz? Bilinen TC kimliği dışında ben bu konuda hiç emin olamadım, hatta çoğu kez hemen her devirde, insan olmayı öğrenmeye çalıştığımı ve bunun zor olduğunu söylerdim. Sanırım yeniden kim olduğumu sorgulamanız, bu kitabın özel yazılış şeklinden çıkıyor değil mi?

 

-Evet…

 


Sibel Atasoy:
Peki bu benim oyuncu kimliğim, matematik zekâm ve filozof doğmuşlugum ve önceden 4000 kitap okumuşluğum ile izah edilemiyor mu? (Kahkahalar)

 

-Hayır

 
Sibel Atasoy: Sanırım başka bir şey bilmiyorum, ha bir de spontanelliğimi ekleyebiliriz oraya.

 

-Tam bir bela gibi hissettim kendimi (Kahkahalar)

 


Sibel Atasoy:
Sonuç olarak bu kitap özeldir, hem içerik hem yazım tekniği hem de bariz bir filozofi kitabı oluşuyla, hem de bir kadın yazarın filozofisi olarak sadece Türkiye için değil dünya için de önemli kitaplardan biridir. Gördüğünüz gibi o kadar da tevazu göstermiyorum  (Kahkahalar) Evet, başka bir şey var mı netleşmeyen?

 

-Çok şey var, her satırdan 10 soru çıkar çıkmasına. Peki, devam, Sırıtkan Kırmızı Ay kitabınızda da GERÇEK kavramının sorgulanışına şahitlik ediyor okur. Bununla ilgili olarak; A- Gerçeği nasıl tanımlarsınız? B- Gerçeklik kavramı üzerinde kafa yormaya başlayışınız ve her iki kitabınızda yer alan kavramlara eğilim göstermeniz nasıl başladı?

 
Sibel Atasoy: Sanırım gerçek konusuna eğilişim, ergenlik yaşlarımdan itibaren başlamıştı ve sebebi gerçekliğe takmış bir öküz pardon boğa oluşumdan kaynaklanıyor olabilirdi.  Aslında her şey şimdiki sorunuzla barizleşti. Evet, her şey o şahane, renkli sinemaskop, kaldığım yerine geri dönebildiğim, fantastik rüyalarımla ilgiliydi. Rüyalarım tam olarak gerçektiler, fakat bir de uyanınca gördüğüm gerçeklik vardı, çocuk yaşımda bunu dikkatlice sorguladım.

 

-Hangisi gerçek olan gibisinden mi?

 
Sibel Atasoy: Ve uzunca bir süre sonunda uyandıktan sonraki rüyanın her gün kaldığı yerden devam ettiği ve anlamlı bir devamlılığı olduğuna karar vererek buna “gerçek” demeye karar verdim. Yani gerçeğe kendisi karar vermiş bir çocuğum. Belki de o gerçek benim eserim olduğundan onu sorgulamamayı kendime hak görmüşümdür (Kahkahalar)

 

-Bu konunun biraz daha üstüne gitmek istiyorum.

 


Sibel Atasoy:
Gerçeği nasıl tanımlarsam öyle olur, o sebeple ona bel bağlamayalım derim.


-Farklı gerçeklik deneyimleri olarak tanımladığınız rüyalardan biraz konuşmamız gerekse, neler söyleyebilirsiniz?

 


Sibel Atasoy:
Bu çok geniş bir cevabı hak ediyor acaba kahvaltı mekânıma gitsek ve orada devam etsek?
Hemen pılımı pırtımı topluyorum, zaten mis gibi hava bizi çağırıyor. Sallana sallana yürüyüp mekâna ulaşıyoruz. Yolda uzun uzun son günlerde beni çok etkilemiş olan rüyamı anlatıyorum O’na…

Dikkatle, dinliyor, peş peşe bir sürü soru soruyor, kimin soru soran, kimin yanıtlayan olduğu hepten karışıyor. Söylüyorum bu dolaşmış halimizi O’na, serin serin gülümsüyor… Çaylar ve su börekleri eşliğinde devam ediyor söyleşimiz…
Gerçeklikler eğer bizim herhangi bir nedenle (benimki küçükken yaptığım gibi devamlılığı olduğu nedeniyle idi) seçtiğimiz ve sonra onu seneler içinde keskinleştirdiğimiz bir şeyse, eğer bir an için gerçeğe böyle bakabilirseniz, o zaman daha sayısız başka gerçek olduğunu kabul etmek durumunda kalırsınız. Ve bu sayısız gerçekliklerden şüphesiz bize en sık görüneni rüyalarımızdır.

Onların devamlılığı yoktur çünkü o gerçekliği yalnızca rüyayı gören tek kişinin erki desteklemektedir ve bu sebeple çok naiftir, hatırlaması bile güçtür çoğu kez. Oysa bizim gerçek dediğimiz gerçekliğin ardında yedi milyar insanın kararı, erki vardır. Bu sebeple duvarlar sertleşir, çarptığında acıtır!

 

“Şifre sözcük; kapılmamaktır”

 

-Aşk’ın gerçekliğini sorgulamak istiyorum biraz. Sizin deyişinizle aşk… Dikkat ve ilgi enerjisinin, maksimumum seviyede bir ŞEY’e (insan, nesne, fikir vs.) bağlanışına verilen ad idi… Bunu biraz detaylandırır mısınız? Bir kitaba aşık olmak örneğin, pek çok insan için anlaşılamaz bir şey.

 
Sibel Atasoy: Nasıl açabilirim ki bunu aşık olmayana? Herhangi bir şeye aşık olmuş biri ise bilir hislerini, nefesin kesilir. Tüm hayatının mucizesi, olmazsa olmazıdır o an için. Gözünü gönlünü ayıramazsın. Ayırman gerekirse kanarsın. Yaşam kaynağından ayrılmış gibi hissedersin. Bilirsiniz işte.

 

-Öz’ler buluşur, kenetlenir ve birbirine muhtaç hale gelir?

 


Sibel Atasoy:
Muhtaçlık söz konusu değil aşık olana. Âşık olduğun şeysindir sen zaten, olunabilecek en tam şey. Dışardan bakana belki de o an avlanmış bir ceylan ya da karaca gibi görünebilirsin.  Evrenin Tetikleyicisi AŞK’tır.

 

-Peki, teknik açıdan ele almak mümkün mü sizce? Dikkat ve ilgi enerjisinin kanalize olması açısından bakarsak? Yani ne oluyor da dikkatimiz ve/veya ilgimiz bir anda bir şeyin üzerine çağıl çağıl akmaya başlıyor?

 
Sibel Atasoy: Sanırım kitapta bunu anlatmıştım, o an aşık olduğun şey, senin bir sonraki olacağın şeyi maddeleşmişi! Hatta bunun için ünlü bir cümlem vardı eğer hatırlayabilirsem; önce örülür, sonra görülür sonra olunur. Galiba böyleydi Yani yakın gelecekte dönüşeceğin kişilik(ki onu farkında olmadan düşüncelerin ve kelimelerinle sen yapıyorsun) önce bir yerlerde somutlaşır, beden kazanır, belki bir insan, belki bir manzara, bir kitap ya da melodi olabilir. Gördüğün an onu tanırsın ve çarpılırsın. Aslında bu kendimize olan aşkımızın ispatıdır bir anlamda. Sonra somutlaşan gelecekteki kendini yavaş yavaş yalayıp yutmaya başlarsın bir kedi gibi belki,  ta ki ondan geriye bir şey kalmayana dek ve o noktada aşk bitti derler. Çünkü kendini göremiyorsun, çünkü kendini yalayıp yutamıyorsun.

 

-Peki, bununla ilgili son soru. Yalnız tek cümleyle yanıtlamanız çok önemli… Uzun veya kısa olabilir ama tek cümle… Aşk? Nedir Sibel Hanım?

 
Sibel Atasoy: Bir sonra oluşacak kendinin dışarda somutlaşan hali, ön gösterim


-Nefis bir yanıt, teşekkür ederim. Enerji konusunu biraz detaylandırmak istiyorum… Mesela bir erkekle kadının sevişmesindeki enerji değiş tokuşundan söz ediliyor. Ya da enerjimizi korumak için insanlara, bitkilere, hayvanlara, televizyona vs bakarken bakış mesafemizi ve bakış şeklimizi korumamız gerektiği öneriliyor… Biraz açalım mı? Enerjiyi korumak için ne yapmalı ne yapmamalı?

 


Sibel Atasoy:
Belki de şifre sözcük; kapılmamaktır. Buna rağmen başka bir şey olmanın gerçekten o olmanın da deneylenmesidir, Bu ikisi birbirine zıt şeylerdir ve biz birer sonsuzluk yolcusu, savaşçısı olarak bunu öğrenmek zorundayız. İnce ayar gerektiren bir şeydir üstelik bu iki zıt şeye bir de zevk almayı eklemelisiniz, aksi takdirde kişisel olarak bana hitap etmez.

 

-“Bu sefer dönüp yeniden kıyıda durursun. Karşı kıyı bildik, bu kıyı bildik, taşlar çok bildik, nehrin suyu bildik! Bilmedik bir şey ister gönlün.” Bu cümlenizden yola çıkarsak; nehir nedir? Taşlar nedir?  İki kıyı nedir?

 


Sibel Atasoy:
Nehir için pek çok benzetme yapabilirim ancak sanki en çok bilinmeyeni temsil ediyor. Taşlar mesele, olay çoğu kez de sorundur. İki kıyı, mevcut oyun evrenimizin dualitik yapısıdır, negatif+pozitif, eril-dişil, anot katot gibi. Kıyılara çıkmak bireyleşme çabaları olarak da görülebilir, suyun içi ise dalga yönümüz, kapılmaktır bir anlamda.

-Bana da şöyle gelmişti… Nehir: akış, yani yaşam…. Taşlar: hatıralar (ayağımıza dolaşan kötü hatıralar) veya bilgiler (geleceği inşa ederken) İki kıyı: bunların sonucunda ulaşacağımız seçimlerimizin her biri

 


Sibel Atasoy:
Bu da yanlış olmaz, her seviyeden farklı doğrular hepsi. Nehri enine kat  etmeden boyuna ahkam kesilmez.

-Sanırım biraz uğraşsak 7 katmanlı bir açılım bulabiliriz.  Dünya neden 7 katmanlı bir oyundur?

 


Sibel Atasoy:
Sebebini bilmiyorum ancak kadim uygarlıklardan bu yana 7 özel bir sayı olmuştur, döngüleri ifade eder. Bazı öğretiler de bu konuda 9’u baz alırlar. Bu sayılardan o kadar emin değilim ama döngülerin varlığını bizzat müşahede ettiğimden bu konuda şüphem yok.

-Şüpheniz nasıl bir şekilde ortadan kalktı peki? Bir olay? Bir anı?

 


Sibel Atasoy:
Önce dünya tarihindeki döngüleri fark ettim, küçük yaşlarda sosyoloji, siyaset tarihi gibi konulara merakım vardı. Sonra ülkemizin döngülerini gördüm. Orta yaşlara ayak basarken kendi kişisel döngülerimi fark edebildim. Dönüp duran şablonlardı bunlar. Şimdi komik geliyor ama o zamanlar dünyanın biricik mucizesini keşfettim gibi gelmişti.

-Farklı sanat dallarıyla da ilgili olduğunuzu biliyoruz, ancak sizi çok seven okurlarınıza seslenecek olsak, ufukta yeni bir kitap görünüyor mu? Bu doğrultuda yeni çalışmalar içinde misiniz?

 


Sibel Atasoy:
Evet, geçen yaz başlayan bir “rüya ve vizyon” yolculuğumuz var, epeyce çalışma araştırma yaptık, bu konuda bana yardımcı olan arkadaşlarım da oldu, tercümeler saha çalışmaları epeyce veri depoladık. Sanırım şimdi onların nasıl ne şekilde bir nizama girip kitap olacağını bekliyorum merakla, çünkü ilk defa kurgu olmayan bir kitap geliyor.

-Heyecan verici…

 


Sibel Atasoy:
Rüyalar ve vizyonlar başka gerçeklikler olarak gerçekten de heyecan verici. Türkçe literatürde fazla çeşit bilgi yok gibi. O sebeple ben dünyadan bazı ilginç örnekler aldım tercümeler bazında ve bizim BAK (Birleşik Alan Kullanımı) oyunu ile de çeşitlendirdim. Şöyle insanı yepyeni hayallere daldırma kapasitesi olan bir kitap olsun istiyorum ancak ne derece becerebileceğimi şu an bilmiyorum.
 


-Çok teşekkürler Sibel Hanım, zamanınızı, enerjini ve değerli düşüncelerinizi bizlerle paylaştığınız için…

 


Sibel Atasoy
: Ben de teşekkür ediyorum, sayenizde neşeli ve hatırlatıcı bir söyleşi oldu.

 

 

ROPÖRTAJ: ESİN FULYA BEKEM / haberpolitik.net

Umut Beslenesi Deneyim

Başbakanımız ayağı yurt toprağına değer değmez zehir zemberek bi konuşma yaptı, herhalde havaalanı civarında minik sarsıntılar hissedilmiştir. Huzursuzum.
Fakat dün Taksime giden bi arkadaşıma sordum, ne gördün ne duydun diyerek, şöyle mesaj atmış:
“Öteki’si bulunmayan bir masal dünyası… Çok farklı gruplar; ‘suyunuz var mı’ diyecek kadar yakın, güvenilir ve sevecen, ‘şu an uygun değiliz’ diyecek kadar saygı-mesafeli, özerk; çadır birimleri görünümünde parka yayılmış… Bir tür demokratik-komünal yaşam biçimi eskizi… Bir bakıma sür-reel, ütopik; bir bakıma ‘özlenen’ fakat ‘genelleşmesi henüz zor,’  kutlanası bir ezber-bozma girişimi… Nefs-i emmare mahkûmları için “kahrolası”; nefs-i mülhime yolcuları için “ders alınası, iftihar edilesi, umut beslenesi” bir deneyim… ”
Bunları okuyunca tahterevallinin iki yanının dere-tepe olduğunu ve bu durumda son derece de normal olduğunu hissettim. Siz benim bu kadar ayar düşkünü olduğuma aldırmayın (rahmetli dedem ayarlar müdürüymüş sivasta) yine de, moralinizi yüksek tutun. Huzursuzluğa alışkınım ben, bu da geçer yahuuuu

*

Geceye yakın gelen şu fotoğraf duyduğum huzursuzluğu çok da anlaşılamaz biçimde yok etti, onu da buradan paylaşayım, unutulmasın, tarihimizde yer alsın 🙂

Bu “Bağzı şeyler” kendimiz dair hiç bilmediğimiz ve bazen hiç şüphelenmediğimiz şeylerin bütünlüğümüzün içinde yer aldığına dair bariz bir kanıt ve bu durum rahatlatıcı, imkanı olanlara öneririm.

MARmelat Zamanı

Şu anda Gezi parkta oluşan değişik bi yaşam tarzı denemesi de var, dinlediğim kadarıyla fazlaca aksayan bi şey yok hatta çoğu insan ilk kez tatlı bişey keşfetmiş gibiler, diyorlar ki, beklemiyorduk,her sabah yeniden şaşırıyoruz.
Yakın arkadaşlarım hatırlayacaklardır ikibuçuk yıl kadar önce “MARmelat” isimli -açılımı :Marifet meydanı- bir proje yapmıştım, konuyla ilgisi olabilecek insanlara anlattım, tepkilerini ölçtüm, hatta Marmelat’ın bir tv programı olsun, ismi de “güneş dansı” olsuna kadar ilerlettik projeyi sonraki yıl!
Yine de tüm destek ve iyi niyetlere rağmen, kişilerin hayat gailesinde fiiliyata dökülmedi, hazırda bekliyordu.
Şimdi düşünüyorum da meğer zamanını bekliyormuş ve insanların bunu kendilerinin keşfetmesi gerekiyormuş. Gerçek ayma, dönüşüm de böyle oluyor zaten, zorlama farkındalık, zorlama bilgelik yok :)))

geziAcaba daha geniş aurada bu rolleri sen verdin diye latıfe yapan arkadaşlara  derim ki; Kişisel değil ama kurgucuların deneyimin keçi yolunu çizdiğini söylemek yanlış olmaz. Bilimkurgu ve fantastik edebiyatın, edebiyattan öte işlevini zaman zaman paylaşıyoruz.

2013 yılı geleli beri , boğazım, kulağım, çene ve yüz civarında ara ara ama gayet istikrarlı biçimde aksamalar oluşuyor. Bi kısmını atlattık sanırım ancak boğazımdaki kaşınma ve ona bağlı gece öksürüğü geçmek bilmedi, geçenlerde doktora gittim, bana şöyle dedi; isterseniz yumuşak bi karşı çıkma yapalım önce!
Gülmemi zorla tutup, tabi tabi ben de bunu tercih ederim dedim. Şimdilik ılımlı bi takipteyiz, yudum yudum su içip gargara yapıyorum!
Beşinci çakranın anlam ve önemi geldi birdenbire aklıma, hele şöyle bi hatırlayalım dedim 🙂

http://www.sihirlius.com/butunsel-saglik/5_cakra_acma__-_bogaz_cakrasi

*

Olduğunu bildiimiz (sonuçlarından anladığımız) ancak bilinçli eylemler ya da kararlarla deiştiremediğimiz, öngöremediğimiz, kontrol edemediğimiz bir plan işliyor. Plan ya da sistem de diyebiliriz. Toltek felsefesinde TİN olarak dilimize çavrilen kavramı andırıyor bana. Kişisel hissimi sorarsanız, harika ve iyi ki var derim, çünkü şaşırtarak sıkıntıdan ölmemizi engelliyor 🙂

*Bildiğiniz-siz-,  basitçe zihninizin yaratımıydı. Burada Dünya’da tasarlanmıştı, burada Dünya’da geliştirilmiş, arıtılmış ve programlanmıştı.  Siz, veçhelerin en tuhafı olan zihin değildiniz.
(Castaneda-Adamus-sa ve daha bisürüsü-ortak yapım)

Kamusal mekanlar tükenmekte… Acil acil acil demokrasi

*

Bildiğiniz-siz-,  basitçe zihninizin yaratımıydı. Burada Dünya’da tasarlanmıştı, burada Dünya’da geliştirilmiş, arıtılmış ve programlanmıştı.  Siz, veçhelerin en tuhafı olan zihin değildiniz.
(Castaneda-Adamus-sa ve daha bisürüsü-ortak yapım)

Şimdi soru “ Farkında olmak ya da farkında olmamak?” soru bu. Gerçek soru bu. “ Farkında olmak yâda farkında olmamak?”  ve her birinize, bu bölüme başlarken soruyorum. Yanıt nedir? Farkında olmak mı farkında olmamak mı? Farkında olmak ya da olmamak çünkü bulunduğunuz realite, Orta Bölge. Orta Bölgedesiniz.

Bir gözünüz açık, bir gözünüz kapalıyken,  her iki gözü de kapalı insanların dünyasında gezinip, bir sonrasında ne olacağına emin olamadan, uyanışın korkunç namert Orta Ülkesindesiniz (bölge) .Umut için isteğin olduğu ama hala, kasvetli, gri, düşsüz olarak, Orta Ülkedesiniz(bölgedesiniz).

Bu Orta Ülkede, bu ülkede bir gözünüz kapalı olarak, her iki gözü de kapalı insan kardeşleriniz arasında yürümek…