- Evet, soykırımdır.
- Hayır, soykırım değildir.
Entropi ve Evren
Entropi hakkında 2010 Şubatında yazdığım yazıyı şu bağlantıdan okuyabilirisiniz.
http://www.sonsuz.us/node/entropi
O yazıya ilaveten şimdi de Entropi ve Evren konusuna girmek istiyorum.
Bilim başlığı altındaki 45 sayılı Zaman ve Uzam Hakkında başlıklı yazımda makro boyuttaki birçok olayın tersinmez olduğunu, mikro boyutta ise zamanın tersinir olduğunu söyledim. Hatta zaman diye doğrusal ve tersinmez bir olgunun bulunmadığını, tek gerçekliğin “an” olduğunu ifade ettim.
Tersinirlik ve tersinmezlik zaman kavramıyla ve Entropi denen bir değişkenle yakından ilgilidir. Termodinamiğin ikinci yasası, veya diğer adıyla Entropi yasası, tersinmezliği açıklamak için Ludwig Boltzmann (1844 – 1906) tarafından ileri sürülmüştür. Boltzmann’ın Entropi formülü olasılıklarla ilgilidir ve ifadesi:
S = k log(W)
şeklindedir. Burada S Entropi, k Boltzmann sabiti ve W olayın veya durumun oluşma olasılığıdır. Boltzmann’ın W harfini seçmiş olması Almanca olasılık sözünün Wahrscheinlichkeit oluşundan dolayıdır. Boltzmann bu formülü gazların yapısında atomların bulunduğu varsayımından hareketle geliştirmiştir. Bu görüş zamanında büyük tepki ile karşılanmıştır, zira onun zamanında atomların gerçekte var olduklarına inanılmıyordu. Boltzmann’ın ölümünden sonra 1908 yılında k sabiti 1.3806488 × 10−23 J/K olarak saptanmış, böylece İstatistik Mekanik kuramı genel olarak kabul görmüştür.
İstatistik mekaniğe göre Entropi çok parçacıklı bir sistemde parçacıkların dağılımını belirler ve genelde karmaşanın ölçüsü olarak kabul edilir. İdeal kapalı sistemlerde Entropi denge oluşana kadar artar ve denge oluştuğunda sabit kalır. Şu halde Entropi hesabı için kapalı bir sistem kabul edilmeli ve sistemde bir başlangıç ile bir son durum tanımlanmalıdır. Oysaki evrende döngüsel olaylar, yani başı ve sonu bilinmeyen periyodik (tekrarlanan) veya kaotik (karmaşık) olaylar da vardır. Örneğin, dünya ne zaman güneş etrafında dönmeye başladı? Veya ne zaman kendi etrafında dönüşü son bulacak? Gibi sorular yanıtsız kalmaktadırlar. Evrenin bir büyük patlama ile (Big Bang) başlamış olduğunu kabul etmekle evrenin kapalı bir sistem olduğunu ve bir gün son bulacağını kabul etmiş oluyoruz. Oysaki evren şu anda genişlediği biliniyor ve ileride bu genişleme pekâlâ daralmaya dönüşebilir veya dönüşmeyebilir. Durum hakkında kesin bir kanı ileri sürülemez.
Evrenin şimdiki durumuna bakarak ilerde ne olacağı hakkında fikir yürütmek Determinist (belirlemeci) bir bakıştır. Evren ve genel olarak doğa, kaosu ve kozmosu içinde barındıran döngüsel ve dönüşümlü, belirsizlik içeren bir yapıdır. Günümüzde bilinen evren bilinmeyen evrenin sadece küçük bir kısmıdır. Evrenin derinliklerinden gelen Arkazamin Işıması (Cosmic Background Radiation) verilerini değerlendiren NASA, evrenin % 68,3 ünü Karanlık Enerji, % 26,8 ini Karanlık Madde ve % 4,9 unu bilinen (ölçülen veya gözlenen) madde oluşturmakta olduğunu söylemektedir. Ancak ne Karanlık Enerji ne de Karanlık madde hakkında herhangi bir somut kanıt ileri sürülebilmiş değildir. Şu anda ikisi de varsayım düzeyinde fizikçilerin dillerinde dolaşmaktadırlar. Bu konuda 40 sayılı Evrenin Yapısı başlıklı yazıma bakmanızı öneririm.
Üstteki fotoğraflar üç farklı uydudan elde edilmiş Arkazemin Işıması’nın görüntüleridir. En sağdaki Planck uydusundan elde edilen görüntü açıkça Fraktal bir yapıyı gözler önüne seriyor. Fraktaller kendilerine benzeyerek dönüşen ve belirsizlik içeren karmaşık şekillerdir. Çevremizde pek çok doğal oluşum Fraktal bir yapı sergiler. Altta, doğal Fraktallerden birkaç örnek sunuyorum. Solda ve ortada doğal oluşumlar, sağda ise insanın gözbebeği görülüyor.
Fraktaller konusunu 31 sayılı Doğada Düzen ve Karmaşa başlıklı yazımda işledim. Karmaşık sistemlerin bir özelliği de başlangıç noktasına duyarlı olmalarıdır. Yani, bir bakıma karmaşık (kaotik) sistemlerde başlangıç noktası tanımlanamaz, zira her bir farklı başlangıç farklı ve bilinmesi mümkün olmayan bir sonuca yol açar. Dolayısıyla, belirlilik geçerli değildir ve olasılık esastır. Karmaşık sistemlerde gelecek kesin olarak bilinemez, ancak belli bir olasılıkla tahmin edilebilir.
Gerek İstatistik Mekanik gerekse Kuantum kuramı olasılıklardan söz ederler ve olayları kesinlikle tanımlamaktan kaçınırlar. Hem evren hem de insan toplulukları birer karmaşık ve kaotik sistem olduklarından, gelecek hakkında ancak belli olasılıklar çerçevesinde konuşmak doğrudur. Zaman, yandaki şekildeki gibi, Enerji Korunumu ve Belirsizlik ilkelerinin etkisi altında ve döngüsel olarak, Kozmos ile Kaos arasında hem sürekli hem de kesikli olarak dolandığı görüşündeyim.
Doğruyu Hak tan Öğrenirsek, Batıl Yok Olur
Allah bizleri bu dünyada, imtihan ettiğini ve bakın neden yarattığını söylüyor.
Mülk 2: O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.
Demek ki asıl amaç, bu dünyada güzellikler, topluma faydalı şeyler yapmakmış yaratılmakta ki asıl amacımız. Peki, nasıl ve ne şekilde güzellikler yapmamızı istiyor Yaradan? Gerçeği öğrenelim ki, işimizi garantiye alalım.
İşte tüm bu bilgilerin detayını da, Kur’an da veriyor. Çünkü Kur’an ın ipine sarılın, sizleri Kur’an dan imtihan edeceğim diyerek, apaçık doğrunun yolunu gösteriyor.
Bu apaçık gerçekleri gören bizler, bu durumda ne yapıyoruz, işte bu kısmı sanırım çok önemli. İmtihan olduğumuz kitaba mı çalışıyoruz, yoksa…..? İşte o yoksa sorusunun cevabı, ne yazık ki bizleri mahvediyor.
Aynı kitaba iman ettiğimizi söylüyoruz, ama her nedense aynı konuda bile, farklı farklı şeylere inanıyoruz. Peki neden, bunun sebebi ne olabilir? Tek bir nedeni var. Bizler Kur’an ı rehber aldığımızı söylediğimiz halde, onu yeterli görmeyip, farklı kaynaklara yönelmemiz bizleri bölüyor, parçalıyor ve birbirimize düşman ediyor. Onun içindir ki, dinimize de çok farklı yaşıyoruz. Peki, bu yol ve yöntem doğru olabilir mi?
Lütfen şöyle düşünelim. Okulda herhangi bir derste, elimizde bir kaynak var, öğretmen öğrencileri bu kitaptan çalıştırıyor ve imtihan ediyor. Ek bir kaynak kullanıyorsa öğrenci, o kaynak ders gördüğü ana kaynaktan asla farklı olmuyor, daha açıkçası farklı olursa, yardımcı kaynak olarak kabul edilmiyor.
Aynı kitaba çalışan öğrenciler, hiçbir farklılık-çelişki yaşamıyorlar aralarında. İmtihanda öğretmende, eğitim verdiği kitaptan sorularını soruyor. İşte bizler aynı yöntemi kullanmadığımız içindir ki, İslam âlemi olarak aynı noktada birleşemiyor, anlaşamıyoruz.
Halbuki Allah bizleri uyarıp, sizleri Kur’an dan hesaba çekeceğim dememiş miydi? Bizlerin kana kana içeceği ana kaynak, yalnız Kur’an olması gerekirken, tertemiz akan pınara öyle ilaveler yapıyoruz ki, güzel ve doğru bilgilerin bile üstünü örtüyor. Allah boşuna, hakka batıl karıştırmayın demiyor.
Bizler peygamberimizin sünnetine, yani onun yaşam felsefesine çok önem verdiğimizi söyleriz. Fakat bu felsefeyi yaşam şeklini, ne yazık ki bizler gereği gibi anlayamadık. Bu konuda söylenecek, o kadar çok şeyler var ki, saymakla bitmez.
Sizlerin dikkatinizi çekmesi adına, bir konuyu gündeme getirmek istiyorum. Cuma yani toplantı ibadeti, her ehli kitap dinlerde benzeri vardır. Yahudi ve Hıristiyanlar, haftada bir gün kadın erkek, çoluk çocuk toplanır ve çok önemli bir görevi yerine getiririler. Bu görev toplum olarak, sosyalleşme bilincini topluma aşılamaktır. İşte İslam toplumu olarak bizler, Allah ın bu emrini yerine getirmediğimiz için, gerektiği gibi sosyal bir toplum olamadık.
Cuma günleri Allah ın, Ey iman edenler, çağrılınca salata gelin emrini, bizler kendi nefsimizde değişikliklere uğratmış, kendimize beşeri deliller yaratarak, Allah ın emrinden kendimizi çok uzaklaştırmışız. Böylece de kadınlarımızı, bu güzel sosyal olgudan mahrum etmişiz.
Kadını sosyal toplumdan uzaklaştırarak, dine hizmet edeceğini düşünenler, İslam a yaptıkları büyük kötülüğün, hala farkında değiller. Peygamberimiz Cuma günleri, bırakın toplantı namazını, normal vakit namazlarında bile, kadının mescitlere, camilere gelmesini özellikle istemiş, teşvik etmiştir. İşte bizler bunun nedenini ne yazık ki hala kavrayamadık. Peygamberimizin sünnetini takip etmek isteyen, onun hayat felsefesini, önce doğru öğrenmelidir.
Şunu asla unutmamalıyız, peygamberimizin sünneti, Allah ın sünnetinin yaşama geçirilmiş şeklidir. Birileri bizlere peygamberimizden hadis naklettiğinde, bizlere düşen, Kur’an ın verdiği öğretiye, felsefeye uymuyorsa, asla bunları kabul etmeden reddetmek olmalıdır.
Peygamberimiz bizleri uyarmış ve kendi adına birçok sözler uydurulacağını ve bu sözlerle sizleri, aldatmaya çalışacakların çıkacağı konusunda bizleri uyarmıştır. Ayrıca bu sözleri, Kur’an onayından geçirmemizi tavsiye etmiştir.
Peygamberimiz kadınlarında, mescitlere gelmelerini o kadar önemsemiştir ki, hatta onların rahat girip çıkmaları için, ayrı bir kapı bile yapmıştır. Çok daha ilginci, günümüzde yapıldığı gibi, erkek ve kadınlar arasına perde dahi çektirmemiştir. İşte nefsin imtihanı, nefsin eğitimi budur. Allah bizleri birbirimizle her an imtihan etmektedir. Bu imtihandan, kadını toplumdan uzaklaştırarak kaçamazsınız. Kaçarsanız nefsinizi eğitemez, şeytanın oyuncağı olursunuz.
Peygamberimizin yaşadığı yakın dönemlerinde bile, onu gereği gibi anlayamayan dar kafalıların, bugün anlamalarını zaten beklemek hayal olur. Bakın sizlere bu konuda, rivayet bir hadis örneği vermek istiyorum. Bu hadis üzerinde düşünen, içinde bulunduğumuz yobazlığın, gafletin, ihanetin sınırlarının nasıl aşıldığını daha iyi anlayacaktır.
5478 – İbnu Ömer radıyallahu anhüma, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’ın: “Birinizin hanımı mescide gitmek için izin talep ederse ona mani olmasın (izin versin)” dediğini haber vermişti. Bilâl İbnu Abdillah:
“Allah’a yemin olsun, biz onlara mani olacağız!” dedi. Bunun üzerine Abdullah radıyallahu anh, ona yaklaşıp öyle hakâretâmiz söz sarfetti ki, böylesini hiç işitmedim. Sonra şunu ekledi:
“Ben sana Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm’dan haber veriyorum; sen ise durmuş, “Vallahi mani olacağız” diyorsun!”
Buhari, Cum’a 12, Ezân 162, 166, Nikâh 116; Müslim, Salât 134, (442); Muvatta, Kıble 12, (1, 197); Ebu Dâvud, Salat 53, (566, 567, 568); Tirmizi, Salât 400, (570).
Gördünüz mü acı gerçeği. İslam ı gereği gibi anlamayıp, dini hurafelerle, nefsimizle yaşadığımızda, peygamberimizi de doğru anlamamız asla mümkün olmayacaktır. Peygamberimizin yaşadığı yakın dönemlerden bahsediyoruz, lütfen bu konuyu göz ardı etmeyelim.
Peygamberimizin en yakınında olan bir kişi, peygamberimizin kadınlarınız sizden mescide-camiye gitmek istediklerinde izin versin dediğini nakletmesi üzerine, karşısındaki kişinin söylediği sözler, bugün içinde yaşadığımız yanlışların apaçık bir kanıtıdır.
Peygamberimiz söylediği halde, bu şahsın tam tersini söylediklerine, bakar mısınız?
(“Allah’a yemin olsun, biz onlara mani olacağız!” dedi.)
Evet, bu ve bunun gibi İslam ı dar pencereden anlayanlar, yeminlerini tuttular ve kadınlarımızı sosyal toplumdan, camilerden uzaklaştırdılar. İyi yaptıklarını zannettiler, ama bu zihniyetin sayesinde İslam toplumu, (A) sosyal bir toplum oldu.
Kadına karşı nefsini eğitemeyenler, kendilerine hâkim olabilme bilincini geliştiremeyenler, onu toplumdan yakınından uzaklaştırarak, bu imtihandan kurtulacağını zannettiler. Böyle olunca da, Allah ın fıtratımıza yerleştirdiği, kadın erkek birlikte yaşama bilincine, sahip olamadık.
Kendilerine sorsanız bu zihniyet, bizler peygamberimizin sünnetine uyuyoruz derler. Çünkü bu yemini edenler, yine peygamberimizin ismini kullanıp, kadınlar evlerinde namaz kılar, erkeklerde camide namaz kılarsa, daha sevap alacaklarına toplumu inandırdılar.
Kur’an akla özellikle önem verir, vurgu yapar. Düşünerek iman etmemizin örneklerini verir. Çünkü Kur’an ı, akılla anlayabileceğimizi anlatmaya çalışır bizlere. İşte bizler Kur’an ı anlamanın en önemli unsurunu fark edemediğimiz için, Kur’an ı akıl yerine, duygularımızla, hurafelerle anlamaya çalıştık.
Anlamını dahi bilmeden okuduğumuz Kur’an ı, duygularımızla anladığımız için, hep duygulandık, ağladık. Böyle okuduğumuzda ondan faydalanacağımız, istifade edeceğimiz öğretildi bizlere. Hatta ona bir makam da ilave ederek, daha da duygusal bir okuma şekli yarattık. Anlamını bilmesen de olur, Allah sevap yazar, sen oku dediler.
Genel çoğunluğumuz, Yaradan ne söylüyor, ne anlatıyor merak bile etmedik. Nasıl olsa birileri bizlere anlatıyor dedik, üstünde bile durmadık. Öyle şeyler öğrettiler ki yüzlerce yıldır, yanlışlığını Kur’an ile anlatmaya çalışanlara, sen dine nifak sokuyorsun dediler, ayetleri bile görmezden geldiler.
Kur’an ı anlamadan okuyarak, sevap kazanacağımıza inandırıldığımız içinde, Yüce Rabbimizin nasıl bir kul olmamızı istediğini hiç anlayamadık. Ne anlatıldıysa doğru sandık. Hiçbir güzel değer üretmedik, ver dediler verdik, al dediler aldık. Neden veriyoruz, nereye veriyoruz sormadık. Nedir bu verdiğiniz diye açıklama yapılmadığı içinde, yanlış yaparız korkusuyla sormaya bile korktuk, Allah katındandır dediler aldık.
Sorgusuzca, sorgulamadan iman etmemiz gerektiği öğretildiği için sorgulamadık, araştırmadık.
İşin en üzücü yani ise, rivayetler ayetlerin üstünü örter, kimisinin de hükmünü siler oldu. Daha açıkçası İslam dini, peygamberimizin bizlere tebliğ ettiği din olmaktan çoktan çıktı, ataların dini oldu. Tıpkı geçmişte olduğu gibi.
Peygamberimizin mahşer günü, benim ümmetim Kur’an ı devre dışı bıraktılar diyecek olması da, nefsimizin duyguları arasında kaybolup gitti. Akıl devre dışı kalınca, gerçekler görünmez oldu.
Çok çetin bir dönemden geçiyoruz. Ya benim gibi inanacaksın, ya da sana hak tanımıyoruz zihniyeti, günümüzde güç kazandı. İşimiz gerçekten çok zor.
Dilerim Rabbimden, toplum olarak bu yanlışımızın farkına varırız. Kur’an ın ipine sarılıp, onun nuruyla nurlanan, hakka batıl karıştırmayan, Rabbin halis kullarından oluruz.
Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK
Çift Yarık Deneyi ve Toplum
İki jileti birlikte tutup bir kâğıtta iki ince yarık oluşturun. Bu kâğıdın bir tarafını ışıkla aydınlatıp diğer tarafına ekran görevi yapacak bir diğer beyaz perde korsanız, perdede siyah ve beyaz çizgilerin oluştuğunu göreceksiniz. Bu deneye Çift Yarık Deneyi denir. Bu deney ışığın dalgasal bir yapıda olduğunu ve dalgaların girişim ilkesine uygun olarak, girişim çizgileri oluşturduklarını gösterir.
Fakat ışık hem dalga hem de Foton denen parçacıklardan oluştuğu anlaşıldığında, aynı deney elektronlarla tekrarlanmış ve girişim görüntülerinin elektronlar tarafından da oluşturulduğu şaşkınlıkla görülmüştür. Zira dalgalar girişim yapsalar da, parçacıklar girişim yapmazlar. Girişim yapabilmeleri için parçacıkların birbirleriyle bağımlı olmaları ve ekranda nereye gitmeleri gerektiğini bilmeleri gerekir ki, bu durum hem nesnellik ilkesine hem de yerellik ilkesine aykırıdır. Alttaki resimlerden soldakinde ışığın dalga olarak oluşturduğu girişim çizgileri ve sağda parçacık olarak davrandıklarında belirmesi beklenen farklı iki görüntü grubu çizilmiştir.
Soldaki şekilde, girişim görüntüsünün en parlak çizgilerinin iki yarığın orta bölgesinde olduklarını ve yanlara doğru parlaklığın azaldığını görüyoruz. Kenar bölgelerde ise beyaz çizgiler kaybolmaktadırlar. Nesnellik ve yerellik ilkelerinin evrensel ilkeler oldukları ve hem makro hem de mikro âlemde geçerli oldukları kabul edildiğinde, parçacıkların girişimini açıklamak mümkün değildir. Beklenen görüntü girişim görüntüsü değil, sağdaki iki belirgin ve ayrı grubun görüntüsüdür.
Bu çelişkili durumun cevabını, -önceki yazılarımda açıkladığım- Normal Dağılım vermektedir. Fotonları veya elektronları birer parçacık olarak kabul edersek karşı ekrana Normal Dağılımla çarpmaları beklenir. Bu durumda enerji dağılımları da bir çan eğrisine benzemelidir. Üstteki çizimler bu enerji dağılımını açıkça gösteriyor. Soldaki çizimde ortadaki siyah çizgi aslında ekranda beyaz görünür. Zira dalgasal bakışa göre, üst üste binen ışık dalgaları en fazla enerjiyi orta bölgede taşır ve parçacık bakışına göre en fazla parçacık tam orta bölgeye düşer. Sağdaki çizimde bu parçacıkların enerji dağılımlarının, tam da Normal Dağılıma göre oluştuğunu görmekteyiz. Aradaki beyaz bölgeler
-ki bunlar ekrandaki koyu çizgilerdir- dalgaların birbirlerini yok ettikleri bölgeler olmaktadırlar. Parçacık bakışına göre sağdaki görüntünün oluşması için parçacıkların bağıntılı olmaları gerekir. Bu durum parçacıkların bağımsız olmaları varsayımı ile çelişir. Aslında parçacıklar ilk çıktıkları kaynakta birbirlerine bağımlı idiler. Çift yarığa ulaştıklarında küresel ışık dalgaları düzlem dalgalara, yaklaşık olarak dönüşmüş olduklarından, dalgayı oluşturan tüm parçacıklar başlangıçtaki bağlantıyı sürdürürler. Bu bağlantıdan dolayı görüntü iki ayrı gruba ayrılmaz ve tümel bir girişim görüntüsü belirir.
Soldaki görüntülerde yarık sayısı arttıkça, çizgilerin gittikçe daha da Normal Dağılıma yaklaştıkları görülüyor. Üsttekinde iki yarıktan, alttakinde on tane yarıktan oluşan görüntüler bulunuyor. Bu şekillerin oluşumunu, bir önceki Demografi ve Kuantum yazımda daha net olarak görebilirsiniz.
Kuantum kuramının dalga-parçacık ikilemi insanlar için de geçerli olduğu söylenebilir. Her bir insan tek tek bir parçacık gibi davransa da, birlikte bir topluluk oluşturduklarında, aynen fotonların veya elektronların girişim görüntülerine benzer şekilde, ortak bir kültür yaratırlar. Kültür, insanların girişimleri sonucunda oluşturdukları bütünsel bir olgudur. Ayrıca bu durum hem parçacıkların hem de insanların bağımlı olduklarını gösteriyor. Böylece nesnellik ve yerellik birer ilke olmayıp, sadece makro dünyadan üretilmiş birer varsayım oldukları sonucu ortaya çıkmaktadır.
1 Mayıs Emekçinin Bayramı ve İslam’ın Köleleri

Evrimleşen İslam’la birlikte günümüzde 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramına destek olan bir çok müslüman olduğu bir gerçek. Fakat benim merak ettiğim orjinal İslam’da kölelerin durumu ve orjinal İslam’ın kölelere öğütleri. Yeri geldiğinde orjinal islamın evrensel olduğunu savunanlar bu konuda ne düşünüyor?
Bu arada şahsi görüşüm İslam’ın evrimleşmesinden yana. Yani bu evrimi İslam açısından uygun buluyorum ve daha da çağa ayak uydurmaya çalışacağını düşünüyorum. Belki bugün İslam’ın savunmadığı haklar (örneğin eşcinsel hakları, kadın hakları vs) bir kaç yüzyıla bile gerek kalmadan İslam tarafından savunulacağına inanıyorum.
Sizler bu değişimi ve dönüşümü nasıl değerlendiriyorsunuz?