Kur’an ın Emrettiği, Namaz, Oruç ve Zekatın Özünü, Amacını Doğru Anlamak.

Kur’an ı doğru anlamak istiyorsak, önce onunla bizzat tanışmamız ve anlama çabasında olmamız gerekir. Eğer onu anlayarak okumayıp, Rabbin önerdiği gibi ayetler üzerinde düşünmüyorsak, Kur’an ı da asla doğru anlamamız, inancımızı doğru yaşamamız mümkün olmayacaktır.

Belki birilerinden, Kur’an hakkında çok şeyler öğrenebiliriz, ama doğruluğundan asla emin olamayız. Emin olabilmek içinde, önce kendimiz mutlaka Kur’an ile buluşmalı ve onu anlamak adına çaba harcamalıyız. Çaba harcamadan, kendimizden bir uğraş vermeden, imtihanımızda başarılı olacağımızı da düşünmemeliyiz.

Birileri siz Kur’an dan anlayamazsınız diyorsa, bunu söyleyenlerin bizlerden gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir, bunu da unutmayalım.

Eğer birileri siz Kur’an ı anlayamazsınız, onu veli insanlar ancak anlayabilir diyorlarsa, şunu unutmayınız ki, bunu söyleyenlerin Kur’an dan gizlemeye çalıştıkları bir şeyler var demektir. Allah sizleri Kur’an dan sorumlu tutuyorum dedikten sonra, asla kullarının anlayamayacağı bir rehber gönderip, daha sonrada ondan sorumlu tutmaz.

Bugün sizleri düşünmeye davet etmek istediğim konu, acaba Allah ın Kur’an da bolca bahsettiği, bizlere önerdiği, namaz, oruç, zekât gibi ibadetler, bizlerin Allah a borcumudur? Çünkü günümüzde namaz her Müslüman ın Allah a borcudur denir. Gerçekten Yaradan ın bizlere Kur’an da zikrettiği, ibadetleri Allah a borcumuzu ödemek için mi yapıyoruz? Ya da onun için mi yapmalıyız? Bu önemli konuyu, gelin birlikte Kur’an ışığında düşünelim, anlamaya çalışalım.

Önce namazı ele alalım. Eğer namaz bizlerin Allah a borcumuz olsaydı, borç alacak ilişkisini Yaradan la kurmamız gerekirdi ki, sanırım bu borcu bizlerin ödemesi çok zor olurdu. Borç alacak ilişkisi, aynı değerde kişiler arasında olur. Yaradan la biz aciz kullarının arasında, sizce böyle bir alış veriş olabilir mi?

Borç alacak ilişkisi ile Allah a yaklaşırsak, onun yüceliğine, eşi benzeri olmayan makamına, saygısızlık yapmış olmaz mıyız?

Namazı Kur’an da bolca zikreden Allah, bu yolu bizlere neden öneriyor olabilir. Namazla ulaşılmak istenen amaç, fayda nedir? Önce bunu gerçek anlamda doğru öğrenmeliyiz ki, namazın faydasını görebilelim.

Dikkat ederseniz, Kur’an namazdan bahsederken, bu yolla Yaradan ile bir bağ kurulacağını ve bu irtibat sayesinde, Allah tan yardım istenebileceği örneğini verir.

Bakara 45: Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.

Demek ki namazın asıl amacı, Allah ile diyalog kurmak, ondan yardım istemekmiş. Eğer namazın asıl amacını anlayamayıp, Allah a borcumuzu ödüyoruz fikrinden yola çıkarsak, namazın asıl amacını anlamamış oluruz. Allah ın bizlerin namaz kılmasına ihtiyacı yoktur.

Namaz, Yaradan la kulunun bir olduğu andır. Namaz, Allah ın huzurunda saygıyla boyun eğip, tüm benliğimizle ona teslim olduğumuz andır. Namaz riyadan, her türlü kötülükten, kinden, nefretten uzak kalabilmenin yoludur.

Namaz, Yaradan a açılan bir kapıdır. O kapının da anahtarı yalnız ve yalnız Kur’an da gizlenmiştir. Onu bulmak isteyen, aklını kullanmalıdır. Aklını kullanmayan, birilerine koşulsuz teslim olan, asla Yaradan a açılan kapıdan geçemez. İşte tüm bu gerçeklerin farkında olan, ancak namazın faydasını görebilecek, o anahtara sahip olacaktır. Başaramayan ise, nefsini aldatmaktan öteye gidemeyecektir.

Düşünerek Kur’an ı okuyan bir Müslüman, geçmiş namazların kılınmasından, Allah ın bahsetmediğini görecektir. Böyle bir sorumluluktan Kur’an bahsetmez. Allah geçmişe değil, yaşadığımız o ana ve geleceğimize yön verir. Çünkü geçmiş yaşanmıştır, ancak geçmişten dersler, ibretler alarak geleceğimize yön verebiliriz. Eğer namaz, Allah a borcumuz olsaydı, geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, da kılınmasını isterdi bizlerden. Ama böyle bir emri Kur’an da yoktur.

Peki, geçmiş namazlar konusunda ne söyleyebiliriz? Geçmiş kılmadığımız namazlarımızın, bizler için büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yaradan ile bağlantı kurmadığımız, onun huzuruna durmaktan uzak, onun nurundan, önerilerinden kopuk yaşadığımız, bizler için kayıp günlerimiz diyebiliriz.

Geçmişte kılmadığımız namazlarımızı bugün kılarak, yaptığımız yanlışlarımızı düzeltebilir miyiz? Elbette hayır. Yaptığımız her şeyin hesabını vereceğiz. Bugün kılacağımız namazlarımızla belki, geçmişte yaptığımız hataların affı için dua edebiliriz.

Buradan da anlaşılıyor ki, bizlerin kıldığı namaza Rabbin ihtiyacı yok, tam tersine bizlerin ihtiyacı vardır. Çünkü namazla bizler Allah a yaklaşır, onun nuru ile nurlanır, gönül gözlerimizi onun ışığıyla aydınlatırız. Onu hatırlarız, onu zikrederiz, tespih ederiz ve hayatımıza onun önerileri ile yön veririz. Doğru, güzel yaşamanın tadını, nefsimizde hissederiz. Bakın Allah namaz konusunda ne diyor.

Bakara 277: İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve zekât verenler var ya, onların mükâfatları Rableri katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzüntü de çekmezler.

Dikkat ederseniz Allah, namaz kılanların, yani Allah ile irtibat kuranların, mükâfatlandırılacağını söylüyor. Peki, neden mükâfat verileceğini söylüyor, bolca namaz kılanların mı mükâfatlandırılacağını söylüyor? Lütfen bu ayete dikkat edelim. İman edip, iyi işler yapmaları halinde. Yoksa ben iman ettim, bol bolda namaz kılıyorum demekle değil. Buradan da anlıyoruz ki, gerçek anlamda kılacağımız namaz, bizleri doğruya, güzele yaklaştıracaktır. Tabi elimizde, Allah ın rehberi olmak şartıyla. Onun çizdiği yoldan yürüyerek, onun kelamını ciddiye alıp, onda her şey yazmaz, her açıklama, detay yoktur demeden Kur’an a yaklaşarak, Allah ın hoşnutluğunu kazanabiliriz.

Allah birçok ayetinde, üstünde durduğu bir konu vardır. İyilik, güzellik, barış ve hayırda yarışmak. Hatta cennetinin en güzel makamını hayırda ve barışta yarışanlar için ayırdığı örneğini verir. Dikkat ediniz namazı çok kılan, orucu tam tutan demiyor. Önemli olan sonucu alabilmektir. Namaz, oruç bizleri iyiliğe güzele, doğruya, hayra, barışa ulaştırmanın yol ve yöntemleridir.

Bu yolu, yöntemi doğru kullanmıyorsak, işin özüne inmeden görüntüye, gösterişe önem veriyorsak, istenilen amaca da ulaşmamız mümkün olmayacaktır. Bu durumda mükâfat beklemek elbette doğru olamaz. Tüm bunları, doğru bir toplum yaratmak için Allah ister bizlerden. Namazında asıl amacı budur. Allah ı unutmadan, onun rızasının, hoşnutluğunun verdiği mutlulukla, insanlık adına yararlı işiler yaparak yarışmaktır asıl amaç.

Eğer Müslüman olduğunu söyleyen bir toplum, barıştan, yardımlaşmadan, iyilikten uzak bir toplum olarak yaşıyorsa, bu toplum NAMAZIN özünde isteneni kavrayamamış, şekilsel boyutta namazı yaşayarak, boşa zamanlarını harcıyorlar demektir. Sanırım İslam toplumunun büyük bir çoğunluğu, bu gerçeği kavrayamamış görünüyor.

Gelelim oruç tutma konusuna. Oruç tutmamız da Yaradan a bir borcumuz olmayıp, tam tersine bizlerin hayatında, sağlıklı yaşamanın çok önemli bir yoludur. Eğer Allah a borcumuz mantığıyla bakarsak, oruç tutamayanların borcunu ödemediği çıkar ki, bu düşünce ve fikir yanlıştır. Allah bizlerin ne namazına, nede oruç tutmamıza ihtiyacı yoktur. Çünkü onun eşsizliği, yüceliğinin hesabını dahi bizler yapamayız.

Allah oruçtan bahsederken, bizlerin korunması adına orucun farz kılındığını söyler. Oruç tutmamızın, bizler için çok hayırlı olacağı uyarısını da yapar. Demek ki orucun emredilmesinin asıl nedeni, bizlerin sağlıklı bedene ve ruha sahip olabilmesi amacını taşıyor.

Yine oruç konusunda açıklama yapan Allah, bulunduğumuz oruç ayında tutamadığımız günleri de, daha sonra fırsatını bulduğumuz, sağlığımıza kavuştuğumuz en kısa zamanda tutmamızı ister. Hiç tutamayanlarında, fakiri doyurmaları yolunu gösterir. Dikkat ediniz geçmiş yıllarda tutulmayan oruçlar konusundan da hiç bahsetmez Kur’an. Çünkü geçmiş artık geçmişte kalmıştır. Geçmiş yıllarımızı, oruçla değerlendirmediysek, sağlıklı olmanın yolunu kaçırmışız demektir diyebiliriz. Elbette buda bizlerin, bedenimiz ve ruhumuz için büyük bir kayıptır. Bunu yapmakla, Yaradan ın bizlere verdiği emanetini, doğru kullanmadığımızı söyleyebiliriz.

Zekât konusunda Allah, çok dikkat çekici bir örnek verir.

Bakara 245: Kimdir o adam ki, Allah’a güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla (verdiğini) ödesin! Allah (rızkı) kısar da, açar da. Hep O’na döndürüleceksiniz.

Ayetin güzelliğine bakar mısınız lütfen. Allah fakire, maddi imkânı olmayana zekât vermeyi, kendisine borç verme olarak kabul ediyor. Elbette bunu yapan, karşılığını Allah tan görecektir. Allah zekât konusuna Kur’an da çok önem verir ve derki. Zekât sizlerin malınızın, paranızın bereketidir. Zekât verilen bir toplumda, toplumsal barışın sağlanacağı, insanların daha huzurlu ve mutlu yaşaması arzu edilmektedir.

Dikkat etmemiz gereken bir konuda, Kur’an da en çok zikredilen, Rabbin bizlere önerdiği, namaz kılmayana, oruç tutmayana ve zekâtını vermeyenlere karşı bir yaptırımdan, cezadan söz etmemesidir. Çünkü dinde zorlama olmadığını ve herkesin yaptıklarının karşılığını alacağını, bu Dünyada imtihanda olduğumuzu söyler. Fakat bu ibadetlerin yapılması ile bizlerin Allah ın istediği yoldan gideceğimiz örneklerini verir ve bizleri teşvik eder.

Açıkça Allah bizleri, bu Dünyada özgür bıraktığını söylerken, yapılan her şeyin bir karşılığı olacağının da dikkatini çeker. Emredilen ibadetlerin yapılmadığında, bu Dünyada beşeri kanunlarla bir ceza verilmesinden bahsetmez. Çünkü emrettiği ibadetlerin, yerine getirilmemesinin muhatabı, Allah ın bizzat kendisidir. Cezayı da mükâfatı da Allah yalnız ben veririm der. Toplumun huzurunu, düzenini sağlamak adına koyduğu kuralların uygulanmasında, elbette beşeri cezalar konmuştur. Örneğin toplumda fuhşun, hırsızlığın çoğalmaması için konmuş olan kurallar gibi.

Duaların karşılık bulmasını istiyorsak, söz dinleyen, Allah ın önerileri ile yaşayan bir kul olmalıyız.

Bizler önce namaz kılın emriyle, Allah ın bizlere neler anlatmaya çalıştığını, doğru anlamalıyız. Toplum olarak bu emri acaba doğru anlayabildik mi? İşte kendimize sormamız gereken çok önemli bir soru. İslam Ülkelerinde bolca kılınan namazları, yapılan duaları düşünün lütfen. Görünen manzara adaletten uzak bir toplum, savaş, yokluk, acı ve keder. İşte namazı Allah ın kriterlerine göre kılmazsak, elbette ondan faydada görmemiz de mümkün olmayacaktır. Allah ın istediği gibi yaşanmıyorsa, dualarında karşılık bulması beklenemez.

Rabbin bir başka ayetinde söylediği gibi, iman ettim demekle gerçek iman etmiş nasıl olunmuyor da, Yalnız Rabbin buyruklarına, batıl karıştırmadan teslim olunması, boyun eğilmesi gerekiyorsa, Allah ın önerdiği şekliyle, namazını gereği gibi kılmayanlarda, NAMAZIN faydasını görmeleri mümkün olmayacaktır.

Allah her şeyden nice örnekler verdik diyorsa Kur’an da, namazını göstermelik kılanlar içinde elbette bir uyarısı var. Maun suresinde Allah, namazını kılan bir toplumdan söz ederek bakın ne diyor.

(Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır.)

Demek ki öyle Müslümanlar var ki, namazlarını borcumuzu ödeyelim, borçtan kurtulalım ya da gösteriş olsun diye kılıyor. Ciddiye almama konusuna gelince. Allah namazlarımızı huşu içinde kılmamızı, kendisinden yardım istememizi söyler. Eğer emredilen namaz, Allah ın istediği kalitede, yöntemle yapılmıyorsa, ona ciddiyetle yapılmıyor deriz. Ne yazık ki bizler, namazlarımızı Rabbin istediği ölçüde, değerde yapamıyoruz.

Peki, bizler namazımızı nasıl kılıyoruz? Anlamını dahi bilmeden ayetleri okuyarak, namaz kıldığımızı zannediyoruz. Anlamını bilmeden okuduğumuz içinde, Yaradan la huşu içinde onun huzurunda olamıyoruz. Yaradan la doğru yöntemle irtibat kuramadığımız için, boşa geçiriyoruz zamanımızı. Böyle namaz kıldığımız için, aklımıza öyle şeyler geliyor ki, bununda suçunu şeytana atıyoruz ve bakın şeytan vesvese veriyor diyoruz. Kendimizde hiç suç aramıyoruz bile.

Bizler Allah ın rehberi ile bulaşmadığımız için, birilerinden İslam ı öğrenmenin yolunu seçiyoruz. İşte o birileri de, dini kendi nefislerinde evirip çevirip ilavelerle topluma sunduğu için, ne yazık ki Rabbin gerçeklerinden habersiz yaşıyoruz.

Namazda gösteriş konusu, günümüzde ne yazık ki en çok kullanılan yöntemdir. Birileri camide beni görsün düşüncesiyle, namazımızı kılıyorsak, elbette o namazdan fayda görmemiz de düşünülemez.

Allah hüküm vermediği halde, Camide namaz kılmanın sevabının, kat kat daha fazla olduğunu söyleyerek, ne yazık ki camileri siyasete alet etmişler ve topluma istedikleri gibi yön vermenin, kendi çıkarları doğrultuda kullanmanın merkezi yapmışlardır.

Allah ın bizlere emrettiği tüm ibadetlerin, bizlere faydası olması adına emredildiğini unutmamalıyız. Bu emirlere uyan, uymayan, ya da gevşek davranan, Allah ın önerdiği yolda yürüme çabaları, azmi nispetinde fayda sağlayacaklardır.

Rabbin önerilerine kulaklarını açıp, gönülden uyanlara ne mutlu. Dilerim Rabbimden, namazını gereği gibi kılıp, orucunu tutan, zekâtını gönülden veren, Rabbin halis kullarından oluruz.

Saygılarımla Haluk GÜMÜŞTABAK

Türkiyeli Şairin Şiirleri Japon Edebiyat Dergisinde

Türkiyeli Şairin Şiirleri Japon Edebiyat Dergisinde

İngilizce şiir çevirileri daha önce The Tower Journal, Mediterranean Poetry gibi uluslararası edebiyat dergisi ve platformlarında yayımlanan, İmgeci Sosyalist Şiir Akımı’nın öncüsü Şair-Yazar Serkan Engin’in şiirleri, geçtiğimiz aylarda Osaka Üniversitesi’nden Prof. Sugiyama Masao tarafından Japonca’ya çevrilmişti. Bu Japonca şiir çevirileri, editör Ishiki Makoto tarafından Shi to Sisou adlı Japonya’nın en önemli şiir ve felsefe dergisinde yayımlanmak üzere seçildi. Derginin Mayıs sayısında, Serkan Engin’in şiirlerine, özgeçmişine ve sanatsal çalışmalarına dair ayrıntılı bilgilere üç sayfa yer verilerek Türkçe Şiir’in Japonya’da temsil edilmesi sağlanacak.

Aşağıda Prof. Sugiyama’nın ilgili iletisi yer almaktadır:

Dear Mr. Serkan,

How are you doing recently?

My colleage and poet Hosomi Kazuhiro sent me a message today and said
that the editor of {Shi to Sisou](Poem and Thought), Ishiki Makoto, will
publish your poems I translated in coming May if you will agree. This
magazine is one of few, but major one for poems an philosophy in Japan.

The editor will give you three pages for your poems and comments about
your personality and activities in your country etc. He says, however,
there is no payment for the publication.

If you agree with this proposal, could you reply me as soon as possible?
Later I need comprehensive description about your creative activity from
you. This should be the first introduction of you in Japan.

Best regards

Prof. Sugiyama Masao
Faculty of Libaral Arts & Sciences
Osaka Prefecture University

Naka-ku, Gakuen-cho 1-1,
Sakai-shi/Osaka 599-8531 Japan

[email protected]

Globalizm

Dünyada ilk globalleşen nedir diye bir düşünelim.
Malum bu bir olgu bizim dışımızda gelişen , anti globalizm olarak karşısında durabiliriz ideolojik olarak ama sürükleyişi yoğun son dönemlerde. Gördüğüm kadar toplum bundan zevkte alıyor.
İlk globalleşen savaşlar bu yönde.
1. ve 2. Dünya savaşları ilk globalleşen olgular.
Sonra iletişim yoğunluğu Ticaret ve ekonomi geliyor.
Bu yönde arkadaşlarında fikirleri ne yönde , son dönem devinen globalleşmenin yolunda.

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

Dört Bir Taraf neyin tarafı?

[Aşağıdaki makale Radikal/Yeni Söz‘de 06/11/2012 tarihinde yayınlanmıştır.]

İki kampa bölünmüş bir tartışma içindeyiz uzun bir süredir. Bir taraf [e:demokrasi]yi tesis etmekle övünüyor, öbür taraf ise diktatörlüğe, hatta ve hatta faşizme gittiğimizi söyleyip duruyor, bıkmadan usanmadan. Bu “iç savaş” üzerine pek çok şey söylenebilir belki. Burada yapmak istediğim, bu makalenin başlığında adını andığım TV programında bu “iç savaş” halinin nasıl “cisimleştiğini” açıklamak, yer yer de eleştirmek olacak.
Sadece Dört Bir Taraf değil, benzeri diğer tartışma programlarında da biz izleyicilerin önüne haftanın neredeyse her günü sunulan birbirinden farklı iki çeşit yemek var. Tadına bak ve hangisi hoşuna giderse onu al dercesine, sanki bu ikisi dışında başka bir almaşık yol yokmuş gibi… Bir yasa mı çıkarılacak, hükümet bir düzenleme mi yapacak, hemen iktidar ve muhalefetten birkaç kişi -ya da bu kamplara yakın uzman, stratejist vs.- çıkarılıp “tezler” ve “[s:antitez]ler” ortaya dökülüyor. Bizler de izlemeye alışık olduğumuz türden bir dizi ya da film izler gibi tartışmaları takip ediyor, sonunda da kim haklı kim haksız diye aynı tartışmanın bir başka versiyonunu evlerimizde, işyerlerimizde yapıyoruz. Ama nedense kararlar ve tartışmalar hep bir başkaları tarafından yapılıyor, kanaat önderleri ya da akil kişiler tartışıyor ve biz çoğunluğa düşen ise pasif izleyiciler olarak kalmak. Hepsi bu! Neden böyle yapılır? Neden insanların kendi kaderini ilgilendiren konuları bir başkaları tartışır? Neden başkaları bizler adına karar verme ehliyetini ellerinde bulundurur? Bu programlardaki “tez” ve “antitezleri” elimizin tersiyle bir kenara itme hakkımız varsa -ki var- o zaman bir üçüncü yolun önü neden açılmaz?


Karşılıklı oturmuş kadın ve erkek toplam dört kişilik bir program Dört Bir Taraf. Bakar mısınız, biz burada üçüncü yol derken onlar bunu çoktan dörde çıkarmış bile! Aslına bakılırsa bu dört kişi, dört bir tarafı değil “iki taraf”ı temsil ediyor, bu bir! Yani bir tarafta “[s:demokrat]” mütedeyyin kesimin yazar ve yorumcuları, diğer taraftaysa “[s:vesayetçi]” kesimin yazar ve yorumcuları var. Aynı egemen sınıfın birbiriyle çatışan iki kesiminin “organik entelektüelleri”. Bir madalyonun iki yüzü gibi havaya fırlatılan ve hangi yüzü üste gelirse ona baktığımız, dik gelme ihtimalinin ise yok denecek kadar az olduğu -en azından şimdilik- bir siyasi atmosferde bu “yazı-tura” oyununa daha ne kadar katlanmamız isteniyor?
Dört kişiyi iki tarafa, iki tarafı da tek bir tarafa kolaylıkla indirgeyebildiğimiz bir tartışma programının adının Dört Bir Taraf olması ne demektir, birileri bize açıklasın lütfen. Ne sosyal demokratı gerçek muhalif ne de cumhuriyetçisi. Diğerleri malumunuz…
Meclisten geçen Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmeleri Yasası’ndaki “yeni” düzenlemeler bile başlı başına demokrasi yolunda ileriye mi yoksa geriye mi gidildiğinin en çarpıcı göstergelerinden biri. Demokrasinin “asıl” çekirdeğini oluşturan çalışan sınıfların bu yasayla ne duruma getirildiği, bir başka deyişle demokrasiye bir yumruk daha indirildiği yeterince açık değil mi? Bu pazar Bahadır Altan’ın Radikal İki’de yayınlanan “Tabansız ayakkabılar” başlıklı makalesi bile tek başına durumu özetliyor (28.10.2012).
Toparlarsak, gerek “mütedeyyin” kesimden gerekse de “[e:laik]” kesimden çalışan kesimleri, bir bütün olarak, ahtapotun kolları misali sarıp sarmalayan bir taarruz karşısında kendi tarafımızı oluşturmanın zamanı çoktan geldi de geçiyor bile. Bu tartışmalar “iki” kesimden emekçileri birleştirmek şöyle dursun aralarını açmaya, onları karşı karşıya getirmeye hizmet ediyor. Siz hiç fillerin çimlere basarken ayrıcalıklı davrandığını işittiniz mi?

Gencer ÇAKIR