Zihinden geçenlerden

Zihin…o hiç uyumaz.
Düşünceler akar durur.
Bir kısmını açmak/paylaşmak istedik.

Madde,aslında enerjinin bir halidir.
Enerji artmazmış,eksilmez miş te ..

”’Var olan enerji yok edilemez.
Yoktan da enerji var edilemez.”’

Bu, enerjinin sakımı kanunudur değil mi?
Herşey aslında enerjidir.
Düşünceler de enerjidir.
Beyin,düşünürken elektromanyetik dalga yapısında
enerji üretir.
Hatta,hastanelerde bunu ölçen bir alet bile vardır:

Elektroensefalografi.

Bu alet,beyinden boşalan elektriği/enerjiyi ölçer.
Sara hastalıklarının teşhisinde bundan faydalanılır.
Demek ki…düşünce ile madde arasında bir ilişki vardır.
Çünkü ikiside enerjidir…köken aynı.

Düşündü…Kün(OL) dedi…ve oldu.
Demekki evren/evrenler,düşüncenin ürünleridir.
Tabii ki,içindekiler de öyle.
Bazı şeyler …sanki…
Sanki,
biz öyle istediğimiz ve öyle baktığımız için öyleler.
Öyle değiller aslında…ama nasıl istersen öyle görünürler gibi.
Uzak fersahlardan,ışık yılı uzaklıklardan gelen kozmik ışınlar var.
Bu enerjiler nasıl bir bilgi kodu taşıyorlar ki…acaba?
Bizim beynimiz henüz bunları almıyor/algılayamıyor.

YENİ, Doğum, Sentez

Doğuma, sentez olgusuna, ayrılardan oluşan ama öncekini kapsayan YENİ’ye bi kere ulaştın mı, sürdürülebilir rüyada (hayat dediğimiz)birçok mekanizma çözülüveriyor frekanslar.Sizin bu konuda gözlem ve deneyimleriniz var mı?

  • YENİ’den DOĞAnlar Kulubü aslında sorunuza tam yanıt olmayabilir ama ben bir süredir kendimi tanıyamıyorum neredeyse..sanki o bildiğim eski ben gitti, yerine başka biri geldi..yeni gelen daha rahat, daha eğlenceli, kaygısız, bir çocuk kadar meraklı, kendi eğilimlerinin peşinden gitmek isteyen, önyargısız ve fazlasıyla dingin biri..yani aslında daha uzun yazasım var ama bu durumu, dediğim gibi, sorunuz daha spesifik bir yanıt için miydi onu bilemediğimden meşgul etmeyeyim burayı dedim:)

Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar

Bülent Somay, Önsöz, “Seyyahın El Kitabı”, s. 7-10

Fantazi edebiyatında yeri hemen Tolkien’ın yanıbaşında. Kitapçı dükkânlarında Bilimkurgu Romanını Pembe Dizi raflarının yanından kaldırtıp layık olduğu yere, “20. Yüzyıl Romanı” mertebesine yerleştiren üç isimden biri, Dick ve Lem’le birlikte. Ancak dönüp tekrar tekrar okuduğun Le Guin’ler hangileri diye soracak olursanız, tereddüt etmeden “Denemeleri” diye cevap veririm. Kuşkusuz Mülksüzler‘in yeri başkadır. Her dört-beş yılda bir Yerdeniz‘in büyülü dünyasına bir hac yolculuğu yapmak farz olmuştur. Ama Le Guin’in denemelerindeki tavizsiz, dolambaçsız dil, söyleyeceğini “sonuçlarından ve yerleşik güçlerle düşeceği çelişkilerden korkmadan” söyleyen üslup, insanı en az bilimkurgu romanları ya da fantazileri kadar derinden etkiler.
Bunun en önde gelen nedeni, Le Guin’in dilini “kurgu” dokusundan arındırdığınızda ortada tüm çıplaklığı, acımasızlığı (ve bazen dehşeti) ile kalan samimiyettir. Amacının daima “kimsenin duygularını incitmeden mümkün olduğu kadar çok şeyi altüst etmek” olduğunu söyler Le Guin. Altüst edici (subversive) söylemler duygularınızı incitmese bile savunma mekanizmalarınızı elinizden alır çoğu kez; acımasız bir dünyaya karşı arkasına sığındığınız duvarları yıkmasa bile geçersiz kılar, kendinizi apansız çırılçıplak hissetmenize neden olur. Le Guin’in denemelerini okumanın böyle bir “soyucu” etkisi var: Kendi bedeninize (erkek imgesinde kurulmuş benliğimize), kurumlara (devlete, bilime, “gerçekliğe” ve gerçekçiliğe) olan inancınızı kuşkuya çeviren, “kadınları, rüyaları ve ejderhaları” tüm dehşetleriyle üzerinize salıveren bir etki. O kadınlar, rüyalar ve ejderhalar, şu ya da bu yolla edindiğiniz (çoğu kez sahte) güveni birden yok ederler, sizi bir kuşku çukuruna iterler; ancak bir kere o güvenden, o “emin olduğunuz gerçeklerden” arındığınızda da, sizi elinizden tutup düze çıkarırlar.

Kayık ve Ayık

Elimde ne yapacağımı bilmediğim derin bir boşluk var. İçine ne doldurmak istediğimi bilmediğim, hatta d-oldurulması gerekip gerekmediğini de bilmediğim!

Şu an ve burada durum böyle. Bir sonraki anda ne olur onu da bilmiyorum.

Eskiden ne çok şey biliyordum! İtiraf edeyim ki onun da kendine göre güzel bi tarafı vardı. Rahatsızlık veren tarafı ise sürekli bildiklerin konusunda haklı çıkmak gayretini göstermekti sanırım. Üstelik bildiklerinden tam olarak emin de olamıyordun, içinde hep (farkında ol ya da olma) küçük bi şüphe oluyordu. Bu da insanı sürekli konuşmaya ve başkalarını ikna etme yoluyla kendini inandırma çabasına dönüşüyordu. Yorucuydu. Yine de zevkliydi 🙂

Hatırlıyorum da ne kadar açgözlüydüm. Hahahahahahaha

Öğrenmeye ve bilmeye doyamıyordum. Sanki öğrenilecek şeyler çok ama sınırsız değildi oysa ben sınırsızdım. Her şeyi bilmeye zamanım, yeteneğim ve isteğim vardı. Artık buna oburluk mu, azgınlık mı yoksa sadece saflık mı denir bilmiyorum. Önemli de değil o kadar.

Yeterince ve İfrat, Üstelik aşk

Aslında insanın bünyesi hatta bütünlüğü kendin için yeterinceyi fevkalade biliyor ve bu aşılacak olursa hemen uyarı sinyali gönderiyor. Örneğin ben günde 12 saat bilfiil çalışan biriyim, sürekli okuyor ve yazıyorum. Zevkle yaptığım için bi bıkkınlık yorgunluk fark edemiyorum ancak bünyem kapasitenin aşıldığı durumlarda hemen sinyal ediyor, eğer onu duymazdan gelirsem bu kez ağrıyla sancıyla uğraşmak durumunda kalıyorum. Oysa sinyalin geldiği ilk an mola versem her şey tıkırında olacak 🙂
Sevdiğimiz şeyleri yaparken ifrata kaçma tehlikesiyle karşı karşıyayız, bütün konular için geçerli 🙂

**

Aşk taş gibi durduğu yerde beklemez,tıpkı ekmek gibi yapılmalıdır; hep yeniden yapılmalı, taze tutulmalıdır. u.k.l.Guin

Kadınlar aşık oldukları adamlarla evlenmez genelde, çünkü anneleri aşkın karın doyurmayacağını öğretmiştir. Bu durumda bi tek aşkını eyleme dönüştürebilen erkekler kalıyor fakat onların büyük çoğunluğu da aşık olduklarıyla evlenmeyi kendine yasak etmiş kadınlarca avlanıyor. Böylece durum sevinçten ve yaratımdan uzaklaşıyor, kurum kurum kurumsallaşıyor!