Kahramanın Sonsuz Yolculuğu-1

Düş kişiselleştirilmiş mittir, mit kişisellikten çıkarılmış düştür; hem düş hem de mit ruhun dinamiğinin genel işleyişi içinde simgeseldir. Fakat düşte biçimler düş görenin kendine özgü sorunlarıyla tuhaflaşmıştır, mitte ise belirtilen sorunlar ve çözümler bütün insanlık için dolaysızca geçerlidir.

Öyleyse kahraman, yerel ve kişisel tarihsel sınırlamalarla çatışarak onları aşmış ve genel geçerliliği olan, olağan insani biçimlere ulaşmış bir kadın ya da erkektir.

Batının Daidalos’u (ve bizim Dedem Korkut) yüzyıllarca, sanatçı-bilim adamı (alp-eren) tipini temsil etti; Şaşırtıcı biçimde kaygısız, sosyal yargının olağan sınırlarının ötesinde duran, çağının değil sanatının ahlakına bağlı olan, neredeyse şeytani bir insan tipini. İnanmış, cesur ve doğruyu bulmasıyla bizi özgür kılacak kahramandır o. (Bilge kişi ölümcül labirentten-hayat- sağ salim çıkabilmek için çok basit bir yol önerir;   içeri giren kahramanın girişe bağlayabileceği ve labirentte onu çöze çöze ilerledikçe açabileceği basit bir iplik yumağı verir.)

Gözüm kalmadı cihanda Gelmez yola gidiyorum

http://www.youtube.com/watch?v=Kd_EYiBehuI&feature=BFa&list=AVGxdCwVVULXee7DDJsnRKTO8jNEF7MDA5&index=31

Gözüm kalmadı cihanda Gelmez yola gidiyorum

Aşık dedemin yüzü jung amcama ne kadarbenziyor!

Gerektiğince gören yaşlı kişi arketipi sonsuzca gerçek. Bu kişi örneği her zeka düzeyinde görülebilir, ayırt edici özellikleri aynıdır hep; yaşlı bir köylü olabileceği gibi, Lao Tzu gibi bir filozof da olabilir; yaşlılıktır bu, bir yere varmış olmaktır.

Yine de içimi dolduran o kadar çok şey var ki; Bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gün, ay, gece ve insanda o sonsuz olan.

Ve Eroğlu Musa dayım da aşağıdan yukarıdan yolun sonunu görmüş

http://www.youtube.com/watch?v=3IxEoYzss-c

Ben yine de yolun sonuna bakıyorum;  başım mütemadiyen sağa sola, yukarı aşağı gidiyor, arada çember yapıyor ve içimde şu var: yaaa…yaaa..yaaa

Katolik nikahı -gizliden- devam ediyor!

Şöyle bir iddiam var, bakalım ne zaman ispat edilecek: Amerikan film ve özellikle dizi senaristlerinin çoğunluğu boşanmış aile çocuklarıdır!

Boşanan çiftlerin çocukları için öyle feci açık ve gizli acındırma kampanyası var ki, inanılır gibi değil. Bu kampanyalar çocukları menfaatçiliğe, kendine acımaya iterken, anne-babayı da gizli vicdan azaplarına gark ediyor. Berbat bi durum.

Toplum ve onun temsilcisi devlet, kendi çocuklarını sevip, kollamayı, bağrına basmayı beceremediği için, faturayı hasbelkader evlenip çocuk yapmış iki kişinin üzerine atmaya çok hevesli! Katolik nikahı aynen devam ediyor!

Tabi birçok ana-baba da boşanırken ve sonrasında yetişkin insan tavrı sergileyemiyor. Örneğin çocuklar için biraraya gelip gerçek bi yetişkin sohbeti yapamıyor, tarafsız bireyler olamıyorlar. Böylece henüz erişkin olmayan çocukları için fikir birliği de oluşmuyor. Yine çevremde gözlemlerime göre, ebeveynleri ayrılmış çocuklarda garip bi hınzırlık var, belki de bu yolla öç aldıklarını sanıyorlar. Toplum da (anneanneler,babaanneler,dedeler,öğretmenler hatta komşular hepsi bunda suçlular) her vesileyle, kullandığı araçlar kanalı ile bu çocukların haksızlığa uğradığına dair maniplasyon yapıyor.

Yardım kampanyaları ve soru işaretleri!

Özellikle ramazan gibi bazı özel zamanlarda düzenlenen yardım kampanyalarını samimiyetsiz bulanlar, bağışlanan malzemeleri sağlıksız bulanlar, kampanya düzenleyicilerini sahte bulanlarca açılan tartışmalar var. Doğrusu insanı düşünmeye zorluyorlar.

Aslında düşünürsek bu bizlerin de bireysel olarak yaptığı bişey değil mi?
Yiyemeyeceğimiz, artık doymuş olduğumuz ya da beğenmediğimiz yiyecekleri, ya da artık içine olamadığımız veya eski giyeceklerimizi dağıtırız. Aman ihtiyacı olana gitsin diye de bi gayretkeşlik içine gireriz. Çöpe gitmesin ihtiyacı olana gitsin tasası!
Biz neysek toplumlar da odur.

Şimdi -ihtiyaç- gerçekten de hassas bir konudur. Aslında gönül ister ki, istemiştir ki; dünyanın tüm kaynakları dostça adilce paylaşılsın. Velakin içimizdeki “en iyi, en güçlü” olma dürtüsü, namerde muhtaç olma korkusu (ki bu korku sistem tarafından her an güncellenir!), sistemleri aşmakta ve emir demiri kesememektedir. O halde ya hep ya hiç mi diyeceğiz?
Bence kritik soru bu olmalıdır.
Herşeyimizi verip, eşit paylaşmaya razı olamadığımızda, hiç bişey mi vermeyelim?
Tarihte her şeyini paylaşmak isteyen ve bunun için savaşan iki tür insan olmuştur;
birincisi, zaten hiçbişeyi olmayanlardır 🙂 Zaten paylaşacakları sözden ve kavgadan gayrısı yoktur onların.
İkincisi, herşeyi olduğu için bundan doymuş olanlardır. Bu tür çok sık rastlanmasa da çok ünlü örnekleri var.
Bence NİYET çok önemli bir unsur. Niyetiniz ne ise hayatınız onu taklit edecek şekilde tezahür eder.