Olasılık Soruları

zarlar1- Bir düzlemde birbirine paralel doğrular çiziyoruz. Aralarındaki mesafe 1 birim sonra 1 birim uzunluğunda bir çubuk alıyor ve bunu düzleme atıyoruz. Bu çubuğun paralel doğrulardan birine değme olasılığı nedir?

2- Bir lamba gelişigüzel zamanlarda anlık yanıp sönüyor. Uzun zaman boyunca lambanin kaç defa yanıp söndüğü sayılıp geçen toplam süreye bölündügunde saatte ortalama 1 defa yanıp söndüğü hesaplanıyor. Herhangi 1 saat içinde bu lambanın 1 defa yanıp sönme olasılığı nedir?

3- Bir çubuğu rastgele 2 noktasından kırıp 3 parça elde ediyoruz. Bu 3 parçadan bir üçgen oluşturma olasılığı nedir?

4- İki kişi bir zar oyunu oynuyor. A kişisi başlıyor. Eğer 6 atarsa kazanıyor atamazsa zarı karşı tarafa veriyor. Aynısı B içinde geçerli. A kişisinin kazanma olasılığı nedir?

5- Bir yarışmadasınız, sunucu size 3 kutu gösterdi ve birini seçmenizi istedi. Kutulardan birinde ödül var diğerleri boş. Sunucu hangi kutuda ödül olduğunu biliyor. Seçiminizi yaptıktan sonra sunucu geri kalan kutulardan boş olduğunu bildiği bir kutuyu açıyor. Sonra “kutunuzu diğer kapalı kutuyla değiştirmek ister misiniz?” diye soruyor. Değiştirmek mi değiştirmemek mi kazanma olasılığınızı arttırır.

Zihin günah keçisi değil

“Zihin asla Tanrı’yı kavrayamaz. Böylece zihnin yaptığı şudur; onu anlayabilmek için Tanrı’yı kendi dışına yerleştirir. Onu cennete ya da başka bir yere yerleştirir. Onu dışarda bir yere yerleştirir ki analiz edebilsin ve parçalara ayırabilsin ve anlamaya çalışabilsin” Adamus
Bu gayet normaldir çünkü ilk prensip İKE bize iç rüyanın dışa yansıdığını ve algımızın derinliği oranında bize görünür olduğunu söyler.
Birden ikiye (içten dışa) geçmek Tanrının kendisini bilmesi için gereklidir.
Normal olmayan ise, bizim bu durumu unutmuş olmamızdır!
Unuttuk mu? Unutturulduk mu? Kötü niyetliler, şeytan vesaire tartışmaları insanlığın büyük trajedisidir çünkü sorumluluğu %100 almayı göz ardı ederek, unutuşu perçinler.
Lütfen bunu gözden geçirin sevgili pireshamanlar, zihni günah keçisi yapmakla bi yere varılmaz 🙂

Her şeyin içinde ortak bir bilincin varlığı hem kendi deneyim ve gözlemlerim hem de pek çeşitli sistem ve ustaların çıkarımlarından aşikar oluyor diyebilirim. İfade etmesi biraz zor oluyor çünkü etkileşimlerin yönünü tartışmakla kafamızı karıştırıyoruz biraz. 
Evrenin, insanı doğurmak için bir çabası var mı sorusu da bu yorumun bir bölümünü oluşturuyor, Bu soru, Einstein’ı da karışıklığa iten temel bir sorunun başka bir versiyonu; yani Tanrı zar atıyor mu? Einstein zar atmadığını düşünüyordu, şimdi bazılarımız da zar atıyor diyor! Bence ikisi de doğru. Benim şu andaki düşüncem bu iki karşıt görünen aksiyonun birbirini tamamlar biçimde birarada iş görüyor olduğu şekilde. Burada insan hedefinden ziyade bilincin genişlemesine dair bir rasgelelik sistemi var, çeşitliliği ve tesadüfiliğin oluşturacağı maksimum bilinç artışını öngören bir azmettiricilik 🙂

 Turan arkadaşımız şöyle izah ediyor: Sibel, cok dogru söylüyorsun. Rastgele aslinda tam rastgele degil ki. Nedeni cok basit. Bu deterministik kaosa benziyor. Ne kadar her sicramanin yönü bilinmese bile doga kanunlari geregi yapilabilecek hareket sinirsiz degil. Yer cekimi, manyetik alan,elektiriksel akim kisitlayan unsurlardandir. Bu nedenle her atom, her atom ile reaksiyonda bulunmuyor. Zannedildigi gibi hersey sinirsiz kaos degil, ayni zamanda sinirsiz dizayn edilms de degil. Bir birlesim bir sonraki birlesimin nasil olabilecegini sinirliyor. Yani doga bir yaptigi seyi unutmuyor, sürekli üstüne ekliyor. Bu nedenle sinapslar her yasayan cali var. Bir defa “iyi” gelmis seyler sürekli kullaniliyor. Yoksa her defasinda yeni bulus olmasi gerekiyordu. 
Evet “iyi” gelmis seyler sürekli kullaniliyor, çünkü bunlar düzen oluşturuyorlar ancak sistem bunların da yıkılmasını aynı tesadüfilik ya da kaos içinde yıkılmalarını ve yeni bir şeye dönüşmelerini garanti ediyor! Maddenin hallerinin (ki şu anki bilimimizle henüz tespit edemediğimiz halleri olabileceğini de varsayıyorum) birbiriyle etkileşim ve dönüşümleri sonsuz bir olasılık içinde yüzüyor. Bütün bunları anlamaya çalışırken şu anki kelime dağarcığımızla bir değer atfettiğimiz SOYUT kelimesinin içeriği ve işlemlerinin yabana atılması bilimimizi yüzeysel kalmaya iter. Bu konuda dikkatinizi çekmek isterim.

İçgüdüsel YANIT

 

Pek çok insan içgüdüsel YANIT ile duygusal TEPKİyi ayrıştırmakta güçlük çeker(açıkçası bana en sık sorulan şeydir bu).
Bir tepki; bilinçsiz, refleksif ve aceleciyken, bir yanıt; sabırlı, sakin ve ölçülüdür.
Üzerinde biraz gözlem yaparsak aradaki farkı kolayca saptar duruma gelebiliriz.

Gerceklikler alttaki resim gibi birbirinden soyuluyor ve aslinda bunlarin cok azinin farkindayiz

FRP – Fantasy Role-Playing

Ocak 2006.Günlükten

Kısaltmanın açılımı “Fantastik Rol Yapma“dır. FRP, malzemesini çoğunlukla hayal gücü oluşturan bir masaüstü (board ve ya kağıt-kalem) oyunudur. Başka deyişlerle; doğaçlama sözlü tiyatro, doğaçlama hikaye yazma/anlatma veya evcilik/kovboyculuk.

FRP çocukken oynadığımız hayal etmeye dayalı oyunların derinleştirilmiş, sabit kurallar getirilmiş halidir. Böylece oyuncular mızıkçılık yapamaz. FRPyi çocuk oyunu değil yetişkin oyunu yapan ayrıntılı kural setleri olmasıdır.

Bir hikaye anlatıcısı vardır. Bu kişiye “Zindancı Başı” denir. Bu kişi kısaca bir bilgisayar oyununda yapay zekanın yaptığı işi yapar. Yani oyuncuların içinde bulunduğu evrenin her şeyini şekillendirir.

Oyuncular ise, hikaye içinde yer alan kendi karekterlerinin olaylara nasıl tepki vereceklerini anlatırlar.

Oyunun içinde geçtiği evrene uygun bir kural seti şeçilir. Her türlü evren için kural setleri vardır ama hepsini Türkiye’de bulmak zordur.

Mesela, orta çağda geçen büyülü bir dönem için “Zindan ve Ejderhalar” seti idealdir. Bu kural setinde oyuncunun olabileceği karekterlerin sınırları, karşılarına çıkablicek yaratıkların çeşitleri, satın alınabilcek silahların ve öğrenilebilecek büyüler vb belirlenmiştir.

Mesela, bir Şövelye asla yalan söyleyemez, kötülük yapamaz ve kötülüğü görmezden gelemez. Ayrıca bir Şövelye macera boyu ilerledikce silah kullanma yetenekleri yanında, tanrısından gelen güçlere kavuşur, ve çok güçlü bir şövelye aynı zamanda tanrısının mucizelerini gerçekleştirebilir.

Bunların neler olduğu, seviyeleri, güçleri, hasarları, etkileri sayfalarca kitap olarak belirlenmiştir.

Ayrıca oyunda şans etkenini katmak için zar sistemi getirilmiştir. Ki çok çeşitli zarlar vardır: 4 yüzlü, 6 yüzlü, 8 yüzlü, 10 yüzlü, 20 yüzlü.

Bu kural yığınları gözünüzü korkutmasın, bir oyuncu sadece ne yapmak istediğini söyler, her şeyi ZindancıBaşı hallader. Oyuncu sadece oynadığı karekterin sınırlarını bilse yeter; bir savascıyı canlandırırken, büyü yapacağım derse ayıp olur.

FRPde, 2. Dünya Savaşındaki bir doktoru ya da 3000 yılındaki bir robutu ve ya bir zaman polisini, isterseniz bir vampiri canlandırabilirsiniz; kısacası hayal gücü üst sınırdır.

alıntı: http://tr.wikipedia.org/wiki/Fantasy_Role-Playing

Bu konu beş yıl kadar önce Türkiye’de fırtınalar estiriyordu. Özellikle gençlerin rağbet ettiği FRP, yapısı itibariyle çok ilgimi çekmişti; çünkü geliştirdiğim “oyun kuramı”nı şaşılacak ölçüde dramatize ediyordu.

ODTÜ’de her bahar bir hafta boyunca FRP oyunları planlanıp Türkiye çapında katılımcılar arasında oynanıyor. Sanırım üç yıl önceydi beni de davet ettiler. Biraz çekinerek (onca üniversiteli genç arasında dışardan biri olarak) ama yine de merak ve zevkle kabul ettim. İçimden aman ben oynamasam da olur, kenardan seyrederim diyordum. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Genç arkadaşlar benim için bi rol ayırmışlar: Şehrazat rolü!

Ben korka korka oyuna başladım. Deneyimli olmadığım için bazı şeyleri pek anlayamamışım. Neyse oyun bittiğinde yönetici arkadaşlar gelip beni kutladılar, çok şaşırdım. Meğer Şehrazat olarak benim büyülü gücüm varmış (bana mavi bir bilye vermişlerdi oyuna başlarken), her istediğimde masal anlatarak, her kişiye dileğimi yaptırabilirmişim. Fakat ben büyü hakkımı oyun boyunca hiç kullanmamışım (ben nerden bileyim, anlamamışım işte!). Kutlama sebepleri ise şu; ben oyun boyunca gerçekten ilginç dört masal anlattım (doğaçlama,o anda aklıma gelmişlerdi), ve kalabalık oyuncu gurubu büyük ilgiyle beni dinlediler. Yani büyü yaptığımı bilmeden aynı amaca hizmet etmişim!

Sırf FRP oyunu oynamak için İstanbuldan Ankara’ya gittiğimi bi şekilde öğrenen aklı başında insanlar, bir kez daha tuhaflığımı konuşma fırsatı bulmuşlardı. Ben de malum Güzide Kasacı kahkahalarımdan atmıştım bol bol! :))))

Beni böyle bir aktiviteye dahil eden genç arkadaşlarıma bir kez daha minnetlerimi ifade edeyim, malum yaşanmış yaşanmıştır (Belki onlar beni unutmuştur ama ben onları hiç unutmayacağım).

Ha bir de bugünün incisi bölümü var:

Bayram ziyaretine anneme giderken yolda oğlum ve kuzen, Kahire hakkında konuşuyorlar. Ben de bizimkiler bir yıldır hiç yağmur görmemişler, onlara iyi bi ziyafet oldu, özlemişlerdi herhalde deyince, Tolga; “Ya Kahire’de şemsiye işine girmek lazım o zaman! Akarı yok kokarı yok bi iş!!!” dedi. Gülmekten gözlerimizden yaş geldi. (yollarda yer yer su birikintilerine rastladıysanız, bizden akmıştır, kusura bakmayın artık)

Ocak 2006.Günlükten


Kaybet/bul arasında geçen kerizliğimiz

Bi adada robinson hayatı yaşadığımdan beri (94-95yılları) ilk kez dün akşam evde yoğurt yaptım. Sabah açmayı unutmuşum az önce açtım hiç de fena değil o süt gibi tazecik yoğurt. Bi sevindim bi sevindim (üstelik günlük süt kullanmıştım), ya enteresan, hayat önce insana kaybettiriyo sonra bulunca seviniyosun. Yani bizde bi kerize gelme durumu var mı diye şüpheleniyorum 🙂

Hele şu Truman show eğer her iki günde bir aklıma gelmiyosa ne olayım. Sizlerin de aklına geldiği olur mu?

**

Ben zar atan tanrıyı seviyorum arkadaş 🙂 Öbür türlüsü çok sıkıcı olurdu. Tabi böyle düşünmemdeki tek etken, 0-6 yaş arasında, tanrı, cennet, cehennem, günah vs gibi kelimelerin hiç birini duymamış olmamdır. Benim hiç bi zaman dinlerle bi sorunum olmadı o sebeple; çünkü hiç bi hesabım yok. Oysa bilimle bi hesabım vardı ve onunla çok cebelleştim ve kozlarımı paylaştım. Onu hala severim ancak onu kullananım artık, kullanılan değil. Bu da böyle biline 🙂

sa: verilen cevaplar daha önemli çocukken, hele evdeki taklit etme durumunda olduğun büyüklerin yaşam biçimleri (sana verdikleri cevaplardan, eğitimden bile) önemli. İnsan, maymun ve fareye çok benziyor genetik olarak ve taklit ederek öğreniyor. He bi de ayna nöronlar filan var 🙂

TE: Taklit etmek artik bir ögrenim sekli olarak nörologlar arasinda da kabul görüyor. Hayvanlarla aramizda cok benzerlik var. Biz de taklit ederek ögreniyoruz. Yine de taklit ederken herkes kendi kisiligini koyuyor. Tam taklit ettigimiz kisiler gibi olmadigimizi anliyoruz. Bu durumda da “ben neyim?” sorusu ortaya cikiyor. Taklit ettiklerimiz ne kadar güvenir oldugunu yavas yavas anliyoruz ve hatalar yaptikca kendi kendimizi daha iyi taniyoruz.

sa: “Yine de taklit ederken herkes kendi kisiligini koyuyor” diyosun ya, bunu bi psikiyatra sor sana muhtemelen tek bi kelimeyle cevap verecektir: Nevroooozzzz 🙂 Yani arada kendini kurtaran milyonda bir kişi olabilir ki, bu da evrimin devamı için gereken şansı sürdürüyor demektir. Kurtaranlar iki çeşittir(bu ve her türlü genelleme eksiktir!): çok ciddi travma geçirenler, ölüp bir süre sonra dirilenler. İkincisi, hayatlarını kendileri zannettikleri şeyi (DJ’nin deyimiyle osuruktan teyyareyi) önemsemeyi bırakmaya adayanlar. )

TE: Cok haklisin, cogu insan taklit ediyor. Taklit etmenin kolay oldugundan olmasi gerekiyor. Insanın icinden gelen sesi dinlemesi ancak bir “aptalin” yapabilecegi seydir onlara göre. Insanlar baskalarini taklit etmekle kalmiyorlar, ayni zamanda taklit etmeyenleri de “yola” getirmeye calisiyorlar. Buna biz bazen mahelle baskisi diyoruz. Deli olup da baskasinin agzini koklamak yerine kendi agzimin kokusu koklamasini yeglerim. Ne kadar böyle söylesem de ben de cok taklit ediyorum….

sa: İşte Toltec bilgeliğinde bu handikabı altetmek  için geliştirilmiş bir uygulama var, adına “denetimli delilik” deniyor ve iz sürme sanatının en belirgin dışa vurumu olarak gösteriliyor.Açıkçası dörtbinin üzerinde kitap okuyup hayatını gezmek, yaşamak, denemek ve düşünmekle geçirmiş biri olarak bana bu yöntem resmen bu dünyanın en büyük manevrası olarak geldi. Kolay ikna olan biri değilim ancak ikna olabilen de biriyim. CC beni ikna etti. Senelerdir konuşuruz seninle, bu konuyu defalarca satır arasında dile getirmişimdir ancak merak edip de alıp okuduğunu sanmıyorum 🙂

TE: CC bana okumayi sevdirmisti :-)))) Elimde 9 kitabi var, ve birkactane de o kitaplar üzerine yorumlar var. O kitaplar beni büyülemisti. Ama senin gibi ciddi incelemedim. Ben kendimi o kitaplara birakmistim…

sa: O kitaplar üzerine yorum yapanları bi kenara bırak, ixtlan yolculuğundan başlamak üzere sırasıyla 7 kitabı tekrar oku. Sen değiştin ve tabi o kitaplar da değişti. Değişmeyen tek şey o kitapların yüreğe saldığı sevinçtir. 🙂

TE: O kitaplari okuyacagim, yanliz su anda zamani degil herhalde. Benim bir handicap’im bir okudugum kitabi bir daha okuyamamam …

sa: Sen bilirsin. Kurtulmak için gerekeni yapmayana saygımız var. Ne de olsa oyun içi oyun. Az bi zaman kaldı ölüp havaya suya, börtü böceğe karışacağız. İyi geceler, sohbet için teşekkürler her zamanki gibi.

**