“Koruyucu taşı selamladın mı? Çünkü her şey senin parçan; her şey canlı. İçeri girerken selam verdin mi çiçeklere? Duydun mu evin önünde öten kuşları? Teşekkür ettin mi uyandığında, sana armağan olarak verilen yeni güne? Yoksa teşekkür etmemeyi, kuşun ötüşünü duymamayı, çiçekleri görmemeyi mi yeğledin.”
“Her şeyle konuş; çünkü her şeyin canı vardır. Her şeyde bir ağabey, bir kardeş bul. Her şey birdir; her şey canlıdır.”
Bu sözler bir ustanın öğrencisine verdiği altından değerli nasihatler… Onlar And Dağları’nda yaşayan iki Kızılderili…
Yeryüzünde doğanın ruhunu ‘en saf, en derin haliyle ve en güzel dille’ ifade edebilen insanlar benim için Kızılderililer. “Acaba Amerika keşfedildiğinde bu özel ırk hiç yok edilmeseydi dünya nasıl olurdu?” Diye düşündüm bir an. Bir Japon’u, İtalyan’ı, İngiliz’i nasıl görüyorsak dünyanın her yerinde, Kızılderili halkından da insanlar görebilseydik milyonlarca… Kızılderili Cumhuriyeti diye bir ülke olsaydı mesela… Kızılderili milleti diye bir millet… Küçücük bile olsa, var olsaydı… O kadar güzel olurdu ki. Hep üzülürüm bu kadar özel bir halkın yok oluşuna. Bence mükemmel devlet adamları, mükemmel bilim insanları, mükemmel sanatçılar çıkardı onlardan. Ve dünyaya ‘doğanın değerini’ en iyi anlatan insanlar yine onlar olurdu. Fevkalade çözümler bulurlardı doğanın karşı karşıya kaldığı sorunlara. Doğa ve insanlık için yapılan en faydalı organizasyonlarda her daim görürdük onları. Onların yok oluşuyla yeryüzü mozaiğindeki en parlak taşlardan biri de düşmüş oldu aslında…