- Evrenin bundan sonraki temel kanunu yedi kanunu veya oktavlar kanunudur. Bu kanunun anlamını kavramak için, evreni titreşimlerden meydana gelmiş olarak kabul etmek gerekir. Bu titreşimler, evreni oluşturan maddenin, en incesinden en kabasına kadar, bütün çeşit, safha ve yoğunluklarında faaliyet göstermektedir. Çeşitli kaynaklardan çıkmakta ve birbirleriyle kesişerek, çarpışarak, güçlendirip, zayıflatarak, durdurarak çeşitli yönlerde ilerlemektedirler. (Hoca burada sanırım Kuantum fiziği yani dalga/parçacık fonksiyonunu tarif etmektedir.)
-
Fiziğin temel görüşlerinden birisi “Titreşimlerin sürekliliğidir”. Bu konuda kadim bilginin görüşü farklıdır; Zira kadim bilgi, titreşimler anlayışının temeline “Titreşimlerin süreksizliği” ilkesini yerleştirmiştir.
Küçük Prens ve güller-10
Çölün, kayaların ve karların arasında uzun bir süre yürüyen küçük prensin karşısına sonunda bir yol çıktı. Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.
Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşısına bir gül bahçesi çıktı.
“Günaydın” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydın” diye karşılık verdiler.
Küçük prens onları izledi biraz. Hepsi de kendi çiçeğine benziyordu. Şaşkınlıkla:
“Siz kimsiniz?” diye sordu.
“Biz gülleriz” diye yanıtladı çiçekler.
“Ah!” diye haykırdı küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeğinin evrendeki eşsiz bir tür olduğunu sanıyordu. Öyle demişti çiçek. Be işte burada, küçük bir bahçenin içinde, aynı çiçekten tam beş bin tane vardı!
“Eğer burada olsaydı, bana yine sitem ederdi” diye düşündü. “Sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü. Yalanını bu şekilde ört bas etmeye çalışırdı muhakkak. Ve ben de hastabakıcılık numarası yapardım. Aksi taktirde gerçekten de ölürdü. Altta kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi.”
Sonra kendi kendine : “Eşsiz bir çiçeğim olduğu için kendimi zengin sanmıştım. Oysa o sıradan bir gülmüş sadece. Peki yanardağlarıma ne demeli? Boyları sadece dizlerime geliyor ve birisi sönmüş durumda. Tüm bunlar beni hiç de önemli bir prens yapmaz.
Kendini çimenlerin üstüne bıraktı ve ağlamaya başladı küçük prens.
İşkence
Dün seyrettiğim bir filmde kadın,
- Fiziksel işkence bir işe yaramaz, ona bildiklerini söyletemezsin.
demesi üzerine adam,
- Öyle mi? Peki neden insanlar ilkçağdan beri bu yöntemi uyguluyor o zaman?
diye sormuştu.
Fiziksel işkencenin haklı olduğu zamanlar var mıdır? Yapılmalı mıdır? Etkili midir? İnsanlığa ait midir, yoksa insanlık dışı mıdır? Etkileri ve vicdani açıdan sizin görüşleriniz nelerdir bu konuda.
(Bu arada filmin adı Akılalmaz, veya Düşünülemez olarak çevrilmiş Türkçeye)
Yaz içinde ilk ve son
Tepegözle baş etmek-4
Masalın ve incelemenin başı için bakınız:
Bu asamada da, Oğuz toplumu, bas edemediği problem karsısında,
çaresizce, anlasma yolunu seçer. Dedem Korkut’a basvururlar. Onu elçi olarak gönderip anlasma
yaparlar. Tepegöz’ün sartları ağırdır. Oğuz, günde iki adam ile bes yüz koyuna razı olur ve yemeklerini
pisirmeleri içinde iki kisi verilir.
Bu istek, kendisini var eden, bilgisizce ve siddete dayalı inanılmaz yöntemlerle büyüten topluma,
ödemesi için kesilen bir cezadır. Bu cezanın infazı kaçınılmazdır. Toplumun bundan kaçması olası
değildir. Tepegöz bilmecesinin bu önlenemez, engellenemez felaketler dizgesi, “çözme” olgusuna karsı
köklü bir bakıs değisikliğini zorunlu kılar.
Bu bakıs, doğa ve toplumda karsılasılabilecek bireysel ya da toplumsal problemlerin çözümü için
gerekli olan “insan” tanımıyla ilgilidir. Bu tanımın unsurları, anlatının henüz baslarında, Dedem
Korkut’un Basat’a söylemis olduğu “sen insansın” sözlerinde gizlidir. Bu “giz”in içinde, Basat’ın
“zamanla değismeyen özü ve belli bir varlık tabakasına ait olduğu gerçeği” yatmaktadır.
İnsan, her an kendisini yeniden kurabilecek bir donanıma sahip, kendisiyle ve nesnelerle olan
iliskisinin bilinciyle varolan ve bu varlığını sürekli kılabilecek tek yaratıktır.(İlişki ve her an yapılan seçimlerin önemine dikkat! İlişki dalga/dişi yönümüz, seçimler ise parçacık/eril yönümüzdür. Bunlar birlikte değilse de yürümek içinönce biri sonra diğeri kullanılan bacaklarımızdır.)
Anlatmanın son bölümü, bir baska deyisle, bizim sematik özetimizin üçüncü kümesi, karsı
karsıya bulunulan bu Tepegöz probleminin çözücüsü olabilecek ve bu yolla, “yarım insan” kimliğinin
eksik kalan yanını tamamlayarak “insan” olma sürecini basarıyla geçecek olan kahramanımız Basat’ın,
problemle tanısıp yüzlesmeye karar verdiği serilerle baslamaktadır.
Tepegöz ile yapılan anlasma gereği bir zaman önce çocuklarından birini kurban veren ve tekrar
sıra kendisine geldiği için ikinci ve son çocuğu da istenen Kapak Kan’ın karısının, gazadan henüz
dönmüs ve gelismelerden habersiz olan Basat’a giderek derdini anlatması ve oğlunun yerine verilmek
üzere bir esir istemesiyle baslayan bölüm, problemi öğrenen ve yüzlesmeye karar veren Basat’ın, obası
tarafından kendisi için verilen ziyafette babası ve diğer beylere danısarak “toplumsal onay” istemesi olayı
ile sürmektedir.
Oysa, Oğuz sinmistir. Kendi yarattığı ve büyüttüğü, büyüttükçe ürktüğü Tepegöz karsısında
yenilgiyi kabul etmis bir toplum olarak, beklenilen “toplumsal onayı” vermez. Onun yerine, “korkutarak
vazgeçirme” davranısı içine girer.
Ancak, Basat kararından dönmez ve Tepegöz’le karsılasmak üzere onun bulunduğu Salahana
kayasına gelir. Basat geldiğinde Tepegöz sırtını günese vermis uyumaktadır. Basat’ın attığı okları önce
sinek sanır, fakat okun bir parçası önüne düsünce kalkıp Basat’ı yakalar, edüginin konçuna sokarak,
asçılarına;
“Mere kocalar ikindü vaktı munı mana çevüresüz, yiyem.” (Ergin, 1997: 212)
der ve yeniden uykuya dalar. Bir az sonra Basat hançeriyle çizmeyi yarıp içinden çıkar (Basat’ın birinci
kurtulusu).