Carlos Castaneda Röportaj – La Jornada Gazetesi

***   Az Küfür içeriyor, rahatsız olacaksanız okumayın!   ***

Carlos Castaneda Röportaj – La Jornada Gazetesi

Orijinal yazı İspanyol’ca ve Arturo Garcia Hernandez tarafından yazılmıştır.

“Markos? Onu tanımıyorum… Özür dilerim. Hiç tanımıyorum…”

“Biz insan varlıkları olarak, hem kendimizi özgürleştirme şiddetli arzusu hem de korkusu ile birlikte yaşıyoruz” (Castaneda)
Şaman, “Bizim için gerekli olan şey manyakça kendini beğenmekten vazgeçip enerji bedenimizi keşfetmektir” noktasına işaret eder.

Carlos Castaneda ne ‘Markos’ ne de EZLN’yi (*) biliyor; o gazete okumuyor; bir guru veya kurtarıcı olmayı reddediyor; şefkat ve sosyal ilgi’nin kendini yenileyen bir yalan olduğunu düşünüyor; o gurulara ve tanrı tüccarlarına karşı; annesinin komünist ve kısa yazılar biri olduğunu garanti ediyor; Meksiko City’de, Cuma’dan Pazar’a kadar süren ‘Tensegrity’nin yeni yolu’ seminerinin molasında medya ile konuşurken, bir büyücü veya şaman olarak tesirli olarak bilgisini yaymanın hangi kademe ile başladığı, ve şu bu gibi meseleleri ele aldı; Cumartesi gecesi, bir saatten fazla bir süre ile ‘Don Juan’nın Öğretileri’ ve ‘Erk Öyküleri’ yazarı birçok farklı soruyu cevapladı. Sakin bir konuşma ile, sıkça şaka yaparak, her zaman muhataplarına saygılı, ihtiyatlı, çevresindeki sekiz gazetecinin soruları peş-peşe ateşlendiğinde, Castaneda bir konudan diğerine gidiyordu. Tek istediği, resim ve ses kaydının olmaması idi. Aşağıda notlardan düzenlenmiş, bu konuşmanın bir metni bulunuyor.

Castaneda için, bir büyücü olarak deneyimlerini anlatması ve açıklaması için kelimeler yetersiz ve sınırlıdır; aynı zamanda o, kelimelere doğrusal mantıktan kaçan ve normalde bizim oynadığımız değer ve anlamlar bağladığı, akılda tutulmalıdır.


(*) EZLN = Ejercito Zapatista de Liberacion National – Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu. Marcos da bu silahlı devrimci örgütün başı olan  Subcomandante Insurgente Marcos’dur.

“Büyücülerin spiritüalizm ve kutsallık hissine nasıl bakıyor?”

“Spiritüalizmi sizin nasıl anladığınızı bilmiyorum. Maddiyatın tersi mi?”

“Şart değil, bütünün bir parçası, başka.”

“Evet, bu durumda, Juan Matus saf bir ruhtur. Büyücüler, spiritüalizme değil, insan ruhuna inanır. Don Juan sıkça diyordu ki: ‘Ruhumu seviyorum. İnsan güzel bir ruhtur. Eğer bana ödeyemediğin bir şey borçlu olduğunu düşünüyorsan, insan ruhuna öde’. Kutsallık için ise:

“Şamanlarda bir rahip hissiyatı yok, ve kutsallık karşısında diz çökmezler. Yarmaya gerek yok. Niyet tutarlar, her şeyi yapmaya ve değiştirmeye yeterli olan erk, sürekli güç. Fakat onlar dilenmez.”

“Kadim Meksika’nın büyücülerinden bahsederken, kimleri kast ediyorsun? Çünkü burada farklı kültürler vardı: Maya’lar, Aztek’ler …”

“Hayır. Don Juan için Meksika’nın kadim zamanları yedi ile on bin yıl öncesiydi.”

“Don Juan’dan ayrılma sürecin nasıl olmuştu?”

“Ben ayrılmadım. O bana böyle dedi. Zamanı geldiğinde o benimle devam edemeyecek kadar   kendisinden büyük ölçüde farklı olduğumu kavradı. Ve beni tuzağa düşürmeye başladı; benim tüm çıkışlarımı kapatıp beni yalnız bıraktı.”

“Sen Meksika Yerlilerini biliyorsun. Çok kötü şartlarda yaşıyor, ve onların altı bin tanesi hapiste; Meksika’daki Yerlilerle ne kadar ilgilendin?”

“Ben kesinlikle ilgilendim. Bir keresinde don Juan’a bir soru sormuştum. Bir süre önce yayınlayamadığım bir kitap yazdım, ‘Nacho Coronado’nun Şöhreti’. Nacho, verem olan bir Yaqui yerlisi idi, ve banka kredisi ile ‘Vitaminol’ ilaçını alıp iyileşeceğini zannediyordu. Don Juana sormuştum: ‘Bunun için endişe etmiyor musun?’ Nacho’nun ana maddeleri benimkiler ile aynı’. ‘Evet, çok endişeleniyorum; Fakat aynı anda senin için de endişeleniyorum, sen daha iyi olduğunu mu sanıyorsun?… Tabi ki, Ben onlarla da ilgileniyorum; fakat seninle de ilgileniyorum. Biz öyle bir durumdayız ki, hiçbir şey, bir ara dahi vermeden, bizi tüketen isteklere aç bir şekilde katılıyoruz.’ dedi.”

“Markos, Ejercito Zapatista de Liberation Nacional (Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu), ve Chiapas’ta ayaklanan Yerliler hakkında ne düşünüyorsun?”

“Kim? Markos? Onu tanımıyorum. Hiç fikrim yok. Lanet olsun, (TRT çevirisi 🙂 Ben uçtum! Özür dilerim, hiçbir şey bilmiyorum.”

“İnsanlık için ne düşünüyorsunuz?”

“Hüzünlü bir hissim var. İnsanlık için çalışıyorum (…) İnsan, muazzam sorumlulukları olan, olağanüstü bir varlıktır. Fakat o hep ben, ben, ben, ben, durumundadır. Neden bu kadar homojendir. Neden her şeyi ego’nun tutkusu haline çeviriyor? Neden kendi özgürlüğünden korkuyor?”

Castaneda’nın anladığı özgürlük, “idrak kabiliyeti ön yargısını” nın kırılmasına neden oluyor, kendini manyakça beğenmekten vazgeçmek; her birimizi kendi ‘enerji bedeni’ ni keşfetmeye imkan veren; Rüya görmeyi başarmak. Ve her şeyden sonra, neticede, diğer dünyalara giden ‘zor fakat zarif’ bir yola başlama durumunda olmak.

“Bizim günlük dünya mantığına göre, bu özgürleşme niyeti mesihe aitmiş gibi yorumlanabilir; ve zaten biliyoruz ki mesihlik deneyimleri ile gerçekleşir.”

“Hayır, hayır, hayır. Bu çok utandırıcı. Biz bu kadar önemli değiliz. Mesihlik, yeni dalganın (new wave) tüm guru’ları ve yeni çağdır (new age). Ben bir  şey taslamıyorum. Biz veremeyeceğimiz bir şeyin umudunu önermiyoruz.”

“Pek çok insanın acı çektiği, Bosna, veya Chiapas’taki sorunların, insanlığa dair ilgi eksikliği  kaygısını nasıl yatıştıracaksın.”

Fakat, bal-peteğim, lütfen, acı çekme her tarafta var, yalnız orada değil ki! Annem bir komünistti, makaleler yazan biriydi, bir proleter idi. Bu bana miras kaldı. Fakat don Juan dedi ki: ‘Sen yalancısın. Endişelendiğini söylüyorsun ve bak nasıl davranıyorsun kendine. Bedenini bozmayı durdur. Gerçekten insan kardeşlerin için şefkat duyuyor musun?’ ‘Evet’ diye cevapladım. ‘Sigarayı bırakman yeterli mi?’. Hayııııır! Şefkatim yalandı. Eski haydut bana dedi ki: “sosyal ziyafetlerde çok dikkatli ol. Bunlar plasebo’dur, onlar büyük enayilerdir. Kendilerini yeniledikleri yalandır.”

“Neden, zamanımızın insanı gibi, gazeteleri okumuyorsun?”

“Çok basit bir nedenle, çünkü ben yerel şeyler konusunda çok, çok, çok, çok katılaştım.”

“Savaşçının yolunun, ıssız bir yol olduğunu yazmıştın. Çok katılımlı Tensegrity kursları yapmak bunu yalanlamıyor mu?”

“Hayır. Burada zor şeylerden bahsetmiyorum. Belki Tensegrity sana gerçekten zor şeyler hakkında konuşacak enerjiyi verecek. Fakat bir yerden başlamak gerekiyor.”

“’Don Juan’nın Öğretileri’ halisunojen bitkiler için bir inanç yarattı, fakat şimdi sen bu kitabı menettin; en iyisi unutmaktır diyorsun. Neden?”

“Bir kimseyi hazırlıksız olarak bu bitkilerle ilgilenmesi onu hiçbir yere götürmez. En çok, birleşim noktasını kaydırır, o da kısa süreliğine.

Şimdi, don Juan bunları bana verdiğinde, bu anın uyumuydu. Büyük babamın ciddiyet değerlerine inanarak büyüdüm. Birleşim noktam neredeyse kaynaklanmıştı. Don Juan Matus dedi ki: ‘Büyük deden yaşlı bir osuruktur’. Birleşim noktam kaynaklanmıştı ve yalnızca halusinojenik bitkilerle kaydırılabileceğini biliyordu. Fakat, diğerlerine aynı şeyi hiçbir zaman yapmadı; onlara kahve dahi vermedi. Halisunojenikler benim için gerçek bir değerdi, fakat ben onları bir gösterge için aldım.”

“Şimdi başlayan bu açılımdan ne bekliyorsun?”

“Ne olacağını bilmiyorum. Don Juan hiçbir zaman bu ayinde bana ne olacağını söylemedi (…).

Önceleri uyumlu bir şekilde don Juan’nın emirleri ile biz bunu sürdürmekte dikkatli idik. O, bizim sahne ışıklarının altında olmamızı yasaklamıştı. Şimdi ben de öğretiyi böyle devam ettirmek istiyorum, daha fazla ona ödeyemeyeceğim büyük bir borçtur.”

“Guru olmaktan korkmaz mısın?”

“Hayır, çünkü ego yok bende; bunun başka yolu yok.”

———-   I. BÖLÜM   ———-

Tensegrity semineri bitti.

“Ben hepiniz gibi bir aptalım.” Carlos Castaneda

“Eğer burada bir enerji varsa, Mexiko’ya gelmeyi sürdüreceğim.”

Carlos Castaneda’da onun spiritüel rehber olduğunu belli edecek hiçbir şey görünür değil. O, çok zayıf, kısa ve gösterişsizdir. Esmerdir; saçları kısa ve öne taralıdır. Uzun kollu bir gömlek ve arka cepleri olmayan bir blucin giyer. Sahnede, gömleğine iliştirilmiş küçük bir mikrofonla, seyircileri karşısında sakince davranır, Tensegrity’nin yeni yolu ile ilgili üç konferans için Centro Asturiano’da 700 kişi toplanmış. Oturarak veya yerdeki halıda yatarak, şakalarını bekleyerek onu dinliyorlardı, bazen yüksek sesle gülerek bazen de alkışlayarak ona beğenilerini sunuyorlardı.

“Dün gece anlattığım fıkrayı hatırlıyor musunuz? Onu şimdi tekrar anlatacağım… ne demiştim?
Ben bunadım!.”

Castaneda konuşmalarına her zaman şakalar ilave ediyordu, bu da kuşkuları hallediyor veya onları oldukları gibi bırakıyordu, konuşmanın üstüne düşünmek için denemeye yer bırakmıyordu.

“Kısa ve fonksyonel sorular sorun. Benim sizi dinlemem içi değil, bilmek istediğiniz için sorun.”

“Abartılı sorular” ile karşılaşmamak için yazılı soruları almıyordu, ve takipçilerinden aldığı bunların birkaçından bahsediyordu:

“Bir kuş olduğumun rüyasını gördüm”

“Nasıl bir kuş? İbne misin nesin? Bir Çin cevabı oldu ama gayet uygun.”

“Eğer çift’imsem bunu nasıl bilebilirim?”

“Sen çift’sin akılsız ahmak. Çift akılsız ahmak.”

“Hiç bir zaman olmadığım gibi nasıl olabilirim?”

“Hımmm, bilmiyorum. Mastürbasyon …”

“Mantıklı olma nedeni için bir neden söyleyin. Hayır, hayır! Birileri zihin ile yönlendirilmemelidir.  Bunlar derin sorular gibi gözükür ama değiller. Bunlar gösteridir. Don Juan o kadar basitti ki beni ürkütüyordu. O dolaysız bir varlıktı. Hiçbir yere gitmeyen sokaklara saparak kaybolmuyordu. Büyücüler pragmatik varlıklardır. Biz amatörleriz. İnançlarımız sürdürülemezdir. Bizim için bunları sürdürmenin tek yolu öfkelenmektir: ‘Bunun doğru olmadığını nasıl söyleyebilirsin, sen geri zekalı?’ ve böylece gideriz, öfkelenerek. Burada korkunç bir gerçek var: hiç kimse özgür olmak istemiyor. Ürkmüş bir durumdayız. Ne çıkar ki? Bilmiyorum. Ürktük. Bir cesur tavuk polisten kaçarak bir firari oldu, bir mülteci. Sonsuza kadar mı?, diye sordu bir kız. Bal peteğim, ya tavuk kümesi ya özgürlük! Ben özgürlüğü seviyorum. Kümesleri sevmiyorum. Kümeslerde benim olmayan şeyler var.”

“Ben guru değilim. Ben kimseye bir şeyi yapması için ne izin verebilirim ne de yasaklayabilirim. Bu çok Hintli bir şey olurdu! Ben kimseye ne şaman olup olmadığını, nede aptal olduğunu söyleyemem. Ben kimim ki ona bunu söyleyeyim? Beni savunulamayacak duruma sokuyorlar. Saygısız olduğunu düşündüğüm birini gıcık edemem. Bu dostluklarda olur. Fakat ben kimsenin dostu değilim. Ve kendimi korumak için kimseyi görmeme yolunu seçtim.” Kimliğini açığa çıkarmak için başka bir zaman düşünülmeyecek bir şey yapar: “Yukatan’dan değil, Güney Amerika’dan geldim. Campeche’den geldiğimi soruyorlar, çünkü kısa boylu ve koca kafalıyım. Hayır, Campeche’den gelmedim. Daha aşağılardan geldim …”

Beni özel bir şeye dönüştürecek gerçekten bir şey yok. Yok! Enerji boyutunda talepler de yaptım ama yok, bende olağanüstü bir şey yok. Ben sizin hepiniz gibi bir salağım. Don Juan’dan öğrendiğim en önemli şey içsel sessizliği başarmaktır, zihnin hegemonyasını kaldırarak özgürlüğe ulaşan bir yöntem. Bu zihni susturmaktır. Don Juan, 8 veya 10 saniye zihni susturmayı başarmanın olayları ilginç olmaya başlatacağını söyledi, ve bir osuruk olarak şunu sordum: ‘Sekiz saniye olduğunu nasıl anlayacağım?’. Hayır, tatlım, olay böyle değil. Sekiz saniyenin sana ne ifade ettiğini bilmiyorum. İçsel bir ses bize söyler. Önemli olan nokta, sessizliği saniye saniye biriktirmek. Saniye saniye biriktirirken bir anda bilmeden eşiği geçtim. Artık orada zihin yoktu. Yalnızca sessizlik. Bu sessizlik otuz yıldan daha yaşlı artık. Simdi sizinle bu sessizlikten konuşuyorum.”

“Bu tür seminerlerde, don Juan’nın hiç görmediği şeyler gördüm.  iddia etti. İnsanlar bilmeden enerji bedenlerini etkiliyorlar. 30 yılda öğrenilen bilgi iki saniyede geliyor. Ağustos’tan bugüne kadar, ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendimde birçok enerji yeteneği gördüm ve bunlarla ne yapacağımı bilemiyorum. Senin ne kadar hızlı öğrendiğini gördüm. Her birinizi teker teker alsaydı, bu boktan an’ı size göstermem aylar alacaktı. Birlikte olunca neden bu kadar çabuk oluyor? Bilmiyorum. Topluluk … grup daha fazla güç veriyor …”

O, ‘Zihni takmadan’ ve enerji bedenini kullanmayı önerdi.

“Zihnim, benim için çok yabancı bir şey. Gerçek senle aranda bir tabaka var. Zihni çıkar, ve işte, bu sensin. Bu birinden doğruculuğu ayırır ve seni işlevsel bir şeye dönüştürür: savaşan bir varlık yapar.

O, tekrar ben merkezcilikle mücadele eder.

“Ben ideolojisi en ölümcül olanıdır. İnsanlar yalnız kendilerini düşünerek yaşarlar, psikiyatrlara yalnızca kendilerini anlatmak için giderler. Ne felaket! Kendim, ve kendim, yalnızca kendim hakkında kaygılanırım. Biz böyle değiliz! Bizim olmayan tavırları neden savunuruz? Bunlar zihinsel mastürbasyondur. Bize ne yüklediklerini sorgulamıyoruz, çünkü enerjimiz yok. Davranışlarımızı dönüştürebilen enerji bedenimizdir, ve biz ona sahip değiliz. Bu bir büyücü paranoyası değil. Büyücüler çok sade ve dolaysızlar, maske giymezler, doğrudan cevaba yönelirler.”

Bir süre önce görmeye gittiği ünlü bir astrologla olan bir deneyimini nalatmaya başladı. Kendisini Joe Cortez Chicano olarak tanıtmış, ve ona çakralarının kötü durumda olduğunu söylemiş.

“Kafamı karıştırdı ve aylar sonra tekrar ona ziyarete gittim. Beni unutmuştu. Ona Carlos Castaneda olduğumu söyledim ve şimdi de haykırdı: ‘Çok ışık çok!’.

“Julio Iglesias’in ona yanaştığını söyledi. “O benim sevgilimdi”. Diye açığa vurdu: Her gün sevişiyorduk. Çok iyi değildi, ama her gün sevişiyorduk.’

Castaneda bu kişisel açıklamanın nedenini bilmiyordu, ama şöyle cevapladı: ‘Ben de. Sen seviştin, ben düşündüm.

O açıkladı: “Ben bıkkın bir sıkışın çocuğuyum. Don Juan beni bir enerji pintisi haline getirdi. Onu harcamıyorum. Hiçbir şey yapmıyorum. Fakat her şeyi yapıyorum. Hiçbir şey hissetmediğinde seksüel dürtü nedir ki? ‘Yatak karısı’ denen bir kadını tanıyordum. O hiçbir şey hissetmiyordu ama 11 tane çocuğu vardı.”

İki saat süre ile, son konferansındaki katılımcıların sorularını dinliyordu. Tesegrity ve ima edilen bir dizi fiziksel egzersiz konusunda epeyi tereddüt vardı. Birçoğu ona ‘nagual’ olarak hitap ediyordu.

“İrade nasıl güçlendirilir?”

“Enerji ile. Bunun tek yolu budur.”

“Niyet yeterli mi?”

“Enerji ile. Tek yolu budur.”

“Tatlım! Niyet her şeydir. Bu ‘Hayat yeterli midir?’ demeye benzer. Niyet evrende bir güç’tür.”

“Biz Niyetin birer parçası mıyız?”

“Biz Niyetin ara toplamıyız.”

“Tensegrity tek çözü mü?”

“Benim bildiğim tek. Carlos Castaneda olarak 30 yıldır senden çok daha fazlasını duydum… Off! Ne mucizeler duydum.”

“Ayakkabı giymeden Tensegrity yapılabilir mi?”

“İstersen çıplak yap, ama yap.”

“Konuşmanın doğru yolu nedir?”

“Hımm! Doğru sıçmanın yolundan da bahsetmemiz gerekir. Don Juan doğru çiğneme hakkında konuşuyordu. ‘Neden?’ diye sordum ona. ‘Günahtan
kaçınmak için’ diye cevapladı. (Belli ki bu da başka bir kelime oyunu. Başka bir yerde Castaneda, don Juan’nın yerken osurmaması için konuşmaması gerektiğini söylemişti. İspanyolca ‘günah’ ve ‘osuruk’ birbirine çok benzeyen kelimeler.)

“Tensegrity’i denedim ama yeterli olmadığını hissediyorum.”

“Ne için yeterli?”

“Çocuklarımızı sosyal düzenden çıkarabilir miyiz?”

“Biz sosyal düzenin bir parçasıyız. Ebeveynler olarak yapacağımız, sosyal düzenin tüm saçmalıklarında kendimizi ayırmaktır.”

“Bir çok insan senin dediklerini yaparsa ne olaca?”

“Ne olacak? Nereden bileyim? Tahminde bulunamam. Don Juan’nın dediği gibi: ‘Yıldızlara sor …’

“Meksika’ya gelmeye devam edecek misin?”

“Burada enerji varsa, evet. Biz bir birlik kuracağız… Evet, bu şeylerden fazlasını bilmek isteyen insanlardan oluşan küçük bir grup. Bu semineri düzenleyen aynı kişilerdir… Meksika anlaşılmayan şeylerle dolu, çünkü yeterli zekamız yok. Bu şartlar altında, davranışlarımızla bulamayacağımız, bir sürü uygulanabilir olmayan şeyle doluyuz…”

Konferans bitti ve Castaneda kürsüden, kendisine yaklaşmak isteyen halkın arasına aşağı indi. O, yalnız bir kitap imzaladı. Genç bir adam şu soruyu sordu: ‘Nagual, benim için parmağınla bir imza verebilirmisin?’. Sağ bileğini Castaneda’ya dokunmak için uzattı, fakat hayır, dedi, ve kapının ardında kayboldu.

L Jordana Gazetesi
Yayım Tarihi : 30 Ocak 1996
Çeviri : Aki

İnanç, ikna, plasebo

Plasebo için, kısaca hastaya ilâç diye verilen tesirsiz madde, sahte ilaç diyebiliriz. Şu adreste örnekleriyle daha geniş bilgi var, az sonra sunacağım fikir dizgesi için önce bunu okumak açıklayıcı olabilir:

https://blog.sonsuz.us/?p=205

Plasebo etkisinin geçerli olabilmesi için çok önemli ilksel bir şart var; kişi öncelikle “asıl”a inanmış olmalıdır! Açıktır ki bir şeyin sahtesi var ise onun bir de aslı vardır.

Peki insanları bir şeyin ASIL olduğuna inandırmak kolay mıdır?
Kolay olmadığını biliyoruz.  Sebep ise insanın 0-6 yaş arasında edinmiş olduğu, dünyayı algılamasına sebep olan, kendi ve ötekiliği oluşturan temel bilgilerin sonradan yıkılamaz güçte oluşudur. Dünyanın genelinde kültürlere göre farklılık gösterse de ezici çoğunluğun tabi olduğu bilgiler büyük oranda örtüşür ve böylece aynı devirdeki dünya insanları ortak bir rüyayı görebilme ehliyetini edinir. Bu bir yandan büyük bir başarı olmakla birlikte diğer yandan, başka bir rüyaya ya da gerçekliğe geçmenin önünü kesin biçimde kapatan bir engeldir de. Yani ilaç aynı zamanda zehirdir!

İnsanlar gözleriyle gördüklerine inanmaya eğilimlidirler fakat “temel bilgiler” (ortak rüya için bebeklikte alınan ilaç) onları bu konuda da şüpheci olmaya iter; çünkü birçok kötü/dolandırıcı insan vardır ve göz boyama sanatı ile insanı kandırabilir ve yoldan (ortak rüyadan) çıkarabilirler. Adına makul şüphe denilen bu “korku aşısı” gerçekten de fevkalade işe yaramaktadır. Makul düzeyi aşarsa bu durumda kişiye paranoya tanısı konur ve seviyesi normal(!) düzeye indirilmeye çalışılır.

İçgüdüsel ve animistik dönemlerde, insanlar doğanın gücüne ve onunla konuşabilen şamana, sonuçlarını gözleriyle müşahede ettikleri için inanıyorlardı, böylece onların ASILları bizzat kişisel deneyimlere dayanıyordu. Belki bu sebeple bir nesilden diğerine ya da bir yörenin şamanından diğer bir şamana göre ASILlar değişebiliyordu.
Giderek feodal yapılar ve onun da yerini tek tanrılı dinlerin yönetimleri aldı. Bu kez insanlar gözleriyle görmedikleri, bizzat deneyimlemedikleri hatta birinci ya da ikinci elden deneyimleyenle bile karşılaşmadıkları halde “temel bilgiler” (0-6 yaş yapılandırması)yoluyla ASILlar elde etmeye başladılar. Bu dönemin ASILları çok keskindi ve nerdeyse üçbin yıl boyunca tartışmasız hüküm sürdüler.

Bu keskin dönem süresince gerçeği ilk elden görme(!) çalışmaları, insanın birey bilincinin esas alınmasına yönelik erken dönem bilimsel faaliyetleri dini yönetimlerden gizli sürdürülmekteydi. Bu gurup çalışmaları bazen de kişisel girişimler çok dikkatli olmak ve yer altında konumlanmak durumundaydı çünkü kolayca şeytanla ilişkilendirilebiliyor ve ASIL için tehlike arz ettiği gerekçesiyle zalim cezalara çarptırılabiliyorlardı. Erken dönem bilimcileri çoğu kez faaliyetlerini mensup oldukları dine ve kutsal kitaplara dayandırmak durumunda kaldılar.

Derken yaklaşık üçyüz sene kadar önce başlayan bir açılma dönemine girildi. Bilim yöntemi alenen kullanılabilmeye başlandı. İletişim araçlarının artmasının da yarattığı ivme ile farklı konularda araştırma yapan bilimciler birbirleriyle temas edebildiler ve buluşlar her on yılda daha da artan bir hızda dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Böylece Ken Wilber’in Her Şeyin Teorisi kitabında detaylandırdığı çeşitli araştırma verileri açıkça gösterdi ki, dünya nüfusunun %50 si Bilimin gücüne iman etmektedir! İşte böylece ASILları belirleme imtiyazı Bilim Yöntemi’nin eline geçti. Kral öldü yaşasın kral!

Bilim yönteminin “genelleştirme” kıstasını yoğunluklu olarak kullanışının da bir sonucu olarak ortalamanın dışına atılan, görmezden gelinen bazen de hatalı üretim gibi görünen bölük pörçük unsurlar, dünyada bir yandan gelişmekte olan “kendini özgürce ifade etme” rüzgârından (yeşilci ve hümanist akımlar) yararlanarak kazan kaldırmaya başladı. Dikkate alınmayan bu olasılıklar, gerek dıştan (terör, aykırıcılık, anarşi, fantastik vs) gerekse içten (toplu olarak nevroz diye nitelendirilebilecek) insanlığın toplu rüyasını ve ASILlarını tehdit eder oldular.

Yüz sene kadar önce dünyada gerçekten de özel bişeylerin başladığını, yepyeni bir ASIL’a doğru ürkek adımlar atıldığını görebiliyoruz. Bunlar psikoloji alanında (Freud, Jung, Adler vs), sosyoloji, antropoloji, edebiyat, felsefe ve özellikle fizik alanında duyuluyordu. Kuantum Kuramı adı verilen ne olduğu çok belirsiz bir önerme bilim adamları üzerinde şaşkınlık verici bir heyecan uyandırmaya başlamıştı. Kuantum fiziği, bilimin ASILlarını yıkıyor ancak belki yerine bir daha ASIL koyamayabileceğimizi de üzülerek ekliyordu. Kuantum kuramının da babası olan Einstein bu gidişatı içine sindirememiş “Tanrı zar atmaz” diyerek, araştırmalarını bir başka alana metafizik alana kaydırmıştı.

Kuantum kuramı, bize yaratımın ikili doğasını anlata dursun, bilim dünyası bir yandan onca çabayla oluşmuş ASILları teknolojiye havale etmeye devam ederken, diğer yandan bir sonraki sabahtan kuşku içinde bocalamaya başlar ve böylece bir kısmı, aynen pirleri Einstein’in yaptığı gibi metafizik/kutsal kitaplar alanlarından destek edinmeye yönelirler.
Bu yöneliş, Dünyada modernize olmuş din temasının ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir. Eski defterler yeniden açılmış ve insan nesli uygulamalarından edindiği birinci elden bilgilerini, Tanrıdan gelen bilgilerle eşleştirme yarışına girmiştir. Burada amaç, kendi boyunun ölçüsünü almak için bir duvar cetveli mi edinmektir yoksa tanrıyı mı test etmektir bilemiyorum(oysa her nereye bakarlarsa kendi suretlerini-kendi sandıkları bilgileri- görebilecekleri aşikârdır). Bana kalırsa kuantumdan kaçış yoktur!

Bilimsel yöntemlerden kısmetini alıp dinsel ögelerle denkleştirme çabasına girmiş bu insanlar için geri dönüş söz konusu olamayacağı halde, yarattıkları dönüş rüzgarı, henüz bilim yönteminden nasiplenmemiş, birey olmaya oldukça uzak büyük insan kitlelerini harekete geçirdi. Her devirde olduğu gibi duygu istismarıyla kitleler üzerinde güç sahibi olmak isteyenler çok zaman önce kaybedilmiş bir savaşın rövanşını yapmakta oldukları zannına kapıldılar. Bu da sanırım geçilmesi gereken bir entervaldir.
Kuantum kuramı, insanlık öyküsünü ya da ülküsünü, bilinçli animistik yaşam diyebileceğim ikinci düşünce katına yani entegratif ve giderek Holistik anlayış düzeyine taşıyacaktır.  (Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=3532)

Her neyse, yeniden ana konuya dönmek istiyorum, plasebo etkisini mevcut ASIL (bilim) onayladığına(!) göre bu muhteşem etkiyi, hayat kalitemizi yükseltmek adına nasıl kullanabiliriz?

İkna yani inandırılma yani KANDIRılMA!

Gerçek bir öğretmen bizi kandırabilendir. İkna ila kandırmanın aynı şey olmadığını iddia edecekler olacaktır-daha önce oldu- Kandırma kelimesi bize çok kötü bişeymiş gibi öğretilen çıkar sağlama ile ilişkili görülmektedir. Oysa ikna bildiğimiz anlamda zihinden zihine bilgi aktarımı ile yapılan bir öğretme değildir. Şüphesiz bir aydırma işlemidir. Belki bu işlemin iman etme olduğunu söylersek pek de yanılmış olmayız. İman, şüphesiz bilmektir. İnanma ise bilmek isteyişin hazırlığı, niyetidir.

Yaşamımızın hemen her anında yaptığımız da budur ve aslında bilmeden nefret ettiğimiz şey, kandırışa dayanan mevcudiyetimizdir. Gerçek denen şeyin tam olarak kandırılmayla oluştuğunu, rollerin kusursuz icrası olduğunu biliyoruz.

Rolümüzü iyi oynayamadığımızda karşıdaki “kendini kandırma!” diye bizi uyarır. Aslında söylediği şudur farkında olmadan: “kendini tam kandıramamışsın bu sebeple beni ikna edemiyorsun”.  Bazıları “kandırma” kelimesinden iğreniyorlar, sanki onu yok ettiklerinde mutlak bir gerçekle karşılaşabileceklermiş gibi!

“Mutlak gerçek”, oldukça uzun süren harika bir tam kandırıştı, geçti gitti. Artık bu kadar rahat değiliz.

Bir yaqui Kızılderili bilgi adamı olan Don Juan Matus, öğrencisi Castaneda’ya : kendisine gösterdiği ya da öğrettiği şeylerin aslında önemli olmadığını yapmak istediği şeyin sadece, kendi varlığındaki gizli erke ve ona ulaşabileceğine inandırılmaya razı olmasını sağlamak olduğunu söylüyor!
Bize gereken, burnumuzun dibinde ölçüsüz erkin var olduğuna bizi ikna edecek bi öğretmendir.
(Sessiz Bilgi kitabından)

Evet öğretmen ikna eder ve hem de bu bir kandırıştır; çünkü öğretmenin bu ikna işleminde menfaati var! Bu bir bayrak yarışıdır, yerine bayrağı taşıyacak birini bulamazsan ölemezsin ya da dinlenemezsin (bu konuyu Gurdjief gayet yalın biçimde anlatmıştır). Bu elini yakan bişeydir, en kısa zamanda onu başka bi ele tutuşturmalısın, yoksa güzelim dünyanın senin üzerine yaptığı yatırım boşa gitmiş olacak! Eh işte öğretmenin menfaati de buradadır. Basit ve bilinen kural: Ver kurtul! Ve lakin bu yanan eli kim alacak? Kim bu yarışa çıkabilmişti, kaç kişi? Ve bunlardan kaçı yeterince hızlı ve dayanıklıydı?

O halde Plasebo etkisini kullanabilmek için gerekli doneleri şöyle sıralayalım:
1.ASIL yani plaseboyu yerine koyacağınız asıl şey.
2.ASIL’a tam inanç.
3.İşlemin dertlinin kendisinden tamamıyla gizlenmesi.
4.İşlemi uygulayacak olanın rolünü çok iyi oynaması, (değilse tam inançlı bir uygulayıcı olup, başkası tarafından kandırılması gerekir.)
5.Plasebo etkisinden –uygulayıcıları aydınlatmak dışında-fazlaca bahsedilmemesi.
6.Derdinden kurtarılan kişiye ya da yakınlarına plasebodan söz edilmemesi
7. İlaç şirketlerini ya da tüm ASILların sahiplerini her halikarda onlarsız yapamayacağımıza inandırıp, telaşa kapılmalarını engellemek de gerekecektir.

ASILlara inançlarını kaybetmiş olanlar için plasebo yöntemi uygulanamaz. Onların ayrı bir kategoride değerlendirilmesi lazım.
Tüm bu geçişler, dönüşümler, kavga gibi görünen her şey, muhteşem birliğimizin göz alıcı öyküsü. Bir denizin dalgaları gibi bir görünüp bir kaybolan bireyler ve baki olan ağ bağlantımız. Sonsuzlukta yankılanan hoş bir seda.
Boşluğa basamak dizenlere selam olsun.

Sibel Atasoy

05.01.2011 – Beylerbeyi

Not: Bu yazı da diğer her şey gibi bir çok genelleme, çift anlamlılık içerdiğinden diğer saçmalıklardan bir farkı yok.

Devamı için Tıklayınız

Sevgiye İhtiyacı Olanlar…

Güçlü görünmek gibi bir takıntısı vardı. Oysa en az benim kadar çaresiz ve düşünceliydi bu içinden çıkamadığımız durum karşısında. İkimizde susup hiç konuşmadık bir daha bu konuda. Olması gereken buydu sanırım. Zaman belli edecekti olacakları, şöyle olmalı böyle olmalı diye ahkâm kesebileceğimiz durumda değildik. Dağılmıştık ikimizde… O güçlü görünüyordu kadın olmasına rağmen çok güçlü duruyordu…”Kadın olmasına rağmen” cümlesinden, kadınların güçsüz olduğu kanısına varmayın sakın, söylemek istediğim o bana göre küçücük bir kızdı ve savunmasız. Bu yüzden her kurduğu iki cümleden biri savunma cümlesiydi. O bir çocuktu, hayatın büyütemediği ama büyümeye niyetli…

Konuyu merak ettiniz değil mi? Konu İmkânsız AŞK

İçimde yumuşamaya yüz tutan duygular var. Üst üste yağan karın buzlaşmış sertliğinin aksine, güneşin zayıf sıcaklığıyla bile erimeye müsait duygular bunlar… Tanımını bilmiyorum. Bu konuda panikleme ibrem epeyce yükseldi, hissediyorum… Sevgiye mutluluğa çok ihtiyacı olanlar, kolayca hatalar yapabiliyor… Paniklemem bu sebepten…

Hiç mutlu değilim hiç! Ne yani yalan mı söyleyeyim güçlü görünmek için, her şey yolunda, hayatım 4&4’lük mü diyeyim? Bunu söyleyecek çok fazla kişi tanımadım henüz… Bir kişi hariç!

Onu tanıyalı bir yıl filan olmuştu. Mine… Adı Mine… O hep mutlu olduğundan bahsediyordu… Işıl ışıl gülen gözleri vardı, uzun süredir gülemeyen yüzüne, gülmek için neden arıyor gibi artık…

Eylül 2009, günlerden ahh ne önemi var günün, saatin… Tanıştık işte. Rutin hayatımın neşesi oldu bir süre. Evli, iki çocuklu, orta yaşın verdiği alışkanlıklardan kurtulma çabası içinde bir erkek olarak bana, hayatıma çok şey kattı Mine… Benden ne istediğini bir türlü anlayamadım. Sevdiğini söylüyordu arada bir de olsa. Bense ona âşıktım…

Gelecekle ilgili bir plan yapmadık hiç. O istemedi zira. Öyle ya ne yapacaktı kendinden kaç yaş büyük, evli bir erkeği. Sevdiğini söylüyordu ama. Bunu hep söyledi. Seviyordu beni, bundan emindi… Emindim… Bazen kaçtı ben gittim, bazen kaçtım o geldi. Ama beni sevdi… Sevdim…

Tanışmanın ilk günlerindeki heyecanı anlatmam mümkün değil. O ise hep o güçlü duruşunu sergiledi. Duygusal değildi pek. Duygusal olmamalıyız diyordu, sonradan üzülürüz. Ayrılacaktık ya, daha en başından açık seçik belirtmişti tavrını.

Ah Mine ah, peki neden girdin ki hayatıma? Ya sonra neden gitmek istedin? Neden inat ettin arkadaş dost olalım dediğimde? Ne sevgilim oldun, ne dostum, ne arkadaşım, neyim olmaktı ki niyetin?

Keşke içini açsaydın bana anlatsaydın kendini, inan daha az üzülecektim o zaman. Güvendi bana diyecektim, hem sevdi, hem güvendi ama gitmesi gerekiyordu gitti. Bu daha az acı verecekti. Oysa şimdi! Olmadı hiç olmadı Mine… Böyle sessiz, suskun gitmemen gerekiyordu ama dedik ya sen güçlü görünmek zorundasın. Bu senin takıntın… Konuşursan anlatırsan zayıf noktan çıkacak ortaya değil mi? Ah benim Fındık Farem…

Aslında biliyorum, sende en az benim kadar acı çekiyorsun. Dibe vuranın sadece ben olduğumu sanmak doğru değil. Düşünüyorsun, içinden çıkamıyorsun bu garip durumun ve susuyorsun… Biliyorum… Sana kızmıyorum, dedim ya sevgiye ihtiyaç duyanlar kolayca hatalar yapabiliyor…

Eğer şartlar eşit olsaydı çok eğlenecek ve huzurlu bir birlikteliğe adım atacaktık beklide. Lakin şu anda gözlerimi kapatıp sadece sarılıyorum sana. Sadece masum bir sarılış… Hepsi bu…

Ve düşünüyorum da her şeyin tek suçlusu benim biliyor musun? Ve bu düşünce beni mahvediyor…

İşte yine o içimdeki dinmek bilmeyen sızı başladı. Bu sızı bana konuk olduğunda her seferinde, nedense parmaklarıma hâkim olamıyor ve yazıyorum. Adını siz koyun! Ne derseniz deyin adlandırın zira ben bilmiyorum… Sadece yazıyorum… Aktarmak istiyorum anlatabildiğim, hissettirebildiğim kadarıyla, yok olur belki diyorum bu içimi kurt gibi kemiren acı…

Paylaşılınca acı, azalır mı acaba?

Ayşe ÖZEN

Bir Soru Bir Konu

Az önce sitenin anlık mesajlaşma panelinde şöyle bir ifade yer aldı…konuyu genelleştirmek ve kişisel hezeyan malzemesi etmemek adına kişilerin mahlas/rumuz adlarının bir önemi olmadığını altını çizerek belirtmek isterim.

xyz: sonsuz, son sözüm inançlara karşı hakaret edilmesin yeter, umarım daha dikkatli olursunuz. Artık bir yazı yazmıyorum.

Bunu okuyan bir başkası cevaben şunu yazdı:

Tanrı: Rezil ettin beni salih!! sen iyi bir köle değilsin!

Bunları okuyan bir başkası:

DEC CAL: sonsuz tanrı nıckıyle gırılen mesajın ve bu benım mesajımında panodan sılınmesını talep edıyorum.

…yazdı.

Ben de bu okuduklarıma istinaden soruyorum:

Neden silinmesini talep edilmekte?

Aklıma gelen olası nedenlerden bazılarını yazayım.

1-Tanrı, muhtemel ötesi bu tanrı Allah, hiç bir zaman mesaj yazmaz ya da yazamaz.
2-Allah herhangi bir insanı muhatap almaz.
3-Tanrı sadece peygamber ile konuşur hatta ona melekleri ile vahiy yollar.

…bunların haricinde nedenler olabilir…onlar nelerdir?

“Silin o mesajı” dedirten neden ya da nedenler nelerdir? Bir cevabınız ve açıklamanız var mıdır? Bu cevabınızın ve açıklamanızın gerekçeleri ne gibi bir bilgi ya da öğretiye dayanmaktadır?

🙂