Cehennemi mi Arıyordun? Ya Bulduysan?

Alarm çaldı, uyan! Sabah uyanmamız için gereken şeyin bir alarm olması ne tuhaf? O bir alarm! Tıpkı doğal afetlerde kullanıldığı gibi…

TDK’da ”alarm” kelimesinin anlamı, ”Bir uyarıyı, bir tehlikeyi bildirmek için verilen işaret” olarak belirtiliyor… Zil çalıyor ve kalkıyoruz. Bir uyarı, bir tehlike!.. Neden mi? Sabah sabah bu dünyaya gözlerimizi açıyoruz da ondan.

Peki nasıl bir dünya bu? İçinde bolca ofisler olan, belli aralıklarla para denen ve işleri idare ettiren kağıt parçalarının biriktirildiği, insanların sabahtan akşama kadar köle gibi çalışıp, kendine ayıracak zaman bulamadığı bir dünya… Bir başka deyişle, insan denen canlının hayatını yapay gündemlerle 12-16 saat meşgul eden ve tek kaçış noktasını uyku olarak gören insanların dünyası bu. Başka insanlar öldürülürken ses çıkarmayanların, ta ki sıra kendilerine ya da en yakınlarındakilere gelene kadar ses çıkarmadığı bir dünya…

Peki bunun üzerine hayat neye nedir? Kendi paçasını kurtamaya odaklı 6,5 milyar canlının, bir arada yaşama savaşına hayat deniyor. Kişisel dertleri içlerinde çığ gibi büyürken ve kafası yapay siyasi illüzyonlarla şişirilen bireyler, bu hayatın çarklarını oluşturuyor. Reklam kurbanı genç nesiller yetiştiren bu robotlaşmış ırk, asıl olanı, insani özelliklerini gitgide kaybetmeye başlıyor. Ortaya da, daha iyisini tasavvur edemediği için bu dünyaya katlanmak zorunda olduğunu unutmuş, sabahtan akşama kadar köle gibi çalışmayı başarı olarak gören bir topluluk çıkıyor. Bu dünyanın altın saatlerini, sabah 9, akşam 6 olarak gören insanlar bunlar. Hatta 7/24 çalışıp, en nihayetinde herkesle aynı sonu yaşayacağını unutan bireyler! Bu unutulan şeyin, yaşadığımız hayattaki tek kesin gerçek olduğunu bildiğimiz halde!.. Hem de tek! Başka bir kesin gerçek yok!

İşkolikler… Yaşadım sandıkları bu suni gerçeklik, onlara bu dünyada para olarak geri dönebilir ancak yaşadıkları stresin ve kaçırdıkları koca bir hayatın karşılığı hangi paraya bedeldir? Eğer işkoliksen bitmişsindir, ama bittiğini farkında olmayan bir bireysindir. Çünkü insan olmak safi çalışmak değil. Safi çalışmanın amacı, para kazanmak ve o parayla edinilecek mutluluklar. Ancak bu mutluluklar arasında, ta o ilk kravatı taktığın gün unutmaya başladığın insanlığın yok.

Yaptıklarının neticesini hiç arama cennette cehennemde… Zira bu belki de senin cehennemindir. Belki hem yazıp hem yönettiğin bu cehennemde, başrol de senindir. Ancak şunu bil ki, kendine bu dünyayı zindan etmemeye kararlı insanlar da var. Eğer bu senin cehenneminse, onların da oyun alanı. Hiç değilse gölge etme ve bir şeyler yapmalarını izle.

Üçgenden dörtgene nasıl geçilir?

Başlangıçta tanımlanamayan, ikiye bölündü, 0 ve 1 şeklinde oldu. Bilgisayar programlama dili ya da tez antitez, olmayana ergi yöntemi, hepsi aynı şekilde iş görüyor.
1=eril ilke ve 0=dişil ilke.
Bildiğiniz gibi tüm rakamlar bire bölünürler ve değerleri değişmez, hepsi onun(BİRin) bir yandan zenginleşmesi diğer yandan sadelikten uzaklaşmasıdır. Sıfır ise rakamların önüne ve sonuna gelmeleriyle fark yaratır! Bir sayının sıfırla çarpımı sıfıra varır, yani dişil ilkeyle çarpışmak zarar getirir. Bir sayının sıfıra bölünmesi sonsuzluğa varır (ki bu tanımlanamayandır ve bu haliyle öze dönüştür). Sıfırın sıfıra bölünmesi-çarpılması ya da sıfırın bir sayıya bölünmesi yine sıfırdır; demek ki işlevsizdir.

Matematiksel ilkelerden yola çıkacak olursak, dişil ilkenin azalmadığını, çoğalmadığını, değişmediğini açıkça görebiliyoruz. O sadece eril ilkeyi dönüştürebilme yetisine sahip. “Bir erkeği rezil eden de vezir de eden kadındır” demiş atasözü. Şüphesiz, eril ve dişi ilkeyi bizatihi erkek ve kadınla özdeşleştirmiyoruz; çünkü artık hepimiz biliyoruz ki, her iki ilke de her insanda mevcut. Ancak insan doğduğu andan itibaren onun aslında neredeyse tanımsız varlığı, isim koymakla başlayan ve iç-dış ayrılığı yaratmak ve ego-ben oluşturmak üzere verilen ciddi bir eğitimden geçer. Aslında bedenle belirlenen cinsiyetin gerçekten belirlenmesi bu sayede pekişir. Böylece cinsiyetler pekiştirildiğinde(0-6 yaş arasında tamamlanır) o insan artık kendinde var olan iki temel ilkenin bedensel cinsiyetine eş olan yönünü ağırlıklı olarak kullanmaya başlar.

Gerek animistik devirde gerekse tek tanrılı dinlerin yalnızca erkeği hedef alışları ve onu geliştirmeye çalışmaları apaçık matematiksel gerçekliğe dayanıyor. Çok açıktır ki, Yaratanın talimatları ancak eril ve dişil ilkelerini dengede kullanabilen bir elçi kanalıyla iletilebilir. Fakat erkeği hedef alan bu bilgiler henüz dişi yönünü aktif hale getirmemiş erkekler üzerinde beklenenin tam tersi bir reaksiyona sebep oluyor. Zaten bilmeyen(kendini görmekten aciz), hem kendine hem oğluna ve hem kadınlarına nasıl öğretebilir? Kendilerini bir aynada göremedikçe aslında ne olduklarını ve nereye gitmekte olduklarını asla göremeyecekler. Sadece birbirleriyle savaşıyor, galip gelerek birilerinin azalması karşılığında çoğalıyorlar. Sonsuzca çoğalsalar ne olacak? Onlara anlam veren ya da olgunlaştıklarında onları bölen sıfır olmadıkça faydasız. Oyun Kuramında söylediğim gibi, oyunlar sonsuzca sürebilir. Zaman gerçekte olmadığı için bunun kimseye bir zararı yok, ehemmiyeti de yok.
Peki erkekler yerine kadınları mı eğitmek gerekirdi?
Hiç sanmam; çünkü kadınlar da kendi eril yönlerine fakirler, sıfır her zaman sıfır olacaktır. O sadece eril ilkenin değerini biçen olarak kalır! Aynaya bakarsın ve sana kim olduğunu söyler. Demek ki değişebilen yalnızca eril ilkedir. Ayna kendisine bakan oldukça değişmiş gibi olur ama özünden değişmediği gibi değişime ihtiyacı da yoktur.

Gerek anaerkil dönemde gerekse ataerkil dönemde hedef (çok ama çok zahmetli olsa da), ikiden üçü çıkarabilmek içindi. Baba-oğul-kutsal ruh, ya da tez antitez sentez diyebileceğimiz üçgen, bilinçlenme yolunda aşılması gereken zaruri bir eşik. Bu işlem basitçe; bilincin, eril ilkeden dişil ilkeye(ayna) bakarak gördüğünü hazmetmesidir. Bir an için aileden yola çıkalım, erkek kadına b-akar ve oğlunu görür!
İşte son dört bin yıldır, babanın oğlunu, oğlun babasını hazmetmesini bekliyoruz.
Bu aslında BEN’in BİZleşme sürecidir. Eril ve dişil ilke birbirlerine doğru eğilir ve üçüncü bir noktadan varlıklarını sürdürmeye mecbur olurlar.
Bu eşik geçildikten sonradır ki, aslında bizi özgürlüğe taşıyacak yola girebiliriz ve yol bir dörtgendir.
Peki bir üçgenden dörtgene nasıl geçilir?
İki yol geliyor aklıma:
Birincisi, 3+1=4 formülü ile. Yani elde edilen sentez (3), eril ilkeyle(1) güçlendirilir.
Bu yol muhtemelen, bazı öğretilerde negatif ya da “kendine hizmet” diye nitelendirilen yolu açar.

İkincisi, hafif geri dönüşlü bir ataktır: 2+2=4
Bunun ne demek olduğunu biraz anla(t)maya çalışayım izninizle.

1.       Eril, dişiye doğru yöneldiğinde karşıdakini görebilecek durumda değil henüz. Bu sebeple ancak kendinden bakışlı bir karşısı var, bu da doğrusal bir çizgiyle değil bir açıyla birleşirler anlamına geliyor. Bu nokta sentez(oğul) yani üçgenin tepe noktası olur. Eril ilke henüz gelişkin değilse açısı düşük olacaktır (diyelim ki 30 derece), bu durumda dişil ilkeyle tepe noktasının açıları toplamı 150 derece olacak demektir. Çünkü dişil ilke sadece karşılama şartıdır. Demek ki oğul mecburen anacıl olmuştur (tersi de aynen böyle dengesiz, bu kez babacıl bir sentez olacaktır). Dengeli bir üçgen oluşturabilmek için eril ilkenin eşini 60 derecelik bir açıyla görebilmesi gerekir.

2.       Öyle ya da böyle sentez oluştuktan sonra, tepe noktası kendini oluşturanları görüp tanır ve onların varlığını kabul eder, onları onurlandırır ve ana ile babadan hangi açılarla var olduğunu hazmedebilirse yerini pekiştirir. Böylece eril(baba) ve dişil(ana) noktaları doğrudan birbirine bağlayabilir. Ancak birinci maddede söylediğim gibi üçgen eşkenar ya da ikizkenar olmayabilir, bu sebeple oğul anacıl ya da babacıl bir konumda bulunabilir.

3.       Sentez(tepe noktası), kendini var eden noktaları yerli yerince oturtamaz ise, oyunu sürdürebilmek için bir başka aynaya ihtiyaç duyacaktır. Tıpkı Deli Dumrul’un yaptığı gibi bir “el kızı”na yani bir aynaya varır, halini(oğul) sorar! Bu oyun süresizce devam edip gidebilir.

4.       Sentez, kendi öğelerini tanıyıp, onurlandırır ve kendi içindeki aynasını bulur ise, işte bu noktada CC’nin söylediği gibi bilinen dünya çöker. Sentez artık anima ve animusunu bilmiştir. Dayanağa ihtiyacı kalmaz, ölümünü dert etmez, kimseye yalvarıp yakarmaz. Kendini var edenler artık onun dışındaki ana baba değil içindeki eril ve dişil ilke halini almıştır. Böylece o artık kendini kendinde seyredebilir ve sentezleri için kendini dölleyebilir.

5.       Bundan sonra kuracağı ilişkiler ihtiyaçtan değil doğallıktan kaynaklanır. Zayıflıktan ve yetersizlikten özgürleştiği için ilişki kuracağı bireyleri ve nesneleri doğrudan(aracısız) müşahede eder. Bu demektir ki artık açılı değil doğrudan bağlanabilmektedir!

6.       Eril ve dişil ikiliği(tamlığı) hem içte hem de dışta dengelenmiştir, içte olan dıştadır: 2+2= dört eder.

7.       Şüphesiz yol burada tamamlanmıyor, ancak başlıyor.

Sa

Not: Böylesi hayati bir konuda her ne kadar kesin ifadeler kullandıysam da eksik olacağının bilincindeyim. Görmek kolay, anlatabilmek zor.

Apaçık bilgilenme nedir?

Gerçek şudur ki, ben-bilinci bir bilgi(lenme) olsa da, bu bilgi tümüyle özel bir türdendir. Her zaman uğraşmakta olduğumuz apaçık bilgi(lenme)den ayrımı dolayısıyla, ona saymaca olarak, “apaçık olmayan bilgilenme” diyebiliriz. Bilgisel sürecin amacı apaçık bilgilenmenin sağlanmasıdır. Apaçık olmayan bilgilenme, apaçık bilgilenmeyi sağlamak yolunda bir araç olarak karşımıza çıkar. (Lektorski)

Basitçe ne bildiğini bilmiyorsan, yani dalga yönünde salınarak tüm bilgiye sahipsen, buna bilgilenmişsin diyemeyiz demek istiyor. Burada mesele bilginin kendi eril yönünde açığa çıkmasıdır.
Apaçık olmayan bilgiler bize, simgeler, semboller, resimler, müzikler, rüyalar, şiirler (ve onun öykünmesi reklam sloganları) ve öyküler yoluyla ulaşır. Bütün bu yollarla bizim içimizde olmakla birlikte onların apaçık bilgi haline gelmesi; ki ben ona AYMA demekteyim, apaçık olmayan bilginin halihazırdaki akıl-beden-ruh bütünlüğünüzde spesifik bir örnekle bağdaştırılması halinde oluşur. İşte bu başarıldığında siz bilgiyi müşahede (aymış) etmiş olursunuz.

Fakat iş aymakla da bitmiyor. Aslında bitmeliydi ama bitmiyor; çünkü bizler unutkanız, fena halde uyumaktayız. Bu sebeple bu müşahede üzerinde çalışma yapılmadığı takdirde bir süre sonra yeniden apaçık olmayan bilgiler denizine olmasa da, oraya giden bir akarsuya düşer!
O halde ne yapmalıyız?
Henüz önermeler halinde bulunan bilgileri, apaçık hale gelmiş bilgilendirmeden yararlanarak çıkarımlar(dipnot1) yapmalıyız. Bu işlemden doğru sonuçlar alıp almıyor oluşumuz pek de önemli değildir. Doğru çıkarımlar yapsak bile o da kendi AYMAsına kadar kendi malımız olmayacaktır nasılsa. Bu işlemin önemi, apaçık bilgi haline gelmiş olanı “kendimize unutturmayacak kadar yeterli miktarda ve şekilde tekrarlamış” olmamızdır. Böylece o artık, bizde kalır.

Bir toplukta her işleve, dolayısıyla o işlevi en iyi yapana şiddetle ihtiyacımız var. Çünkü hiçbir işlev diğerinin yerine geçemez. Bilinçlenme zorlu bir yoldur, onu sevinçli bir yola çevirmek de elimizde, tersi de. Apaçık olmayan bilgilerin taşıyıcılarına çok ihtiyacımız var ama tek başına yetmez. Onları müşahede etmemize vasıta olacak işlevlere de deli gibi ihtiyacımız var. Tabi kendi çabamız olmadan hiç bişey kar etmez. Kendi işlevinizi başkalarına dayatmak kimseye fayda sağlamaz. Bize yararı olabilecek yegâne ön şart, kendi işlevimizi (en iyi yapabildiğimiz, yaparken zevk aldığımız) bulmak ve sonra onu yetimizi dibine kadar zorlayacak biçimde kullanmamızdır. “Daha iyisini yapabilirdim” şüphesi içimizde kalmadan, gelip geçmeliyiz hayat hazretlerinden.

sa

Çıkarım. Tdk: Verilmiş bir ya da daha çok önermeden sonuç çıkarma edimi. Doğruluğu doğrudan doğruya bilinmeyen bir önermenin, doğru olarak kabul edilmiş olan başka önermelerle bağlantısına dayanarak doğruluğunu çıkarma işlemi. Şu biçimde de söylenebilir: “Belli önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluklarından ya da yanlışlıklarından, başka önermelerin kabul edilen ya da gerçek olan doğruluk ya da yanlışlıklarını çıkarmak.” Önce gelen önerme ya da önermeler doğru ise çıkarılan sonuç da doğrudur, yanlışsa sonuç da yanlış olur. Çıkarımın kendisinin yanlış olması söz konusu değildir: Bütün iki bacaklılar insandır. Kuş iki bacaklıdır. Kuş insandır. Burada çıkarım doğru yapılmıştır; ama yanlış olan birinci önermeden çıkan sonuç da yanlış olmuştur. // İki türlü çıkarım vardır: Bir öncüllü çıkarım-dolaysız çıkarım: Tek bir önermeden -> evirme -> tersevirme ya da -> altıklık yoluyla yapılan çıkarım. Çok öncüllü çıkarım (tasım) -dolaylı çıkarım: Aralarında ortak bir -> orta terimin bulunmasiyle birbirine bağlanabilen iki ya da daha çok önermeden yapılan çıkarım, bk. tasım

Bir alış-veriş Merkezinde Gezinirken Geçenlerde…

Geçen gün ismi lazım değil bir alış veriş merkezinde gezinirken tanık olduğum bir olayı paylaşmak istedim. Temelinde hangi düşünceye hizmet ettiğini anlayamadığım bir grup insanın, yere oturup adeta kendinden geçmiş halleriyle karşılaşmak önce ilgimi çekti. Sonra merak edip az daha yaklaştım ne oluyor burada filan diye birden kendimi grubu kontrolde tutan, tutmakla da kalmayan onları sözleriyle bayıltma noktasına getirmiş bir kadınla karşılaştım. Göz göze gelince yüzünde tatlı bir tebessümle bana, hastanelerde sıkça karşılaştığımız, işaret parmağını dudaklarına götüren “sessiz olun” mesajı veren hemşire resimleri misali bir tavır sergiledi. Sessiz oldum elinle işaret ettiği bir yere oturuverdim. İzlemeye koyuldum olanları.

Az çok olayı çözdüm, meditasyon yapıyorlardı. Yere oturmuş bağdaş kurmuş bazıları, bir kaçı da küçük ve zemine oldukça yakın taburelerde ayakları çıplak ve yere basacak şekilde pozisyon almışlardı. Hepsinin sağ elleri alınlarında, sol elleri ise avuçları yukarı bakacak şekilde sol dizlerinin üzerindeydi. Hmmmm diye bir ses çıkartıyorlardı değişik versiyonlarda.

Bir taraftan onları izleyip, bir taraftan da onlara komut veren kadına soracağım soruları zihnimde dolaştırdım. Öyle ya merakımdan girip bir köşeye yerleşmiştim. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi çıkıp orayı terk edemezdim. Neyse birkaç dakika sonra kendinden geçen bu topluluk ayıldı. Hepsi mutlu ve huzurlu görünüyorlardı. Sanırsın hepsi birlikte orgazm olmuşlar o kadar yani=) Teker teker ve ağır hareketlerle oradan ayrıldılar. Bende her giden kadının, yüzüne gözüne izleyebildiğim her noktasına kadar ayrıntı yakalamaya çalıştım. Hepsi gerçekten gülümseyen bir tavır içindeydiler. Hemen beynimde bir şimşek çaktı! Bende yapmalıyım bende böyle bayılmalıyım, o hazzı yaşamalıyım filan diye.

Kadın yanıma yaklaşıp elini uzattı “adım Sevil size nasıl yardımcı olabilirim” dedi. Bende elimi uzattım ve tanıştık. Tesadüfen girdiğimi, o topluluğu görünce de merak edip izlediğimi ve mümkünse bende onlar gibi yüzümde gülücükler atarak oradan ayrılmak istediğimi sıraladım durdum. Kısaca meditasyonu anlattı bana zihni boşaltmanın yanı sıra kendini huzurlu hissetmene, kendinle barışık olabilmene, kendini affetmene faydası olan bir enerjinin açığa çıkması gibi açıklamalarda bulundu. Bilmediğim bir yığın terimlerle konuştu. İstersem bir deneme yapabileceğimizi de söyledi. Serde merak var ya ben hemen ayakkabı çorap anında çıkarttım oturdum yere yoga pozisyonunu aldım. Gözlerimi kapadım ve Sevil Hanım’ın verdiği komutlara uyumlu ne derse yaptım.

Epey bir zaman geçti ama bir türlü o dediği huzura kavuşamadığım gibi, ayrıca zihnimde başka huzurumu kaçıran düşünceler oluşmaya başladı. İçim daraldı, sıkıldım, bacaklarım ağrıdı oturduğum pozisyondan yoruldum, burnuma gelen tütsü kokusundan hoşlanmadım. En nihayetinde gözlerimi açıp “özür dilerim zamanınızı aldım ama deneyeceğim diye, ben bu işi sevmedim” diyebildim. Öyle anlayışlı bir kadın ki bana hiç kızmadı=))) o güleç yüzüyle ağzından şu kelimeler döküldü.

“Bir kerede başarı pek sağlanmaz zaten endişe etmeyin. Kendinizi ve tüm dünyayı affedin”

Nasıl yani? Kendimi niye affedeyim, ya dünyayı? Ne yaptığını bilmediğim bir dünyayı niye affedeyim yahu?

“Bakın” diye devam etti, her şey kendinizi affetmekle başlar. Kadının yüzüne tuhaf bakışlarımdan birini fırlattığımı sanıyorum ki; gülümsemesi kesildi. Teşekkür edip oradan ayrıldım…

Tabi aldı beni bir düşünce, yani sen şimdi yap kötülükleri, kır insanları, dilinin kemiği olmasın, sorumsuzca hareket et sonrada otur bağdaş kur, elini de orana burana koy, kapa gözlerini ve affet kendini olduuuu=)) ya zaten kendini affediyorsan yeniden aynı haltları yapmaya meyillisin demektir bu.

Yok dedim bana göre bir şey değil. Ben kendimle hesaplaşırım, hata olarak değerlendirdiklerimi azami yapmamaya çalışırım, kavga da ederim kendimle, kızarımda, küserimde kendime ama yaptığım hataları affetmem kendimde…

Ayşe ÖZEN

NASA tarihi açıklamayı yaptı.

Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA), Dünya dışında yaşam olabileceğine dair bugüne dek elde edilmiş en önemli bilimsel bulguyu açıkladı.

GFAJ-1 MİKROBU / FOTOGALERİ

TSİ 21.00’de, NASA’nın Washington’da bulunan merkez binasında yapılan basın toplantısında, araştırmayı yürüten Arizona State Üniversitesi ekibinin başındaki isim Dr. Felise Wolfe Simon önemli açıklamalarda bulundu. Simon, bugüne dek tüm yaşam formlarında var olan biyo moleküler yapıdan ayrışan GFAJ-1 mikrobu hakkında açıklamalarda bulundu.

Dr. Wolfe Simon, basın toplantısının başlangıcında şu açıklamayı yaptı:

“Bugün konuşacağım şey, çok uzun süreden beri yapılan bir araştırmanın sonuçları olacak. Arseniği temel moleküllerinde bulunduran bir mikrop keşfettik. Bugüne kadar bildiğimiz şey, yaşam için altı elementin, yani karbon, hidrojen, nitrojen, oksijen, fosfor ve sülfürün gerekli olduğuydu. Bu elementler DNA, protein, yağların ve hücrelerin bilgi yapısında bulunuyor. Keşfettiğimiz mikrobun sahip olduğu arsenik ise moleküler yapısında bulunan elementlerin yerini alıyor.”

Simon, “GFAJ-1” adı verilen bu mikrobun bugüne kadar eşine rastlanmamış bir şeyi yapabildiğini ve “yaşam için en gerekli elementlerden biri kabul edilen fosfor yerine arsenik bulundurduğunu” belirtti. Simon, mikrobun California eyaletinde bulunan ve kendine özgü bir ekosisteme sahip olan Mono Gölü’nde keşfedildiğini belirtti.

Mono Gölü, denizlerdekinin üç katı tuz oranına sahip. Ayrıca, arsenik yoğunluğunun çok fazla olması nedeniyle yaşamı olanaksız kılan bir ekosistem bulunduruyor.

TÜM TEORİLER DEĞİŞTİ

Ancak Simon ve ekibi, GFAJ-1’in yaşamın oluşmasına olanak vermeyen gölde bugüne dek eşine rastlanmamış bir biyo moleküler yapı oluşturarak hayatta kaldığını ortaya çıkardı.

Simon, “Arsenik, periyodik tabloda fosforun hemen altında bulunuyor. Bu iki elementin fiziksel olarak atom büyüklüğü birbirine benziyor. Ayrıca kimyasal yapılarında da benzerlik bulunuyor. Laboratuar ortamında üzerinde test yaptığımız mikrobun, fosfor içermeyen bir ortamda nasıl hayatta kaldığını araştırdık. Gerekli olan tüm diğer elementlerin bulunduğu ortamda, fosforu tamamen arındırdık ve çok fazla oranda arsenik ekledik. Sonuçta, mikrobun büyüdüğünü ve geliştiğini gördük” dedi.

Simon, gösterilen animasyonda şu açıklamaları yaptı: “Aldığımız sonucun ardından bunun nasıl olduğunu anlamak için mikrobun DNA’sını inceledik. Burada arseniğe rastladık. Tıpkı fosforun yaptığı gibi, arsenik hücrenin içindeydi ve DNA ile bağ kurmuştu. Kısaca, fosforun olması gerektiği yerde arsenik bulunuyordu.”

Elde edilen bulgunun bugüne kadar bilinen her şeyi baştan yazdığını belirten Simon, “Tüm teoriler değişti. Dünya üzerinde bildiğimizden

tamamen farklı bir moleküler yapıya sahip olarak yaşayabilen bir organizma var. Temel molekülleri içinde arsenik bulunuyor” dedi.

BİLİM İNSANLARI GÖRÜŞLERİNİ AÇIKLADI

NASA’nın kendi televizyonu ve internet sitesinden canlı yayınlanan konferansta, araştırmada yer alan bilim insanları görüşlerini iletti. Arizona Üniversitesi’nden James Elser, şu ifadeleri kullandı:

“Yapılan keşif çok büyük ve insanlık adına büyük önem taşıyor. Ekoloji alanında yapılan tüm araştırmalar, fosforun yosunlardan hayvan türlerine kadar sayısız canlı için çok önemli bir yer tuttuğunu gösteriyor. Tahıl üretimi, bitki hayatı, kaliteli gübre gibi birçok unsurun içinde bulunduğu ekolojik devrim için fosfor gerekiyor. Ayrıca, fosfor farklı ekosistemlerdeki çeşitli yaşam türleri için de çok önemli. Kısaca yaşamın sürdürülebilmesi, ekosistemlerin yaşanabilir olabilmesi ve organizma hayatı adına gerekli bir element.”

“Fosforu milyarlarca yılda oluşmuş olan madenlerden elde ediyoruz. Ancak bu madenlerin jeolojik yayılımları çok farklı ve başta Fas olmak üzere bulundukları yerlerde hızla tükenme noktasına geliyorlar. Yeşil devrim için gerekli olan bir şeyin yaşanması insanlığın geleceği için tehdit oluşturabilir. Ancak fosfor kullanmak yerine moleküler yapısından onun yerine başka bir element kullanan akıllı bir varlık, her şeyi kolaylaştırabilir.”

Elser, biyo enerji üretimi sağlamak için fosfor elde edilebilecek bir yöntem bulunmasının çok önemli olduğunu, bu kapsamda DNA’sında fosfor yerine arsenik kullanan bir organizmanın bulunmasının şoke edici bir gelişme olduğunu belirtti.

Organik kimyager Steve Banner ise şu açıklamayı yaptı:

“Kimyacılar olarak bunun istisnai bir keşif olduğunu söyleyebiliriz. Fosforu çok az, arseniği de bir o kadar fazla içermesi, bugüne dek görülmemiş bir özellik. Arsenik, mikrobun DNA yapısında zayıf halkayı oluşturuyor diyebiliriz. Farklı elementlerin birbirleriyle olan bağları uyuşmazsa, DNA zinciri kopar. Arseniğin yer aldığı DNA sarmalına sahip organizmanın incelenmesiyle, Dünya dışı varlıkların neye benzedikleri hakkında çok daha geniş bir bakış açısına sahip olacağız.”

Banner, “DNA’daki zayıf bağlantıyı sıcaklıkla ölçebiliyoruz. Satürn’ün uydusu Titan, Dünya’ya göre daha düşük sıcaklığı daha düşük olan bir atmosfere sahip. Bu şartlar altında arsenik çok daha kullanışlı olabilir. Kısaca, soğuk bir çevrede, arsenik için daha istikrarlı bir ekosistem oluşacaktır.”