Kötü Kadınlar

Hemen aklınıza kötü yola düşmüş yani fuhuş yapan kadınlar geldi değil mi?

E, değil…

İyi kadın deyince de aklınıza aile ortamında yetişmiş, çocuğunun anası, evini maharetle çekip çevirebilen, işine, eşine sadık olan, çiçektir, börtüdür, böcektir, anadır, ayaklarının altıdır, cennettir zırvalarına mazhar olan kadınlar gelmekte…

…yine değil.

Kötü kadın, birey olamamış, olmayı bilmeyen ve hatta öğrenmek istemeyen kadındır.

Kötü adam keza…

…bakın “kötü erkek” demedim. Erkek olmak zaten kötü olmak ile aynı anlama gelmekte. Zira analarından çıktıkları gibi kalmış olanlardır erkek olanlar.

-Neyiniz oldu?
-Erkek evladımız oldu…
-E maaşallah…

Hala erkek ise, öyle kalmış…adam olamamış demektir.

Aslında bu kadınlar konusunda yazmamaya karar vermiştim…zira o kadar bıkkınım ki…göle maya çalıyor gibi hissediyorum…az önce okuduğum bir makale kışkırtmasaydı yazmayacaktım.

Devam edeyim;

Buyrunuz hep beraber sözlükten alıntıyı okuyalım;

BİREY:
1-Kendine özgü nitelikleri yitirmeden bölünemeyen tek varlık, fert.
2-İnsan topluluklarını oluşturan, insanların benzer yanlarını kendinde taşımakla birlikte, kendine özgü ayırıcı özellikleri de bulunan tek can, fert.
3-Toplumları oluşturan ve düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri, fert.

Neymiş?

Kendine özgü nitelikleri yitirmeyen…

Neymiş?

Düşünsel, duygusal, iradeyle ilgili nitelikleri toplum içinde belirlenen insanların her biri

Neymiş?

Kendine özgü ayırıcı özellikleri de bulunan…

Belirli bir yaşa geldikten sonra evlenmemiş olanına “kaşık düşmanı” gibi berbat bir nitelendirilmeye boyun eğmiş bir kadın kötü kadındır…

Evlenmek yerine evlendirilen kadın da kötü kadındır…Babasından, anasından, amcasından, dayısından istenilen kadın da iyi bir kadın değildir. Kendi hayatının sahibi olamayan, olmak istemeyen, sahip çıkılmayı kendisine karşı olması olması gereken bir görev olarak gören de kötü bir kadındır.

Oraya buraya yazıyorsunuz…en azından bendeniz, kendimi bildim bileli bunları okuyorum…yani kırk senedir: Dayak yiyorlar, zulüm görüyorlar, yasalar yetersiz, seçme seçilme hakkı, erkek egemenliği toplumda kurban…

…alınan, satılan, vurulan, sürülen, cezalandırılan kadınlar.

Talepkar olmak ile birey olmak arasındaki farktır bu işlerin asırlardır sakız olmasının nedeni.

Talepkar olan iyi bir kişi olamaz.

Kadın dayak yiyior yemesine de aynı kadın kızını oğlunu eşek sudan eşşoğlueşşek de işten gelinceye kadar dövüyor.

“E kadın dayak yediği için şiddet eğilimli oluyor ondan dövüyor”

He ya…

Pekiiii, “dövdüğü için şiddete alışkın olduğundan dayak yiyor ve bunu da normal görüyor” desem olmaz mı?

Bakınız:

Normal bir insan bir kere dayak yer…hata yapanı ya da yanılıp yunulanı da iki kez.

Üçüncüsünü yiyorsan sen kötü bir kişi olmaya adaysın demektir.

Her bir kadın her bir birey gibi çareler üretme, onları lehine kullanma yetisine sahiptir. Bu yetiyi kullanmıyorsa olması gereken standartlarının altına düşmüş demektir.

-Efendim ama benim mahalleden arkadaşlarım var….say say bimez…hatta ataerkil öküzden geçilmeyen ülkemize bakın ve hatta dünyada başka ülkelerde de kadınlar zulüm görmekte…

He görmekte…

…iyi de onlar görüyorlar o zaman bari ben de göreyim mi diyeceksin?

Şikayet edeceksin…olmadı mı…savaşacaksın…gerekirse adam tutacak gereğini yaptıracaksın. Güleceksiniz belki ama…ben bu kafamla kadın olsam kadın döven adamlara karşı mafya oluştururdum; Gideceksin mafyaya…raporunu, savcılığa suç duyurusunda bulunduğun halde sonuç alamadığını gösterir kağıtları göstereceksin bir de sana şiddet uygulayan adamı göstereceksin…artık baba mıdır, abi midir, koca mıdır…

…üç gün hortumla çorba içecek.

İyi kadın bunu yapıyor.

Ağzınızı ayırarak baktığınız batı kadını örneği nasıl oluştu sanmaktasınız?

Hayır efendim! Onların çoğunun Atatürk gibi hakları, hukukları, yasaları altın tepsi içinde sunan bir liderleri olmadı. Sokağa dökülerek, savaşarak, içlerinden bazılarının idolleri adına hapislerde, hastahanelerde acılar çekmesi hayatlarını kaybetmesiyle elde ettiler.

“Erkekler bize zulüm etmesin”

Ulan adı üzerinde işte…erkek….yani adam olamamış yaratık…adam olsa konusu olmayacak zaten.

Sen dişilikten öğreti ile kadın olmuşsun da herif erkek kalmış…yukarıda da belirttiğim üzere…adam olamamış…

…ne yapacaksın?

Yasa çıkarılsın…

Cezalar artrılsın…

Zır zır da zır zır…

Talepkar olmaktan bıkmak ve birey olmanın gereklerini yerine getirmeye vakıf olmak varken dırdırın sana yararı ne?

Talep ettiğin o yasaları kimden bekliyorsun?

Kocan, abin ya da baban gibi ataerkillerden.

“Damat adayı ailesi ile gelir ve gelin adayı kız aile büyüğünden istenir”

…diye bir yasa mı var?

“Beni ne zaman isteteceksin”

…bunu sana dedirten nedir?

Annanın, babanın dizinin dibinden kocanın dizinin dibine gitmeyi pembe pembe hayaller şeklinde gözlerini tavandaki sabit bir noktaya kilitleyen salaklığın ne derece farkındasın?

Aile içi fedolaitenin farkındasızlığı ya da kabullenmişliği ile sen zaten zulüme donanımlı hale gitirilmektesin…yani Perşembenin Çarşambasını yaşanmamış ve kokmuş balığın başını yok saymaktasın.

Çarşafa, türbana tıkılıp aile meclisinde alınan kararlara maruz kalıyorsan, defalarca dayak yiyorsan, kıçına parmak yediğinde konuşamıyorsan…

…senin adına konuşanlar da önce anıtkabire gidip mozaleye konuşup şikayet edip akşamı da bir yerde “sosyal hizmette bulunduk, aktivite yaptık kutlayalım bari” şeklinde bir tavernada göbek atıyorlar ise…

…anlayacaksın ki…

…tek başınasın.

Yani ölmüşün ağlayanın yok.

İyi bir kadın olmak iyi bir birey olmaktır.

Talepkar olmak değil.

Kötü kadınlar…

…deyince hemen aklınıza fuhuş yapan kadınlar geliyor değil mi?

E, değil…

Fuhuş yaptığı halde iyisinden bir birey, oldukça da başarılı ve de en hasından milyonlarca kadın varken…

…aile ortamında yetişmiş, çocuğunun anası, evini maharetle çekip çevirebilen, işine, eşine sadık olan, çiçektir, börtüdür, böcektir, anadır, ayaklarının altıdır, cennettir zırvalarına mazhar olmuş beter kötü kadınlar orada duruken…

…ne yapacaksın?

Ne?

2006’dan iki küçük rüya

Az önce yanlışlıkla buldum -günlükten- bu rüyaları, tamamen unutmuşum fakat şimdi okuyunca oldukça ilginç geldi 🙂

Dün gece belki bu uygulamanın da etkisiyle öyle bir rüyalar serisi gördüm ki aman allah
Bu rüya serisinin birinde tanımadığım orta yaşlı bir bey (bi iş adamı ya da yüksek seviyeli bi yönetici) şöyle diyordu; “bu işin sırrı şu; “işlere genç bayanlar atıyorum” yani anladığım kadarı ile bi sürü işi varmış ve onların her birini genç bi hanıma delege ediyormuş; yoksa bu işlerin altından nasıl kalkarım?! dedi.
O anda bende bi şafak atıyor! hahahahahahaha… Diyorum ki, zaten dünyayı idare etmek için benim gördüğüm kadarıyla kabiliyetiniz/enerjiniz yeterli değil, ben de şaşırıyordum, dünya nasıl çökmüyo diye!!!
Muzip muzip yüzüme bakıyo, yaaa işte işin sırrı bu diyor. Al gülüm ver gülüm oluyomuş yani! Kızlar işi yapıyor ve fakat kendilerine bu yetki verilmiş olduğunun gönül borcuyla başarıyı adama bırakıyorlarmış!
Epeyce güldüm, serinin bu parçasına.

İkinci rüya, Hollandadaki çok sevdiğim bi arkadaşla ilgiliydi. Bi eve taşınmış ve eşyaların çoğu da yerleştirilmiş ve fakat özellikle aksesuar türünden olanlar öyle ortada duruyorlar, bunlar için çok üşendiğini söylüyor, bitkin ve bezgin görünüyor.
Ben hemen işe girişiyorum, bir odadakileri yerlerine yerleştiriyorum ve ona diyorum ki “bak telaş etme, yavaş ve zevkli bi şekilde yap bunları, hadi ikinci odayı birlikte yapalım” filan gibi
Hayrolsun.

İçimizde Saklanan Kadın ve Erkekler

Hepimiz dişi ve erkek enerjilerini içgüdüsel olarak içimizde taşırız. Ama çoğunlukla bunun farkında değilizdir. İstemlerimizin, eylemlerimizin hangisinin dişi, hangisinin eril enerjiden geldiğini irdelemeyiz. Beden tipleriyle ilişkilendirerek bu enerjileri değerlendirmek ya da algılamak seçtiğimiz sıradan yoldur genellikle…

Bu yüzden kadınlar dişi, erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Oysa kadın bedeninin ya da salt cinselliğin, dişil enerjiyi tam tanımlayamadığı gibi, maço bir bakış ve atletik bir vücut da eril enerjiyi tanımlamaz. Yani dişil enerji dediğimizde tam olarak kadın; eril enerji dediğimizde de erkek tanımı boyutunda kalmak yeterli değildir.

Dişil ve eril enerji olgusu, seks ve bedenden öteye uzanan başka boyutlar ve gerçeklikler taşır.

Geleneksel olarak kadınlar, alıcılık, besleme, hassasiyet, duygu ve sezgi ifade etme ve geliştirme durumundadırlar. Geçmiş tarihte pek çok kadın, kendine güven, doğrudan eylem, zekâ, etkili ve güçlü bir şekilde görev yapma yeteneklerini bastırmıştır. Benzer bir şekilde erkekler de eril enerjinin sembolü olmuştur. Güçlü, doğrudan, saldırgan ve iddialı hareket etme yeteneklerini geliştirmişlerdir. Pek çok erkek kadının tersine, sezgi, duygu, hassasiyet ve besleme duygularını bastırıp inkâr etme yoluna gitmiştir.

Her cins, hayatını devam ettirebilmek için çaresizce diğer yarısına bağlı ve muhtaçtır oysaki. Yani erkekse dişiyle, dişiyse erkekle tamamlanmadan var olamaz. Bu durum, bedensel-cinsel-tensel bütünlenme çerçevesinde kısıtlı kalmayan, kendi varlığının içindeki enerjisel zıt yanına da ihtiyaç duyarak yaşamak ve hayatta kalmaktır. Yani birey var oluşunu devam ettirmek için çiftleşme amacıyla diğer yarısına ihtiyaç duyduğu kadar, kendi öz benliğindeki diğer karşıt çiftine de ihtiyaç duymaktadır.

Son binyılın sosyal ve psikolojik baskısıyla töre, edim ve kurallar silsilesine göre yaşam tarzı oluşturan insan toplulukları; fiziksel olarak hangi cinsin organlarını taşıyorsa, o cinsin sembolü olan davranışsal edimleri kendisinde baskın kılmayı seçmiştir. Dengede olmayan bu baskınlık tüm dünya enerjilerine yansır. Sadece kadın-erkek arasında kalmayan negatif kutuplaşma; tüm dünyanın enerjisinin üzerinde bir kâbus gibi oturuyor. Kutuplar, kendi varlığının özündeki karşıt ve tamamlayan enerjiyi reddeden durumu devam ettirdiği sürece; her türlü ikiciliğin arasındaki gerilim alanı, dengesizlik yaratmaya devam edecektir.

Basit tanımlamayla kadın ve erkek, ayrı ayrı yarım insandır. Erkekler sezgisel bilgelik ve duygusal destek için kadınlara ihtiyaç duyarlar. Kadınlar da edilgen olmayı seçtiklerinden eylemsel olarak erkeklerine bağlıdırlar. İdeal bir iş bölümü ve paylaşım gibi görünmekle birlikte, diğer yarısı olmadan yaşayamayacağını bilen birey, kendini tek başına bir bütün olarak hissedemez ve kendi iradesinde olmayan diğer yarısını kaybetmekten korkar. Bu korku, sürekli olarak karşıt kaynağı kontrol etme güdüsü yaratır. Bu güdü bir şekilde eylemini gerçekleştirmelidir, durdurulamaz. Zorla, hileyle ve ne pahasına olursa olsun karşı tarafı kontrol etme edimleri, ince davranış detaylarıyla şekillenerek bağımlılığa dönüşür. Bu da kaçınılmaz olarak gücenme, incinme ve savaşı doğurur. Oysa gerçek sevgiye dayanan bütünlenmelerde bu türden bir kontrole ihtiyaç ve yer yoktur. Çünkü her iki taraf da kendi bütünlüğü içinde birer Tam’dır.

Davranışsal olarak tek bir tarafı temsil ettiğimizi düşünsek de, bu enerjilerin birbirleri ile uyum içinde etkileşmelerini geliştirmemiz gereklidir. Doğu felsefeleri, Yin (kadınsı-alıcı), Yang (erkek-aktif) adı ile evrendeki tüm enerjinin bu iki güçten meydana geldiğini söylemişlerdir. Batıda ise Jung, Anima(dişi), Animus (eril) kavramlarını yaratmıştır. Her erkeğin içinde anima, her kadının içinde de animus olduğunu söyleyerek, çoğu insanın bunu bastırdığını ifade etmiştir.

Normalde bir erkek için dişil yönler üzerine konuşulmaz. Şiddetli bir bastırma ve reddediş mevcuttur. Gülen bir erkeğe hakaret eder gibi “ kadın gibi kıkırdama”, ya da ağlayan bir erkeğe “ kadın gibi ağlama” der toplum. Öyle ya, gülmek ve ağlamak kadın eylemidir, erkekliğe yakışmaz. Erkek kendisindeki dişi, kadın da kendisindeki eril ifadelerine tepkilidir. Bu kelimeler kadın-erkek şeklinde de kullanılır ve toplumda bu kelimelerin üzerine yüklenmiş önyargılar çok fazla duygusal yük taşır. Cinsellik- namus- iffet boyutlarında takılıp kalmıştır eril ve dişil enerji tanımlamaları…

Dişil taraf sezgisel özümüzdür ve en bilge, en derin tarafımızdır. Dişil kelimesi tüm anlamlarında ve eylemlerinde derinlik ve ayrıntı taşır. Bu alıcı yöndür, kapıdır, kanalın alıcı tarafıdır. İç telkinler, altıncı hisler, içimizdeki derinlikten gelen mesajlar, dişil enerjinin eseridir. Kadın ya da erkek olalım yaşamımızda ona bilinçli bir dikkat göstermezsek, rüyalarımız, duygularımız ve fiziksel bedenimizle bize ulaşmaya çalışır. Onu dinlemeyi başarırsak eğer, bize mükemmel bir rehber olur.

Eril tarafsa düşünme, hareket ve fiziksel yeteneğimizdir. Dişi ya da erkek olun, hareket eden enerjiniz sizin eril yanınızdır. Eril yan kanalın çıkış tarafıdır. Dişi, evrensel enerjiyi alır, erkek de onu dünyada eyleme dönüştürür. Örneğin bir erkek ressama bir resim imajı, dişi yönünden gelir ve erkek enerjisiyle harekete geçip tuvale aktarır. Bir anne birden kaygı duyup düşen oğlunu kaldırmak için öteki odaya koşar. Kaygıyı dişi yönünden, koşmayı ise eril yanından alır. Her durumda dişil ve eril enerjiler iç içe birlikte yarattıkları için ortaya bir sonuç çıkar. Resim ve kurtarılan çocuk, ortaya çıkan sonuçlardır. Sezgi ve eylem birlikte yaratımı meydana getirir.

Dişi ve eril enerjilerin birliği tüm yaratıların temelidir. Uyumlu ve yaratıcı bir hayat sürmek için dişil ve eril enerjilerin tamamen gelişmiş olması ve birlikte doğru çalışmaları gerekir. Dişil enerjinin doğal işlevi yol göstermektir. Yüce zekânıza açılan kapınız, sezginiz yani dişil enerjinizdir. Dişi enerjinin arzusunun evrenin bilgeliği olduğuna inanan eril enerji, hemen uygulamaya gider ve yaratım gerçekleşir.

Dişinin doğasında duygular ve arzularla ifade edilen bilgelik, sevgi ve berrak bir vizyon vardır. Erkeğin doğasındaysa dişinin hizmetine sunulmuş bir risk alma eylemi vardır. Tıpkı şövalye ve kadın gibi…

Erkeğin kadına bu teslimiyeti ve onun namına gerçekleştirdiği eylemi, sezgili dişinin hassas enerjisini koruyan ve saygı gösteren bir kişilik yapısı oluşturur. Bazı düşünce yapıları, dişinin ardında erkeğin durduğunu, bazı düşünce yapıları da erkeğin ardında dişinin durduğunu ifade eder. Her iki tarafın düşüncesi de bu arkada durma tanımını bir geride kalma, yani savaşa benzetirsek savaşı kaybetme olarak algıladığından şiddetle reddedilir. Oysa tanımsal olarak arkada durma terimi, aslında birbirini tamamlama ve yaratımı gerçekleştirmeyi ifade ettiğinden bir yenme-yenilme durumuyla özdeşleştirilmemelidir. Yetersiz kelimesel anlamın boyutunda kalan düşünsel sistem, bitmeyen savaşın ve bütünlenmeyen bireylerin tek suçlusudur. Tanımsal olarak önde olmak durumunda olan dişil enerji, arkasından eylemi gerçekleştiren eril enerji ile tam bütünleştiğinde harika bir şey olur:

“Gücü, huzuru, bilgeliği ve sevgisi olan, açık, kuvvetli ve yaratıcı bir kanal”

Bu kanal, bir ucundan alıcı, diğer ucundan da eylemci olan bir daire gibidir ve kendi kendini besler. Evrenin tümünü oluşturan şey, dönüp duran ve yaratımı gerçekleştiren bu dairedir. Tıpkı Yin-Yang gibi… İki ayrı yanın içinde bulunan zıt renkli noktacıklar da her tarafın kendisinde bulunan zıt enerjidir. Yani dişinin içindeki erkek, erkeğin içindeki dişi…

Antik Erkek

Ataerkil kültürümüzde eril enerjimizi, dişi sezgilerimizi desteklemek ve ifade etmek için değil bastırmak ve kontrol etmek için kullanırız. Bu geleneksel kullanım eylemine, Antik erkek adını verebiliriz. Erkeklerde daha belirgin olarak dışarıda, kadınlarda daha ince detayla yerleşmiş olarak içerde olmak üzere her iki cinste de eşit olarak vardır. Bu antik erkek, kontrolü elinden bırakmak istemeyen yanımızdır. Dişi yanımızdan korkar ve evrenin gücüne teslim olmak istemez. Bireysel kimliğini kaybetmekten korkan bu yanımız her ne pahasına olursa olsun direnir, bireyselliğe ve ayrılığa tutunur.

Bu yüzden de dişil yanımızın birliğe ve tek olmaya giden gücünü inkâr eder. Özellikle kadınların içinde bulunan gizli ataerkil ses, bazı toplumlarda kraldan çok kralcıdır adeta.

Bir kayınvalidenin gelinine ya da annenin kendi kızına uyguladığı eril baskı, kadının içinde bulunan gizli ataerkil sese en güzel örnektir. Eril bir enerjide yani bir babada bu hemcins baskısı, çok görülen bir eylem değildir. Eril enerji bir şekilde kendi elini kirletmeden bu görevi de dişi bedenli bir varlığın üzerine yıkmıştır ve kendisinden daha katı bir uygulayıcı olan bu dişi varlığı, eylemsel bir maşa olarak kullanır. Dişi varlık ise gönüllü olarak antik erkek rolünü oynayarak, kendi varlığında bütünleyemediği tek ve tam olma halinin, kendisinden sonra gelen bir dişi tarafından başarılmasını da engellemeye çalışır. Bu da bir boyut daha yükseltilmiş bir dişil-eril çatışması sorunudur. İç içe geçmiş kaotik bir durum haline gelen bu inkârın sonucunda bütünlenme ve yaratım, fiziksel dünyaya geçiş yapamaz.

Birliğe ve yaratıma giden bu gücün bastırılması sonucunda hileli yöntemler, hastalıklar ve duygusal patlamalarla ani ve odaklanmamış bir dışarı çıkma gerçekleşir. Bu dışarı çıkma eyleminin hangi merkezde patlayıp ortaya çıkacağı kestirilemez. Sebepsiz sinir buhranları, şizofreniler, kişilik bölünmeleri, manik haller ya da cinsiyeti temsil eden organlarda ortaya çıkan fiziksel rahatsızlıklar gibi. (Miyom, kist, prostat vb.)

Bu dışavurumlar birer imdat çağrısıdır ve aslında birinci dereceden patlamalardır. Birey hala yaşamaya ve yaratıma devam etme konusunda umut taşır ve tedavisi mümkün olan rahatsızlıklar yaratarak içindeki tamlanmamışlığa şans tanımak ister. İkinci derece ve ölümcül patlamalar ise hayatını yani yaşam enerjisini bitirecek eylem ve rahatsızlıklardır. İntihar, kendini öldürtmeye teşvik için kışkırtma ve ölümcül kanserler gibi sonuçlar, yaratım gücünün tamamen kesildiği ya da tıkandığı ümitsiz durumların sonuç örneklerindendir.

Herkes tarafsız bir gözle ve bu bakış açısıyla çevresine baktığında bu bastırılmışlığın eserlerini rahatça görüp izleyebilir. Toplumdaki kadınların beşte birinden daha fazlasında rahim miyomu rahatsızlığı mevcuttur. Miyomu meydana getiren tıbbi sebebin tam olarak ne olduğu bir türlü kesinleşmemiştir. Tecrübeleriyle gözlemlerini değerlendiren doktorlar ve araştırmacılar, kadındaki bu sorunun bastırılmış yaratım gücünün sonucu ortaya çıktığını söyler. Bu bastırılmışlığın temelde fiziksel cinsellik tatminsizliğiyle ilgisi yoktur. Dişil enerjinin kanal bulup yaratımı gerçekleştirememesi bu gücün kontrolsüz patlayışını yaratmıştır. Sezgileriyle tek ve tam olmaya öncülük eden dişil enerjinin, eylemsel eril enerjisinin önünün kapanması sonucu oluşmuş olma ihtimali yüksektir. Karşı cins tatminsizliğinden değil, kendi içindeki yaratım kanalının akışının gerçekleşmemesi sonucu oluşan örnek bir rahatsızlık ve fiziksel dışavurumdur.

Bu bastırılma eylemi, davranışsal olarak erkeklere makine gibi ruhsuz, sert bir rol oynatır. İçindeki dişi enerjiyi kabullenmeyen ve bastıran erkek tamamen kontrollü ve baskıcı olmayı öğrenir. Bu baskıyı da kadınlara karşı kullanır. Dişinin dişi hallerinden rahatsızlık duyan erkek, kendi içinde inkâr ettiği ve korktuğu halleri bastırmayı amaç edinir. Çünkü kadınlar ona, kendi içinde bastırdığı dişi tarafın gücünü hatırlatır. Erkek kendi içindeki dâhili gücü (dişil gücü) kestiği için kendisini yalnız hisseder. Bu yalnızlığını da güçlü görünmeye çalışarak, kaba tabirle maçolaşarak eyleme dönüştürür, yani patlatır. Geleneksel erkeğin içinde kendisini umutsuzca duyurmaya çalışan çaresiz bir dişi ses vardır. Dışarıdan dağılmaz kaya gibi görünen erkeklerin enteresan duyarlılık sahibi olduğuna çok kez rastlarız. Ortaya çıkmak için ölümcül son noktalara varılması gerekebilir ve şaşırtıcı gelen bu durum çok sıradan bir bastırılmışlığın eseridir.

Geleneksel dişi rolündeki kadın ise, eril enerjisini dişi gücünü inkâr etmek ve bastırmak için kullanır. Bu onu çaresiz ve erkeğe yaşamsal olarak bağımlı kılar. Gücünü dalavere ile kullanmayı deneyebilir, bunu yapacak ayrıntıcı ve oyuncu olan keskin bir zekâya sahiptir. Ne kadar güçlü olduğunu öğrenirse erkeğin onu terk edeceğinden korktuğundan, gücünü dikkatle saklayabilir, hatta kendinden bile! Kendisini geleneksel olarak bu şekilde ifade eden kadının içinde onu bastıran maço ve antik bir erkek vardır. Kadın, bu erkek kişiliğini yansıtan ve kendisine karşı davranışlarında ortaya koyan erkekleri çekme eğilimindedir. Bu davranış, kendisinin neyi hak ettiğine inandığına bağlı olarak sürekli kendisine acı çektiren modelleri kadının hayatına taşır.

Geleneksel maço erkek ise, öz imajı zayıf, yapışkan, muhtaç, gücünü dalavere ile kullanan, cilveli, ayartıcı kadınları hayatına çeker. Bu kadınlar, kendi içlerindeki güvensizlik ve saygısızlıklarıyla erkeğin kendi içindeki bastırılmış dişil yönlerine olan güven ve saygı eksikliğinin yansıtıcısıdırlar.

Birbirini artı- eksi gibi tamamladığı zannedilen bu antik dişi-eril tablolar, ne yazık ki mutluluğun, bütünlenmenin ve yaratımın tabloları değildir. Bastırılmış her iki enerjinin kontrolsüz patlamalarıyla şekillenen bu tabloda Yin-Yang döngüsü, sallana sallana hem de ters tarafa dönmektedir. Doğal, ahenkli ritminin güzelliğinden uzak bu sallantının sarsıntıları tüm dünyayı kötü bir kaderin( yörüngenin) içinde döndürmektedir.

Milyarlarca insan mutsuzluğun pençesinde, suratlarına taktıkları sahte maskelerin ardında boşa ömür tüketip, hem kendilerini hem tüm dünyayı kandırmaya devam ediyor.

Uyanma vakti gelmedi mi hala sizce?

İçinizdeki Karşı Cinsi Aynanıza Yansıtın

Dışımızda yaşadığımız her şey, içimizde yarattığımız şeylerin yansımasıdır. Evrenin temel kanunu budur. Bir aynaya bakarak yaşıyor ve gerçekliğimizi oluşturuyoruz. Aynaya bakın ve bir kadınsanız içinizdeki güçlü, eylemci erkeği de görün. Bir erkekseniz çatık kaşlarınızın altındaki gözlerde şefkatli ve sezgili bakışı keşfedin. Kadın ya da erkek hangi tarafta olursanız olun, kendinize sevilmek istediğiniz gibi davranın. Bir kadınsanız, içinizde sizi seven, şımartan, koruyan, eylem gerçekleştiren, dayanıklı bir erkek yaratın. Bir erkekseniz, yumuşak, sıcak, sevecen, çekici, sezgili, tek ve tam olma yöntemlerini bilen dişil diğer bir yan taşıyın. Ne kadın bedeninde eylemci, güçlü, koruyucu erkek olmaktan korkup utanın, ne erkek bedeninde dişil yumuşaklığı, sezgiyi ve cazibeyi var etmekten çekinin.

Ancak kendi içinizdeki kutupları birbiri ile ahenkleyip kendi kendinizle bütünlendiğinizde, başka bir bütün ile birlikte evrenin bilgeliğine ulaşabilirsiniz.

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,
Hak’kın yarattığı her şey yerli yerinde.
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde.”

(Hacı Bektaş-ı Veli)

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır.

İskenderiye Kütüphanesi

xenix yazdi;

“Ömer’in İskenderiye kütüphanesini yaktırması da din adamına yakışır bir davranış mıdır?..”

xenix´in merakini gidermek icin bir katkida bulunmak icin bende üyesi oldugum sitede yazan forumdas´in konuyla ilgili bu yazisinin faydali olabilir düsüncesiyle paylasmak istedim malum “elciye zeval olmaz”..

**

Hakan ÇİFTÇİ (Competitive Advantage of Turkey Genel Koordinatörü)

İskenderiye
Kütüphanesi’nin
macerası ise daha enterasandır.

M.Ö. III. yüzyılda kurulmuş olan kütüphane,
insanlık tarihinde meydana getirilmiş olan en önemli eserlerden biridir.

Eski kaynaklar,
burada 900 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder.

Batıda,
bu kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in emriyle Mısır Fatihi Anur İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiğine dair yanlış bir kanaat vardır.

Aslında
bu kütüphane, çok daha sonra Hıristiyanlar tarafından yakılmıştır.

Olayı ve ayrıntıları anlatmadan önce,
bu kütüphanenin nasıl kurulmuş olduğundan söz edelim.

İskenderiye şehri M.Ö. 382 yılında,
Makedonyalı İskender tarafından kurulmuştur.

Onun
ölümüyle imparatorluğun dağılışı sonunda kumandanlarından Lagus’un oğlu Ptolemaeus’un eline geçti.

O da
Mısır’da krallığını ilan etti.

Mısır’da
300 yıl devam eden bu hanedanın ilk hükümdarı olup, 383 yılında 24 yaşında iken 24 yıl hüküm sürmüştür.

Savaşı sevmezdi,
hiçbir zaman ülkesinin sınırlarını genişletmek hevesine kapılmadı.

Kendisi
daha çok bilim ve edebiyata düşkündü.

Mısırlılar’ın
gelenek ve göreneklerini, dinlerini benimseyerek, halkın sevgisini kazandı.

Eski kanunları,
dini törenleri muhafaza etmekle kalmayıp,
eski Mısır hükümdarlarının lakabı olan Firavun ünvanını aldı ve
onları taklit ederek öz kızkardeşiyle evlendi.

Bu
yeni devletin merkezi İskenderiye şehriydi.

Yeni
firavun burayı baştanbaşa onarıp, genişleterek o devrin en meşhur başkenti haline getirdi.

Burada
meydana getirdiği en önemli eser ise müze ve buna bağlı olan kütüphane idi.

Kurulması için saray civarında ve güzel bir yer seçildi.

Müzede
o devirde bilinen bütün ülkelerdeki hayvan ve bitkilerin bir örneği vardı.

Ayrıca
botanik bahçesi ve bir rasathane bulunuyordu.
Otopsi yoluyla insan vücudunun incelenmesi için bir anatomi salonu açılmıştı.

Bu
bilim sitesinde

fizik,
kimya,
tıp,

astronomi,
matematik,
felsefe,
edebiyat,

ve

fizyoloji bilgileri için evler yapılmıştı.

Müzenin
en önemli bölümü kütüphanesiydi.
Kütüphanenin müdürü,bulabileceği her yazılı eseri alma yetkisine sahipti.

Mısır’a
giren her kitabın buraya götürülmesi mecburiyeti vardı.

Kitabın
burada bir nüshası çıkarılıp sahibine verilir, kitabın aslı ise kütüphanede kalırdı.

Bir taraftan da
yurt dışına gönderilen memurlar, başka ülkelerde buldukları kitapları satın alıp, getirirlerdi.

Böylece,
o zamana kadar birçok bilime ait dağınık halde ve kaybolmaya mahkum durumda olan sayısız eser emin bir yerde toplanmış olurdu.

İşte,
Müslümanlar’ın İskenderiye’yi aldıktan sonra yakarak imha ettikleri iddia edilen kütüphane budur.

391 yılında
Bizans’ın Mısır Valisi Theophilos,
İskenderiye’de Mısır’ın eski din mensuplarına ait Osiris tapınağının yeri olan bir arsayı, kilise inşa edilmesi için Hırıstiyanlar’a verdi.

Burada
yapılacak kilisenin temel kazıları sırasında üzerinde eski dine ait yazılar bulunan bir taş çıktı.

Hıristiyanlar bunu bir alay konusu yaptılar.

Bu olay
şehirde oldukça kalabalık halde bulunan putperestleri fena halde kızdırdı ve sonunda İskenderiye’de dini bir ayaklanma çıktı.

İki taraf çarpıştı, insanlar kitle halinde kılıçtan geçirildi.

İskenderiye Kütüphanesi’nin olduğu bölge yerle bir edildi.

İmparator I.Theodosius,
valiye başka büyük şehirlere göre eski dinin İskenderiye’de hala neden bu kadar canlı olarak devam ettiğini sorunca, buna sebep olarak İskenderiye Kütüphanesi’nin eski putperestlik kültürünü devam ettiren kitaplarını ileri sürdü.

İmparator,
bunun üzerine hepsinin yok edilmesini emretti.

İskenderiye Kütüphanesi’ndeki
tüm eserler şehrin hamamlarına dağıtılarak yaktırıldı ve böylece insanlık tarihinin bu eşsiz bilim ve kültür hazinesi sonsuza kadar yok oldu,
dünyanın eski çağlarına ait pek çok değerli bilgi bir daha elde edilmeyecek şekilde ortadan kalktı..”

not:

osmanli fesh edilirken,12 eylül darbesi sirasinda yakilan kitaplarin bilancosu ve failleri de MERAK konusu bence..

E bu cagdas görev “ilke fetisist”lerine daha bir yakisir dimi..

slm.

Soru Sorma Sanatı

Soru, ister bir çocuğun isterse bir erişkinin hançeresinden fırlasın, hayati öneme sahiptir.
Soru, insanın hayat karşısında duruşudur, bizatihi varoluşunun temelidir. Hayat ise bıkıp usanmayan bir cevapçıdır. Sorduğunuz sürece var olursunuz. Soru bir büyü gibi işlev taşır; çünkü gerçek sorular bir alçak basınç alanı oluşturarak, cevabı zorunlu kılar. Peki neden “gerçek soru” deme ihtiyacı hissettim? Gerçek soru adı üstünde bir şeyi gerçekten merak ettiğinizin göstergesidir. Oysa günümüz insanının merak duygusu öylesine körelmiş buna karşın kendine önem verme hassası öylesine güçlenmiştir ki, soru işareti ile biten cümleler aslında –çoğu kez- bir boy ölçüşme, karşıdakini küçük düşürme vasıtası gibi işlev görmeye başlamıştır.

Soru soran açısından; kişi kendi diyeceği varsa onu soruya tahvil etmeden demelidir zaten, eğer merak edilen bir şey varsa o durumda tamamen boş bir zihinle, kalpten gelerek, özlü ve net biçimde merakını dillendirmelidir. Cevabı gerçekten merak etmelidir, onu duyabilmek için iç konuşmasını durdurmuş olmalı, etkili dinleme yapabilmelidir.

Soruya muhatap olan açısından; kişi her ne kadar soru kendisine yöneltilmiş olsa da kendi bilgileri açısından vereceği cevabın eksik, daima eksik kalacağının bilincinde olmalıdır. Böylece soru kendisine ulaştığında, onun evrende yankılanmasına izin vermeli, kendine ulaşacak cevabı tıpkı soran gibi iç konuşmasını durdurmuş olarak beklemelidir. Eğer cevap dışarıdan gelecekse o halde soru muhatabının ne önemi var diye düşünebilirsiniz, her soru öylece havalara sorulsun diyebilirsiniz. O halde ben de size neden ikide birde cep telefonu, televizyon, buzdolabı, bilgisayar değiştirip durduğunuzu sorarım. Gerçek bir soru olduğu için cevabı bu satırları okurken siz verin lütfen. Ben sadece “vasıta”nın da önemli olduğunu anlıyorum. “ben” yerini “vasıta” sözcüğüne bırakana dek, gerçek alıcı/verici olamayacağımız zaten tüm öğretilerin en popüler ortak yönüdür.

Bu arada küçük bir ara yola da gireceğim izninizle:  Bildiğimiz gibi kelimeler büyüdür ilk söylendiği halleriyle ve fakat bin yıllar içinde ilk söyleniş hali çoğu kez defalarca şekil değiştirir ve artık sözlükte yazılı bir anlam haline dönüşür. Sözlükteki karşılığına bakmazsanız o ses demeti size bi şey demez hale gelir. Ben bu duruma gelmiş kelimelere (hemen artık tüm kelimelerimiz) tren lokomotifi diyorum. Malum lokomotifin işlevi kendisine bağlanmış yük katarlarını çekmektir. İlk çıktığı haliyle bizatihi “yük” olan kelime şimdi yükü çeken vasıta olmuş.
Gözlemim ise şöyle; yaklaşık onbeş yıldır yakınımdaki, çevremdeki insanları gözlemlediğimde erkek ve kadınlar arasında bariz bir fark saptadım. Erkekler (genelleştirme her zaman yanlış ya da eksiktir, fakat merdiveni çıkmak için mecburen yaptığımız bir işlem), kelimelerin sözlük anlamlarına sıkı sıkıya bağlı iken, kadınlar lokomotifin çektiği  yükü görüyorlar çoğu kez. Bu sebeple de genelde onların karşılıklı tartışmaları bazen seyreden açısından bir kör dövüşü gibi oluyor. Örneğin onbeş yıl öncesine kadar ben de erkeklerin çoğu gibi yaşıyordum. Kelimelere bağlı yükleri (duygular)kazara fark etmiş olsam bile , görmezden geliyordum. Ve bu davranışıma adeletli olmak yansız olmak, objektiflik diyordum. Ve tabi kadınlardan da korkuyordum çünkü onlarla anlaşmak bir kıl köprüde yürümek kadar zordu benim açımdan. 🙂
Daha sonraları kadınların yöntemini inceledim ve bana oldukça sahici geldi. Ve saf değiştirdim! Bu kez  kelimelerin yüklerini dinlemeye başladım. Buna alt yazıyı okumak da diyebiliriz. Ya da bir başkası empati diyebilir. Nasıl isimlendirildiği önemli değil. Ben bu durumu bir vizyon esnasında açıkça ve fiziki olarak görmüştüm. Kelime kişinin ağzından çıktı, yavaşlatılmış olarak bana doğru ilerlerken arkasında uçurtma kuyruğu gibi bi şey asılı olduğunu gördüm. Kendimce en tuhaf bulgularımdan biri olmuştu bu 🙂

sa

Not: On seneyi aşkın bi süredir “rüya görüşmeciliği” yapmakta ve talep eden oldukça öğretmekteyim. Zaman içinde hayretle fark ettim ki ben rüyalara aracılık ederken aslında soru sormayı öğrenmişim. Öğretme/öğrenme aynı anda olup bitiyor. Hayattan daha gerçek bir mucize var mı?