Nerdeyse

Her şey hem bi şey demek ister hem de tam tersini der, bu böyledir. İster birey isterse ortak akıl adına olsun, bulunduğu noktadan bir başka noktadakini anladığını sanmak, onun adına düşünerek sonuca varmak ve bu sonuç uyarınca eyleme geçmek insanoğlunun her daim yaptığı bir şey ve fakat bana göre henüz eksikliktir. Bunu ister iyi niyetler isterse bencilce niyetlerle yaptığımızı iddia edelim, hiç fark etmez.  Çünkü iyi ve kötü değerlerini “insan prototipi” belirlemektedir. Bir yandan empati kurmayı tavsiye ederken diğer yandan benim adıma düşünme! deriz. Bir yandan biz söylemeden anlaşılmayı umarken (bunu sevildiğimize işaret sanmaktayızdır), bunu yapmak için uğraşanlara “beni katagorize ediyorsun, benim adıma düşünüp karar veriyorsun” deriz.
İnsan, dualitik ortamda tahtarevallinin bir bu ucuna bir diğer ucuna sıçrayıp durur. Ve bunun farkına varması nerdeyse imkansız.

“Nerdeyse” kelimesinin ardına saklanmış o küçük evrim ihtimali ise gerçekten büyük kararlılık ve sebatkar bir çalışma gerektirir. Ve fakat bu bile birey adına yapılmış bir mehdiyedir 🙂 Çünkü kimin hangi noktada bilinçsizce sarf edeceği saçma sapan bir sözün, kimde ya da nerde devasa bir dönüşüm yaratabileceği öngörülemez.

Fark etmez. Hiç bir edim bir diğerinden daha değerli değildir. Üstelik edimsizlik hali bile her hangi bir edimden daha değersiz bulunamaz.

Hep birlikte oynadığımız belirsizlikten “pırıltı” çıkarma oyununda barışçıl, sevinçli, bol serüvenli anlar dilerim. Zevk aldığı sürece oynayacaktır insan. Bıkınca… Bilmiyorum bıkınca ne olur 🙂

Belki yedi sene önce akıp gelen Oyun Kuramı’na göz atmak isteyenleriniz olur: https://blog.sonsuz.us/?p=187

https://blog.sonsuz.us/?p=1099

İnsan bilinci spirali ya da dört kapı 40 makam

Osmanlı belki de gerçekten Türk köklerini geri atmak, dilini, dinini ve kültürünü değiştirirken iyi niyetlerle, daha kapsayıcı bir bilinç yapısına geçmek için bir tercih yapmıştır. Şüphesiz her uygulama onu yaşatanlarca aynı anlaşılamıyor ve farklı anlayış düzeylerinden işlem görüyor. Bunları  yerli yerince görebilmek lazım, işte bu sebeple “taraf” olmanın dehşetengiz sonuçlarını ara sıra gündeme getiriyorum. Bişeyci olursanız kendinizi onunla özdeşleştirip ona dışardan bakamaz duruma gelirsiniz ve böylece aslında pekala görebileceğiniz kötü uygulamaları görmeyi reddeder beyniniz.

Öz eleştiri yapmak hem kişiler hem de toplumlar ve kavramlar için vazgeçilmez bir aşamadır. Fakat “taraf” olana öz eleştiri ölüm gibi gelir. Sonuç olarak hem osmanlı hem de TC olarak iyi niyetlerin yanında (gölgesinde, iyi kötüsüz gezemez) hatalar da yapılmıştır. Her birimiz kendi şahit olduğu çevresinde yakinen gördüğü olumlu ya da olumsuzlukları hatırlıyor ve çocuklarına empoze ediyor. Bu işler böyle sürüp gider. Mevcut güncel din söylemlerinin zamanında yaşananların çok uzağında olduğunu anlamak için alim olmak gerekmiyor. Bir kaç bilge ulemanın çalışmalarını alıp okuduğumuzda durumun hiç de göründüğü gibi olmadığını, aslında entegral bir bilince çok yaklaşmış olduklarını görebiliyorum. Bir olguyu sanki onu yorumlayıp yaşayanlar aynıymış gibi görmemize neden olan taraflaşmayı işte bu sebeple şiddetle reddediyorum.

Önemli olan yola talip olmaktır, hangi yol olduğu da önemli değil herkes birbirinin desteğidir, desteği olmalıdır. Anlamsız çekişme ve tartışmalar, sadece insanın mevcut konumundan daha üst bilince sıçraması için gerekli ölümcül kararı verememesinin vicdan azabıdır.

Türkiyede şu anda oluşan kamplaşma ve gerilimin sebebi “din” olgusu değil, inançların güç ve para elde etmek için kullanılıyor oluşudur. Üstelik karşı duruş (laiklik vs) bile bu kötü niyetle organize ediliyor, çünkü taraflaştırdığınız kesim birbirlerine bakamaz aralarındaki anlayış  farkını göremez hale getiriliyor. Eğer “karşı taraf” olmasa birbirlerine bakacaklar ve gördükleri sebebiyle kabuslar göreceklerdir her gece.

Bir an için Sufilerdeki dört kapı kavramını ele alalım. Yani Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Şimdi siz eğer bu sınıflamanın yalnızca islam dini mensupları arasında olduğunu düşünürseniz büyük bir yanılgı olur. Sözü edilen bu aşamalar dünyadaki tüm insanlar için geçerli bilinç aşamalarıdır, onlar hangi yoldan giderlerse gitsinler bu eşikleri geçecekler. Dünyanın her yerinde, her farklı kültürde bu gözlemler yapılmış, belki farklı isimler verilmiş ama ne fark eder?

Uzun zamandır Ken Wilber’in öncülük ettiği insan bilinci spiralini (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=130 ) anlatarak özümsemeye çalışıyorum. Biraz dikkatli bakılırsa sufilerin dört kapısından hiç bir farkı olmadığını benim gibi sizler de göreceksiniz. Velev ki ufak farklar olsun, bin yıl fark var arada, fakat niyeti anlayabilecek kadar benzeşiyorlar. Niyet, dünya insanının sonsuz bir gelişim spiralinde dönenip durduğunu ve bu yolculuğun her kademesinin mümkün olduğunca barış içinde sürdürülebileceğinin ispat edilmeye çalışılmasıdır bana göre.

Bu durumda siz nasıl olur da “dinciler” diye bir bloktan bahsedebilirsiniz? Bunun yerine siz tüm dinler ve dinsizler için bir şeriat kapısından ya da mitik düzenden bahsedebilirsiniz. Spiraller ve onu oluşturan dalgalar ilelebet baki olacaktır. Bunların hiç biri birbirine alternatif olamaz. Üç yaşında bir çocuk her zaman olacak, 25 yaşındaki de, 65 yaşındaki de olacak, hayat varoldukça tüm aşamalar birbirini takip  eder şekilde var olacaklar. Umudumuz, bütün bu aşamaların sevinçle, mümkün olduğunca acısız geçilebileceği, genel bir mutabakat içine girebilmektir.

Dünyadaki tüm tarafgirlikler bu bakış noksanlığından ortaya çıkıyorlar, savaşacak gerçekten bir şey yok.

Gelelim yanlış anlaşılan bir başka konuya;  zaman zaman gündeme getirdiğim, kök kültürlerin varlığını kabul, teşekkür ve elde edilmiş bilgi birikimini kapsamak olarak algıladığım “soy” kavramını, bazıları milliyetçilik, ırkçılık, kafatasçılık ve ayrımcılık olarak görüyorlar. Belki böyle algılamalarına sebep olacak deneyimler geçirdiler, ya da ilk elden böyle  bilgilendirildiler. Az önce yukarda genişçe anlatmaya çalıştığım gibi, insan doğar doğmaz bilge haline gelmiyor, geniş açılardan bakmak her birimiz için özel bir gayret gerektiriyor. Özel deneyimleri genelleştirmek her daim yapılagelen bir uygulama, çok insani, hatta bilim bile aynı genelleştirmeyi kullanarak bizleriı mutlu ediyor ve fakat birçok şeyi ihmal etme pahasına kazanılıyor bunlar.

Kökleri reddetmekle iş bitmiyor. Çünkü onlar genlerimizin içinde. Bizler, bizatihi atalarımızın oluşturduğu ağaçların meyveleriyiz. Bu her türlü sağlık; kişisel, toplumsal ve dünyasal sağlığımız için ihmal edilmesi olanaksız bir unsur. Kökleri reddeder onunla iletişim kuramazsanız günden güne solar cılızlaşır ve büyüyemeden ölürsünüz.

Cılızlık aşamasında olan ulusumuz gerek dahilde gerekse uluslararası mecralarda hissettiği aşağılık kompleksini gizleyebilmek için anlamsız, tutarsız, kabadayı ya da tam tersi silik, korkak ve köleleştirilmeye müsait görüntüler oluşturmakta. Bunlar kendine güvenen insan ya da ulus göstergeleri değil. Evet ama köklerinizi yitirmişseniz safi güneş ışığıyla ancak bu kadar oluyor. Bir çocuğun en dengeli hali, anne ve babasının sevgi ile dayanışma içinde oldukları durumlardadır. Bizde ise baba var ana yok. Hem de ANAdolu olması gereken yerde.

İnanıyorum ki bu gerilimlerden akıl ve ruh bütünlüğümüzü koruyarak, sevgi ve saygıyla çıkabilme kapasitesine sahibiz.

sa

Deli Dumrul’un Bilinci

Öndeyiş, s. 7-11

Masallar, mitler, halk hikâyeleri, ortak (kolektif) bilinçdışının ürünleridir; ait olduğu topluluğun bireye sunduğu, binyıllar boyunca yaşanagelmiş, sınanmış zihin modellerini sahnelerler. Bireysel-psikolojik düzlemde rüyalarla benzerlikleri vardır. Rüyaların temel dokusu birincil düşünce süreçlerine indirgenebilir. Bu ortak ürünlerde ise, bilinçdışı dinamiklerin oluşumunu belirleyen birincil düşünce süreçleri, dış gerçekliği gözeten ikincil düşünce süreçleriyle bağlantı içinde işlenmiştir. Yani iç ve dış gerçekliklerin birbirini “doğrulayan” biraradalıkları söz konusudur. Özellikle mitler, insan ruhunun yaratıcı eylemlerle yaptığı sıçramaları, nesiller boyunca canlılığını koruyan, ileriye açık kazanımlar şeklinde yansıtmaktadır. Bu ortak ürünler, insan bilincinin gelişim öyküsünü ve bu zorlu süreç içindeki korku, kaygı, umut, coşku gibi yaşantılarını aynalar. Gerek birey ve gerek kültür olarak insanı anlamak, mitlerin müziğine kulak vermekten geçer. Yaratılış ve kahramanlık mitleri, evrenin ve insanın oluşum sürecinin, insan ruhunun eylemlerinin yansısıdır.
İnsanın bireysel gelişimi, “bilen insan” (homo sapiens) olarak insan türünün gelişim öyküsünün tekrarıdır. Bu saptama hem biyolojik, hem de psikososyo-kültürel düzlemler için geçerlidir. Mitler, “tür insan”ın binyılları kapsayan gelişimini kültürel düzlemde aktarırken, “birey insan”ın ana rahminden mezara (ve daha da ötesine) sürdürdüğü yaşam yolculuğunun serüvenine de değinmiş olur: Bu yolculuk, bilincin kendisini saran “bilinçli olmayan” içindeki varoluş kavgasıdır.
Bilinç ve bilinçlilik, uzun insanlık tarihi içinde oldukça geç döneme ait olgulardır. Veri değil, kazanımlardır. Bu kazanımlar hem bir canlı türü olarak insanın oluşumunda ve gelişiminde (soyoluş; filogenez), hem de bireysel düzeyde insanın “ruhsal doğum”unda ve “us”lan-ma sürecinde (bireyoluş; ontogenez) belirleyici ögedir. Bilincin gelişim öyküsü, insanın ve insanlığın gelişim öyküsüdür. “Beşer’in sair mahlukat’tan tefriki”, doğa’dan ayrışması ve nesne’likten özne’liğe geçmesine koşut olarak, bilincin, kendisini saran “bilinçli olmayan”dan/doğa’dan tomurcuklanması, ona bir karşı kutup oluşturacak ölçüde özgürleşmesi, güçlenmesi ve zenginleşmesinin tarihi, insanlığın tarihiyle çakışır.

Bu kitap, “Psiko-Mitoloji” olarak tanımlayacağım, ortak toplumsal eserlerin psikodinamik yorumlanması alanında bir denemedir. Psikomitoloji, yöresel’de evrensel’i, tekil’de tümel’i yakalama kaygısı içinde, evrenin yaratılışını ve insanlık tarihini, insan-kahraman’ın, “bilinçdışı/bilinç”, “doğa/tin”, “dişil ilke/eril ilke” ikili sistemlerinin çekim alanlarındaki eylemleri olarak görür ve yorumlar.
Bugüne dek büyük ölçüde ihmal edilmiş “Türk-İslam Psikomitolojisi”ne yönelik eserler parmakla sayılacak kadar azdır. Ülkemizde uzun süreler, “mitoloji” denildiğinde anlaşılan, Batı’nın kendi köklerini ve gelişim sürecini bulduğu Eski Yunan-Roma Mitolojisi ve diğer Akdeniz medeniyetlerinin bu mitolojiyi besleyen yanları olmuş, kendi kökenimize ait verilere pek eğilinmemiştir. Bu alanda ülkemizde en bilinen eser olan Azra Erhat’ın Mitoloji Sözlüğü (1993), “Abas”la başlayıp “Zeus”la sonlanmaktadır.(*) Batı kaynaklı, sayısız denilecek kadar çok eser, kendi kültürlerinin yanı sıra, bazı antik ya da egzotik kültürlere de ilgilerini yöneltmişler; ancak Türk-İslam Kültürü’nün özgün toplumsal ürünlerine pek eğilmemişlerdir. Kitabımın bu boşluğun doldurulmasında küçük bir katkı olacağını umut ediyorum.

Bantu Afrikalısı’nın ruhu, Eskimo’nun ruhu gibi “insan’ın ruhu”dur. Donanımı aynı, dinamikleri aynıdır. Coğrafi, tarihsel, etnik, sosyal, kültürel ve kişisel özgünlükler hep aynı “insan ruhu”nun yüzeyde farklı, derinliğinde benzer görüntüleridir. Psikolojik dinamiklerin, kültürler ötesi ve bireyseli tüm çeşitlenmeleriyle kapsayacak, anlamlandıracak şekilde evrensel geçerliğinden söz edebiliriz.
Bu çalışma, evrenselliği vurgulanan psikolojik dinamikleri, özel (tekil) bir olgu (Dede Korkut Kitabı / Deli Dumrul Boyu) bağlamında yorumlama denemesidir. İstatistiksel verilere değil, tümelin bir görüngüsü olarak algıladığımız tekil anlatılara dayanır: Tekil, tümeli içerir ve yansılar. Rakamların yüceltildiği “bilimsel” çalışmalardan farklı bir bilimsellik iddiasındadır. Bireyin tümelliği, yani “bir insan” ın, tüm insanlığı temsil ettiği varsayımından ve öznenin nesneyle (göreli) özdeşliği, yani insanın kendi dışındakileri tanımlarken, kendisini de tanımlamakta olduğu kurgusundan hareket eder.
“Deli Dumrul Boyu” bireysel boyutta ele alındığında her ölümlünün yaşaması mümkün ve “gerekli” bir sarsıntının öyküsüdür. Bireyin dünyaya, öznel gerçekliğin dış gerçekliğe, bireysel erkin evrensel düzene çarptığı; yeni bir iç-dış örgütlenme ve ilişki düzenlemesi gereksiniminin ortaya çıktığı bir karşılaşmadır.
Mitler insan doğasının kalıcı ve evrensel köklerine ait yansımalar olabilecekleri gibi, “yerel sahnenin, manzaranın, tarihin, söz konusu halkın toplumsal yapısının işlevi olarak” da değerlendirilebilirler (Campbell 1992). Çalışma materyalimiz, tarihsel ve sosyo-kültürel boyutta ele alındığında, Deli Dumrul Boyu’nun çok önemli bir sosyo-kültürel geçiş döneminde yaşanılanların yansıması olduğunu varsayabiliriz.
Hemen tüm tarihçiler tarafından, Türklerin tarihindeki en önemli dönüm noktası olarak nitelendirilen İslamiyet’in kabulü, bir geçiş dönemi söylevcisi/söylencisi olarak Dede Korkut tarafından “Deli” Dumrul’un “us”lanma sürecinde öyküleştirilmiştir.

“Tarihte yeni bir dönem başladığında, çoğu zaman, o dönemle ilgili bir mit de ortaya çıkar. Mit, o dönem içinde olacakların bir ön habercisi gibidir ve çağın psikolojik öğeleriyle uyum sağlayabilmek için (gerekli) bilgece öğütler içerir.” (Johnson 1992)

Deli Dumrul’un şahsında, tektanrılı bir din olan İslam’ın inanç dizgesi ve İslamiyet’in(1) zorlayıcı gücüyle karşılaşan, animist-şamanist eski Türk topluluklarının yaşadığı sancılı/coşkulu geçiş sürecinin kahramanları olan atalarımızı ve kendimizi bulabiliyoruz. Ulaştıkları çözümleri, aşamadıkları çözümsüzlükleri hâlâ yaşıyor ve tartışıyoruz. “Deli Dumrul” hem Dede Korkut’un Dumrul’u, hem de günümüz Türk insanının kendi şahsında bulacağı Dumrul’dur: “İliklerimize kadar” bildiktir, tanıdıktır!
Unutmamak gerekir ki, bir mit yaşayan bir nesnedir ve her bireyin içinde yer alır. Eğer onun, içinizde örülüp biçimlendiğini fark edebilirseniz, mitin katkısız ve gerçek özünü elde edebilirsiniz… herhangi bir mitten alabileceğiniz en değerli ürün, onun kendi psikolojik yapınız çerçevesinde ne denli canlı olduğunu görme olanağıdır (Johnson 1992).
Bunu görecek olan göz, aynı zamanda gördüğünü, yaşadığını yorumlayacak olan bilincin gözüdür. Bilincin nitelik ve içeriğinin ne olduğunun bilinmesi, neyin, nasıl görüleceği konusunda bir fikir verebilmesi açısından yararlı olacaktır. “Psikomitoloji” zorunlu olarak “Bilinç” ve “Bilincin Gelişim Serüveni”yle iç içe işlenmesi gereken bir konudur. Okuyacağınız çalışma boyunca bu çizgiyi fark edeceksiniz.
Bilincin gelişim serüveni, “Dumrul’un bilinci” özeline aktarıldığında zorunlu olarak günümüzün “Türk-İslam Ruhu”na dek uzanan bir süreçle karşılaşıyoruz. Yüzyılları kapsayan bu süreç içinde, yaşadığı “geçiş şoku”nun sarsıcı-geriletici etkisiyle “eski”ye daha sıkı sarılan ve kendini bazı kalıplara hapseden Türk insanının, “yeni”yi özümsemesiyle daha ileri bilinçlilik düzeylerine ulaşma olasılığını bulabildiğine de değineceğiz.

Girişilen anlamlandırma ve yorumlama çabasının son ürünü, tam ve mutlak olmaktan çok uzaktır. Günlük yaşamın sığ ve dar bilincine, uzak/anlamsız görünen bir alanın anlaşılması yönünde bir denemedir: Vurgulanması gereken nokta, bazen aynı olguya ait birbiriyle çelişir görünen yorumların, bilinçdışı için hiç de çelişki içermediğidir. Herşey başka türlü de yorumlanabilirdi. Karşıtların biraradalığı ve çokanlamlılık bilinçdışının temel özelliklerinden biridir. Aklın (bilincin) yolu bir olabilir; ancak gerçeğin (gerçekliğin)(2) yolu çoktur: Bilinçdışının yansımaları çok zengin, zengin olduğu kadar da “çokanlamlı”dır. Bu nedenle yorumlanması (bilinç tarafından ele geçirilmesi) hiçbir zaman tam olmayacak, yalnızca bazı karanlık köşeleri aydınlatılabilecektir.
Çözümlemeci yöntemlerle çalışan psikoterapistlerin çok iyi bildiği gibi, bireysel bilinçdışının ürünü olan rüyaların, en net ve açık olanlarının bile yorumlarında karanlıkta kalacak noktalar olacaktır. Bu olasılık, insanlığın oluşturduğu kültürlerin ortak ürünlerinde çok daha yüksektir. Gerçi bazı ana hatlar belirgindir; ancak yine de, anlamlandıran ve yorumlayanın “bilinç” olduğunu göz önünde tutarsak, oluşturulacak yorumların, bilinçdışının muazzam kitlesine göre çok dar kalan bilinç kalıplarına sıkıştırılamayacağı ortadadır. C. G. Jung’un ifadesiyle, “sonlu olan, sonsuz olanı hiçbir zaman kavrayamayacaktır” (Jung 1931). Sorun oluşturan bir diğer nokta, dillerin ayrılığıdır. Bilinçdışı kendini resimlerle ifade eder; bilinç sözle konuşur. Resmin çokanlamlılığı, bütünsel algılamaya imkân vermesi, sözü, resmin anlatılmasında ulaşılması güç bir amaçla karşı karşıya bırakır. Bu çokanlamlılığı, bilince yabancı gelen, karşıtların birlikteliğini (bazen aynılığını), sözün resimle aynı yoğunlukta ifade edebilmesi çok zordur.

Notlar

(*) Abas: Poseidon ile su perisi Arethusa’nın oğlu; Zeus: Tanrıların tanrısı, tanrıların babası (Erhat 1993). Metne dön
(1) İslam ve İslamiyet arasında ayrım yaparken A.Y. Ocak’a atıfta bulunuyorum: “İslâm, doğrudan doğruya esasları Kur’ân-ı Kerim’e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilâhî mesajı belirleyen bir terimdir, ki bu bizzat Kur’ân’da da bu çerçevede kullanılmıştır… İslâmiyet ise, bu ilâhî mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu, yaşanılan, kültürleşen biçimidir” (Ocak, 1996). Türkler Müslüman Araplar’ın şahsında ve onların “cihad” anlayışı bağlamında İslamiyet’le karşılaşmışlar; “İslamiyet” pratiğini ilk olarak, kendilerine yabancı bir tarih ve kültürün temsilcilerinde görmüşlerdir. İslamiyet teriminde vurgulanan bir sosyal yaşam biçimi ve aidiyet (“ümmet”) bağlayıcılığıyken, İslam daha “bireysel” bir kapsam gösterir; “ilişki”ye gönderme yaparken, bu ilişkiyi “kulun Allah’a teslimiyeti” şeklinde tanımlar. İslamiyet öncesi Türk toplulukları kendi sosyokültürel devamlılıklarında ilk anda ortaya çıkan kopuşu, sonraki yüzyıllarda “İslam”la buluşmalarında aşabilmişler; “Türk-İslam Ruhu” olarak tanımlayabileceğimiz “bağdaştırmacı” (syncrétique) bir inanç sistemini inşa edebilmişlerdir. Bu konu ilerki bölümlerde ayrıntısıyla ele alınacaktır. Metne dön
(2) Gerçekliği, öznel değerlendirmeden bağımsız varolduğu düşünülen “nesnel gerçek”ten farklı olarak, “öznel gerçek-lik”, yani “nesnenin özne üzerindeki etkinliği” olarak ele alıyorum. Özneyi etkileyen her şeyin “öznel” gerçekliği söz konusudur: Varsanı (halüsinasyon), sanrı (hezeyan) gibi patolojik olgularda ya da inanç sistemlerinde varlığı sorgulansa da, özne için, etkisi altında kaldığı nesne, bütünüyle gerçek’tir; zira etkin’dir. Özetle, özne için “gerçeklik”, etki alanında bulunduğu nesnelerle etkileşiminin dinamiklerinden oluşan, kurgusal/eylemsel bir örüntüdür. Bu nesneler iç ya da dış nesneler olabilir. İçerisi ve dışarısı arasındaki ayrımı yapan, öznenin merkezi kurumu ve “bilinç”in taşıyıcısı olan “benlik”tir. Kendi iç gerçekliği ve ortak bilincin “gerçek” olarak kabul ettiği dış gerçeklik arasında ayrım yapabildiği ve iç gerçekliğini, ortak bilincin normları dahilinde dış gerçekliğe uyumlu olarak değerlendirdiği sürece birey, ait olduğu grupla/kültürle büyük çatışmalar yaşamaz. Metne dön

http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=9649&BID=1064

Savaşçının el kitabı-2/devam-

Öncesi için: Tıklayınız

  1. Bir savaşçı avuntuya hiçbir zaman gerek duymaz.
  2. Bir savaşçı fırsatını yakaladığında hiçbirşeyi oluruna bırakmaz, bilinçliliği ve sarsılmaz kararlılığıyla olayların akışını etkiler.
  3. Bir savaşçı fırsatların kaçıp gitmesine izin vermez.
  4. Bir savaşçı değişmek, gerçekten değişmek için insan biçimini kaybetmelidir.  Bir savaşçının normal bir insana göre daha avantajlı olmasının nedeni, değişmeyi başaramadığında, düş kırıklığına uğramamasıdır.
  5. Biçimi olmayan savaşçı, bir göz görmeye başlar. Savaşçı, rüya görmek için kullanır bu gözü. ( Eğer biçimin yoksa rüya görmek için uyumana da gerek yoktur. Önündeki göz ne zaman gitmek istesen seni çekiştirir.)
  6. Savaşçının dünyasında herşey kişisel erke, kişisel erk de kusursuzluğa bağlıdır.
  7. Bir savaşçı dünyayı bir insanoğlu olarak izliyorsa, bunu bakarak yapar. Ama bir büyücü olarak izliyorsa, o zaman “görüyordur” ve gördüğü şeye de nagual denilmesi yerinde olur.
  8. Savaşçı sessizce, yavaşça ve her seferinde az bir parça yemek yer. ( Bir öğünde dört ağız dolusu)
  9. Kusursuz bir savaşçı olabilmek için bir savaşçının gerçekten gereksindiği şey, bir amaca sahip olmaktır.
  10. Kusursuz bir savaşçı olmak insana dinçlik, gençlik ve erk verir. Böylelikle seçimini akıllıca yapabilir.
  11. Bir savaşçının kusursuzluğu, başkalarının kendi başlarına karar verip onları istedikleri gibi olmakta serbest bırakmaktır.

Hazırlayan: Hanife Altuntaş
CC serisinden seçmeler

Devamı: Tıklayınız

Kendimiz ve çevre

Düşünce, duygular ve bu doğrultuda sesli ya da sessiz olarak yayınladığımız frekans, bedenimizi ve onun içinde yaşadığı ortamı oluşturuyor.

İlk söylediğimiz yıllarda oldukça uçuk geliyordu ama sanırım artık anlaşılabilir bi şey oldu. Yine de bu olguyu zihnen olumlamış birçok insanın günlük yaşam realitesinde bu bilgiyi hiç duymamış gibi adeta trans halindeymiş gibi davranmakta olduklarını gözlemliyorum. Muhtemelen bana da oluyordur zaman zaman (her zaman değil, çoğu kez dedektif iş başında).

Az önce beş sene öncesinde kendi uyguladığım bir pratiğe rastladım Google’da bişey ararken, vardır bir hikmet diyerek burayailiştiriyorum:

Kendinizi anlamak istiyor musunuz?

26/11/2005 ·

Gerçekten anlamak istiyor musunuz yoksa kandırıkçılık mı yapıyorsunuz? 🙂

(Ben bazen yaparım da!)

Eğer cevabınız Evet EVET evet ise (bi tanesi yetmes!) o zaman kendi kullandığım ve sonucu garantili bir yol önereceğim sizlere.

Fakat bunun için bana güvenmeniz şart, yoksa büyü işlemez!

Önereceğim pratik uygulama şöyle:

Her öğlen ve yatmadan önce, o gün çevrenizde olan fiziki olayları, abartmadan tek cümle olarak yazın. (örnek: sabah işe giderken bi baktım bizim evin önünü kazmışlar, sordum doğal gaz borusu genişliyormuş. Trafik çok feci sıkışıktı. İşyerindeki Sermetle yine şu konuda tartıştık. Selma beni kıskanıyor. Annem kardeşimi aramadığım için beni fırçaladı. Telefonum bugün hiç çalmadı. Gece salata yaparken elimi kestim. saat 23 de on dk elektrik kesildi. Oğlum filanca filme gitmek istedi! Duvarlar çok kirlendi, bu yaz boya gerekir)

Altına tarih atın.

Hiç bişey düşünmeden bunu en az bir ay sürdürün.

Bu aşamaya kadar geldiyseniz ikinci aşamaya geçeceğiz.

İkinci aşama:

Bir yandan günlük kısa notlara devam ederken, ilk yazdığınız günün notunu okuyun.

Yazdığınız tüm fiziki ve duygusal olayların hepsi sizin içinizde oluyor!

Ayrıca ne tür/nerede bir evde oturuyorsunuz? Nasıl bir ulaşım aracı kullanıyorsunuz? (Ev kişinin kendini, kullandığı taşıt hayatının halihazırdaki yolunu işaret eder!)

Hani eskiler bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim demişler. Ben bu sözü uzunca süre “arkadaşın seni etkileyen, biçimlendirendir” diye anlamıştım, gerçi bir bakıma doğrudur. Fakat daha doğru olan belki de “arkadaşın, en hızla kendinde bulacağın kendindir”. Aslında daha da hızlı yol şu; seni kim kızdırıyor! İşte o kişinin kızdıran özellikleri, artık senin kapına gelmiş, gelmiş de “gör beni, ben kendinim” diyor! :)))

Her bir metaforik tespitin içinizdeki hangi oluşum/gerginlikle ilgili olduğunu yakalamaya çalışın. İyi bir dedektif olun. Sizden kaçamıyacaktır.

**

Her şey hem hakiki hem de metaforiktir. Yukardaki yazıyı bilfiil kendi süreçlerim igözlemleyerek günlüğüme not düşmüşüm. Örneğin annemizden doğarken nikap adını verdikleri bir kılıfla doğarız. Bazen bu zaten yırtılır, ya da ebe onu yırtarak bebeği dünyaya çıkarmış olur. Şimdi buna hakikat diyoruz. Ve fakat aslında bu kendi durumumuza aymak için verilen bir metafordur. Bizler (çoğumuz)hali hazırda gerçek doğumu yaşamadık, hala nikabın içindeyiz. Peki bu ne anlama geliyor? Nikabın içinin ayna ile kaplı olduğunu farzedin. Bulunduğumuz yerden etrafa baktığımızda, her açıdan-360 derece gördüğümüz her şey kendi yansımalarımız olur. Dolayısı ile çevrede olduğunu sandığımız herşey kendimizde olmakta olanın nikap çeperindeki aynadan görünümüdür.
Kendimizi merak ediyorsak, elimizdeki bu müthiş olanağı kullanmalıyız. Aslında şöyle bir önerim de vardı: bir hafta boyunca uyumadığımız tüm sürelerde biz farkında olmadan videoya alacak birini bulabiliriz. Bunun için vereceğiniz paranın bin mislisini getireceğine söz veriyorum. 🙂