AŞK AİLE KİŞİSEL GELİŞİM SÜRECİNDE İNSANİ DERİNLİK

İlhami Fındıkçı’nın yeni kitabı çıktı

AŞK, AİLE VE KİŞİSEL GELİŞİM SÜRECİNDE
insani derinlik

“Geçmiş yaşantınıza baktığınızda arkasında durur musunuz hayatınızın? Yeniden verilse mesela ömrünüz, sıfırdan başlasa yıllarınız; ne yapardınız, neleri değiştirirdiniz hayatınızda?”

Arka kapaktan:

Aşk bir uyanıştır aslında. Maddi sevgileri aşıp önce kendine sonra diğerlerine uyanış. Sevenle sevileni aynı ateşte buluşturan, katıksız, karşılıksız, yoğun biraz da başı dönmüş bir sevgidir bu. Nihayet aşk, sözün bittiği yerdir. Hiçliği kabullendiğimiz bir insani derinlik yolculuğudur.

Aile için asıl soru şu: Çevrenizde kimler var? Zamanınızı kimlerle harcıyorsunuz? Kimlerin kokusunu, rengini, derinliğini taşıyorsunuz? Başınızı hangi omuzlara yaslayıp icabında ağlıyorsunuz?

Kişisel gelişim, salt kendimizi bir yerlere getirme kaygısının ötesindedir. Ailemize, toplumumuza, dünyamıza ve ötelerin ötesine borcumuzu ödeyecek bir kişisel derinliğe, olgunluğa, üretkenliğe ulaşarak, insani derinliği toplumsal gelişimin anahtarı haline getirmektir.

İnsani derinlik; sıradan olmayı aşmaktır. Gönlümüzde ötekilere de yer açmaktır. İç zenginliğimizi hayat alanına daha çok yansıtmaktır. İnsanlara bir katma değer üretmektir. Hızlı değişim ve dönüşümün ezdiği kişiliklerin yeniden inşası ve inadına “insan” kalmanın bilincine varmaktır.

“Ben”e kişisel çıkarlara yani fiziksel ve maddi yönümüzü geliştirmeye hapsolan kişisel gelişimi; ruh-gönül-kalp yönümüzü de kapsayacak “öteki”ni de hoş görecek bir zirveye ulaştırmanın yolculuğudur insani derinlik.

Kendinizi hafife almayın çünkü siz aslında yürüyen bir hazinesiniz. Bu hazine, etkisiz bir eleman gibi gelip geçmemeli hayat sahnesinden.

Putperest İbadetleri

Ayinler, namaz, oruç, hac, kurban, sünnet, takı, tütsü ve büyüler, ilahiler ve şiirler, sembol ve dövmeler… Tanıdık geldi mi?
Putperestlik, Farsça kökenli bir sözcük olan put sözcüğünden türemiştir. Tanımı şöyledir: Bazı ilkel toplumlarda doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne, tapıncak, sanem, fetiş.

Buradan yola çıkarak putperestlik tanımını; doğaüstü güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesne tapımı, olarak yapabiliriz.

Putperestlik farklı şekillerde tanımlandığı ve farklı çeşitleri olduğu gibi aynı zamanda paganizm ile denk biçimde kullanılmıştır. Fakat paganizm ve putperestlik farklı anlamları içerir.

Paganizm, Latince paganus yani kırsal sözcüğünden türemiştir. Roma dönemi şehirlerde yayılan Hristiyanlığın köylüleri etkileyememesinden dolayı Hristiyanlık dışında kalan inançlar pagan olarak adlandırılmıştır. Günümüzde İbrahimi dinlerin, diğer inançlara verdiği genel isim olup politeizmi, çok tanrıcılığı ve putperestliği kapsar.

Bu başlık altında paganizm ve putperestliğe ait adet ve ibadet şekillerini ele alacak, özellikle İslam öncesi Arap putperestliğinden örnekler vereceğiz.

1- Ayinler

Kutsal ve özel günlerde genellikle mabetlerde toplanan putperestler geleneklerine göre çeşitli gösterilerde bulunur, ilahiler söyler, toplu ritüeller yaparlar. Ateş üzerinden atlama ya da ateş üzerinde yürüme, vücutlarına şiş batırma bu gösteri örneklerindendir. Kutsal bir puta, geçmişteki kutsal saydıkları kişiden kaldığına inandıkları bir nesneye saygı gösterisinde bulunur, etrafında döner ya da koklayıp öperler. Yıllık ayinlerin dışında mevsim başlarında, özellikle ilkbahar ve sonbaharda yapılan ayinler de vardır.Belirli günlerde güneş ve ay festivalleri yapılır.Türlerine göre ayinlerde kutsal saydıkları sudan içer, kutsal saydıkları yiyecekten yerler. Dualar eder, dileklerde bulunurlar.Putperestlerin bu ayin adetlerinin İbrahimi dinlere de geçtiği görülmektedir.Noel kutlamaları Mitra paganlarından geçmedir.Putperest Arapların yevmül Arabu dedikleri cuma toplantıları, kandil geceleri, aşure günleri, cem ayinleri pagan kökenlidir.

2- Namaz

Putperest ibadetlerinden biri namazdır.Namaz, güneş kültünün ritüellerinden biridir ve Hint kökenli bir ibadettir.İslam öncesi Araplar da namaz kılarlardı. Günümüzde Hindular da namaz ritüellerini devam ettirirler. Sansktitçe “Surya” güneş Namaskara” ise selamlama veya bağlantı demektir. Böylece “Surya Namaskara” ‘güneşle bağlantı’ anlamına gelmektedir. Surya Namaskara, bedende akan güneş enerjisinin canlandırma tekniğidir. Arap putperestlerinin namaz kıldığı Kur’an’da yazılıdır.

Enfal-35. Ve ma kane salatühüm ındel beyti illa mükaev ve tasdiyeh fe zukul azabe bi ma küntüm tekfürun.Bilindiği üzere Arapça’da salat namaz demektir.”Onların Kabedeki namazları, ıslık çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey değildir. Küfrünüzden dolayı azabı tadın.Namaz törenlerindeki ıslık ve alkışlar nedeniyle putperestlerin kıldığı namaz eleştiriliyor. Putperestler de günde 5 vakit namaz kılarlardı.

Şaharit namazı – sabah namazı
Musaf namazı – öğle namazı
Minha namazı – ikindi namazı
Neilat Şerarim namazı – akşamüstü namazı
Maarib namazı – akşam namazı

kaynak; Hayrullah örs, Musa Ve Yahudilik, s.399-405; Doç.Dr. Ali Osman Ateş, Asr-ı Saadette İslam; Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim Ve Hanifilik, s.117; Epstein, Judaism. kuran’da geçen namaz vakit sayısı 3 olmasına rağmen 5 vakit kılınıyor olması zamanla putperest döneme dönüldüğü şüphesi taşımaktadır.aynı şekilde abdest de putperestlerde vardı. Cünup olunca boy abdesti alırlardı. (İbn-i habib, Muhabber)

3- Oruç

Güneş kültüne sahip putperestlerin ibadetlerinden biri de oruçtur.Namaz vakitlerini güneş zamanlı ayarladıkları gibi oruçlarını da güneşin doğuş ve batışına göre ayarlarlardı.orucun başlangıcı bile İslamiyet’teki gibi ay’a göre tespit ediliyordu. Tıpkı, bugünkü müslümanlar gibi, ay’ı görmek için gözetleme heyetleri bile kuruluyordu. (Hayrullah Örs, Musa Ve Yahudilik) İslamiyet öncesi arap paganlarının ilginç gelenekleri vardı. Bunlar Ramazan dedikleri ayda bir ay oruç tutarlar, Mekke’ye Hacca gidip Kabe’nin etrafında yedi kez dönerler, “Kara Taş” ı ( Hacerül Esved) kutsal sayar onu öper ve günde dört veya beş vakit namaz (salat) kılarlar, şeytan taşlarlardı. ( Is Allah the Same God as The God of Bible?, M. J. Afshari, p 6, 8-9, İslam, Beliefs And Observances, Caesar E. Farah) Aişe anlatıyor: Islam öncesinde Kureyş, Aşure gününde oruç tutardı..(Buhari, e’s-Sahih, Kitabu’s Savm/1.) Sabiilik, yıldız kültüne sahip bilinen en eski pagan dinidir. İlginçtir ki Sabiiler de 3 vakit namaz kılar ve 1 ay oruç tutarlardı. Farz orucun dışında nafile oruçlara da sahiptiler.İbn Nedim, El Fihrist, s. 442-445) Kuran’da önceki toplumlarda da orucun olduğu yazılıdır:Bakara-183. Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız.

Eski Çağ dinlerinde, özellikle, rahiplerin Tanrılara yakınlaşmaya hazır olmalarını sağlamaya yarayan bir yoldu. Helenistik Dönemin inançlarına göre, Tanrılar bir takım kutsal öğretileri ancak oruç tutan kişilere vahiy yoluyla gönderirlerdi. Bazı eski kültürlerde ise oruç, öfkelenen Tanrıları teskin etme gibi amaçlara yönelikti. Sibirya Tungu şamanları ise, ruhlarla ilişki kurabilmek için oruç tutarlardı. Bütün dinlerde, belirli zamanlarda oruç tutma geleneği vardır. Budha rahipleri, gene belirlenmiş günlerde oruç tutarak günahlarını itiraf ederek, arınacaklarına inanırlar. Hindistan’da Sadhular gene günahlarından arınmak için oruç tutarlar. Çin’de göksel Yang ilkesinin başlamasından önce belirli bir süre oruç tutulur.

4- Hac

Önce Diyanet forumdan bir alıntı yapalım: ÇEŞİTLİ DİNLERDE HAC
Hac ibadeti pek çok toplumda bulunmaktadır. Japonlar, ataları Güneş’in, bir gün, hâlen kendilerinin üzerinde ikamet ettikleri adaya inip çevrede dolaştıktan sonra tekrar göğe hareket etmiş olduğunu düşünürler. Atalarının kendilerine bahşetmiş olduğu bu şerefin hatırası olarak Japonlar, yaya olarak aynı güzergâhı izlerler ve bu onların haccı olmaktadır. Hindistan’ın Hinduları başka bir hac telakkisine sahiptirler. Tanrı görülmediğinden, Ona tazimde bulunmak için ilâhî yaratıcı gücün en büyük tezahürlerinin ortaya çıkmış olduğu yerleri, ziyaret etmek gerekir. Ganj, en önemli nehirdir. Himalayalardan Bengal Körfezi’ne kadar kıtayı sular ve hatta denize açıldığı bir kayadan çıkan Ganj’ın kaynağını ziyaret etmek için yolculuk yapmak Hinduların en önemli haccıdır. Ganj, Alfahabad yakınında, diğer bir büyük nehir olan Jumma ile birleşir ve bu birleşme yerinde bilhassa ay ve güneşin tutulmaları gibi özellikle önemli vakitlerde yıkanmak da, Hindu dininin en büyük haclarından biridir.Gotama Buda, kendi dinin vahyini bir yabani incir ağacı altında almış olmakla meşhurdur. Önce bu ağacı, sonra da bu kutsal ağacın eskiden varolduğu yeri ziyaret etmek Budistlere göre haccın konusunu oluşturmuştur ve oluşturmaya devam etmektedir. Bir dinin ermiş kurucusunun doğum yeri, onun defnedildiği yer, bir mu’cizenin meydana geldiği yer, çeşitli toplumlara göre yeryüzünün farklı bölgelerinde hac yapılmasının sebeplerini oluştururlar.

İslam öncesi Araplar’da Kabe putperestlerin en kutsal mabediydi ve bölge halklarının hac mekanıydı. Kabe eldeki kanıtlara göre İbrahim peygamber tarafından mö 800 lü yıllarda yapıldığı bilinmektedir. Ayrıca Kabe hiçbir zaman yahudiler ve hristiyanlar tarafından kutsal sayılmamıştır. Tevrat ve İncilde Kabe ile ilgili tek bir ayet dahi olmaması bunu kanıtlamaktadır. kabe MÖ 800 lü yıllardan sonra putperestler tarafından Allahın evi olarak anılmaya başlanmıştır. (A Guide to the contents of Quran Faruq Sherif, Reading, 1995, pgs. 21-22., Muslim) Putperestler Kabe etrafında 7 kez tavaf yaparlardı. Kureyş dışından gelen Bedevi putperestler tavafı çıplak olarak yaparlardı. Putları ziyaret, Hacerül Esved taşına el sürme ve öpme, Safa ve Merve tepeleri arasında gidip gelme, şeytan taşlama hac ibadetinin en önemli ritüellerindendi.putperestlerin hac sırasında hep bir ağızdan yaptıkları telbiye de aynen şöyleydi:

Lebbeyk allahümme lebbeyk.
La şerike leke illa şerikun huve lek.
Temlikuhu ve ma-melek

5- Kurban

Kurban Hinduizm’de çok önemli bir yere sahiptir. Tanrılara sunulan her şey kurbandır. Hinduizm’de yaygın olan kansız kurbanlardır. Ancak yaz ve kış gün dönümleri münasebetiyle kanlı kurbanların da Tanrılar’a sunulduğunu görmekteyiz. Bu kanlı kurbanların en büyüğü ve özel bir tören gerektireni “Soma “kurbanıdır. Soma’da keçi ve inek gibi hayvanlar kurban edilir.Tanrıların öfkelerini teskin etmek maksadıyla sunulan bu kurbanların yanında özel hediyeler de Tanrılara sunulmuştur.Hinduizm’de sunaklarda en iyi hayvanların kurban edilmesi ve etlerinin iyi kısımlarının yine burada bulanan ateşlerde yakılma geleneği vardır. Hinduizm’in bir özelliği de ölmüş kişiler için kurban kesme şartını getirmiş olmasıdır.Hinduizm’e göre, ölüler kurbansız aç kalırlarmış.Eski çağlarda insan kurban edilmesi, bir nevi temizlenme ve sihir vasıtasıydı. Ailenin ilk çocuğu Tanrı’ya ait kabul edilir ve kurban edilmesi gerekirdi. Mısırlılar ise köpek başlı olarak tasvir ettikleri insanlara Ani” diyorlar ve onları “Ay Tanrısı”na kurban olarak sunuyorlardı. M. Eliade, Anadolu’da özellikle ilk çağlarda hasat mevsimi dolayısıyla yapılan insan kurbanı ve kafa kesme ayinlerine örnek olarak Frigyalılar’ı ele alır.

Frigyalıların yüzyıllar önce hasat zamanında insanları, başlarını kesmek suretiyle kurban ettiklerini, hatta elde mevcut delillere göre, o zamanlar bu âdetin Doğu Akdeniz’in her tarafında yaygın olduğunu kaydetmektedir.İslam öncesi Arapların da eski dönemlerde Sabah Yıldızı’na daha doğmadan büyük bir acele ile insan ve beyaz deve kurban ettikleri, yine önemli putlardan Uzza’ya oğlanlarla, kızların ve esirlerin de kurban edildikleri ileri sürülmektedir. Yakın dönemde ise insandan vazgeçilmiş, hayvan kurbanına geçilmişti.Putlara özel kurban kestikleri gibi genelde Safa ve Merve tepelerine dikilmiş kayadan putlara kurban keserlerdi. Bu kayaların bir İsaf diğeri Naile adlı puttu. İsaf ve Naile iki sevgiliydi ve Kabe’nin kutsallığını kirlettikleri için öldürülmüş, daha sonra efsaneleşerek kutsallaştırılmışlardı.Araplar, putlara adak da adarlardı. Dilekleri gerçekleştiğinde, önemli işlerinde ve uzun seyahatlerinde adak keserlerdi. Adaklarının çoğu da ilk çocuklarının erkek olması içindi.

6- Sünnet

Sünnet, yazılı tarihten önce başlamıştır. Antropologlar sünnetin başlangıcı hakkında görüş birliğine varamamıştır. Sünnetin tarihini M.Ö. 15.000 yıllarındaki taş devrine kadar götürenler varsa da antropolog Ashley Montagu’nun da savunduğu gibi 6.000 yıl önce antik Mısır’da sünnetin varolduğu kesinleşmiştir. Eski mısır piramitlerinde bulanan bazı mumyaların sünnetli oldukları görülmüştür. Tarih boyunca mısırlılar, Yahudiler ve Babillilerin sünnet adetine sahip oldukları tespit edilmiştir. sünnet pagan geleneğinin tek tanrılı dinlere uzantısıdır.İslam öncesi putperestler de sünnet adetine sahiptiler. Putperest Araplarda hem kadın hem de erkekler sünnet edilirdi. Erkeğin sünneti için hıtan” kadınların sünneti için “hafd” kelimesini kullanmaktaydılar. ancak el-hıtanan ifadesi sünnet edilen yer anlamına hem kadın hem erkek için müşterek kullanılırdı.Hadislerde Muhammed’in, halifelerin ve ashabın sünnetinden bahsedilmemesi, onların zaten putperest adeti gereğince sünnetli olduklarını gösterir.Kadın sünneti sadece putperest Araplarda değil, eski Mısırlılarda da mevcuttu. Mısır’da yapılan arkeolojik kazılarda bulunan bazı kadın mumyalarının sünnetli olduğu belirlenmiş, kadın sünnetinin nasıl yapıldığı M.Ö 1600’lü yıllardan kalan duvar resimlerinde detaylı bir şekilde tasvir edilmiştir.

Bu, kadın sünneti geleneğinin kökeninin çok eski çağlara dayandığının göstergesidir ve sünnet geleneğinin tarihinin tek tanrılı dinlerden daha eski olduğunu, asıl olarak bir pagan geleneği olduğunu, tek tanrılı dinlere pagan toplumlardan geçtiğini gösterir.BM istatistiklerine göre bugün dünyada 130 milyon kadın ve kız çocuğu sünnetli.Kadın sünneti esas olarak, Afrika kıtasının orta şeridinde yer alan 30 Afrika ülkesinde uygulanıyor. Bu bölgedeki kadınların neredeyse tamamı sünnetli. Sünnetsiz kadınlar aşağılanıyor, pis ve fahişe olarak suçlanıyor.Umman, Yemen, Birleşik Arap Emirliği’nde, Endonezya ve Malezya’nın bazı bölgelerinde, Kuzey Irak’ta bazı Kürt bölgelerinde yaşayan kadınlar arasında da daha az oranlarda olmakla beraber sünnet geleneği yaşatılmakta. Bunların içinde Müslüman, Yahudi ve Hristiyanlarla birlikte çok tanrılı din inanırları da var.Tıpta erkek sünnetinin az da olsa bir yararına değinilse dahi kadın sünnetinin hiçbir yararı olmadığı, kadının cinsel isteğini öldürdüğü, ölüm ve yaralanmalara neden olduğu biliniyor. Buna rağmen bu ilkel, çağdışı adet ısrarla sürdürülmekte, hem de Allah’a, ilahlara dayandırılarak.

7- Takı, tütsü ve büyüler

Putperest toplumlarda şans, uğur ve hayır getirmesi için birtakım taş ve takılar kullanmak adettendi. Kendilerini kötü ruhlardan, cinlerden, nazardan koruması için çeşitli nesneleri vücutlarına, boyunlarına takar ya da üzerlerinde taşırlardı.Büyü günümüzde de süregelen ilk çağ pagan ritüellerinden biridir. Sıradan insanlarda bulunmayan gizli bir gücün sahibi olmak, düşmanlarını, rakiplerini altetmek, aşk ve cinsellikle ilgili isteklerine kavuşmak amacıyla çok çeşitli büyü yöntemleri uygulanırdı. Tütsü ise arınma, temizlenme, kötü ruhları ve cinleri kovma amacıyla paganların okült seremonilerinde, Antik Yunan’da, Hitit Uygarlığı’nda, Babil’de, Firavunlar dönemi Mısır’ında, Roma İmparatorluğu’nda, Hindistan, Tibet ve Japonya’da çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır.Tek tanrılı dinlerde bunlar yasaklanmış ve günah sayılmışsa da değişik versiyonlarla sürdürüldüğü bir gerçektir. Örneğin muskalar, ayet yazılı kağıtların evlere, arabalara asılması, hastalığa ve nazara karşı okuyup üfleme, nazar boncukları, mum yakma vb.

8- Telbiyeler, İlahiler, şiirler

Putperest toplumlar ayinlerinde telbiyeler, ilahiler söylenirdi.Cenaze törenlerinde ağıtlar yakılır, naatlar okunurdu.Örneğin eski Mısır’da ölü evinden kadınlar sokaklara çıkar dövünerek ölüye ağıtlar söylerlerdi. İslam öncesi Araplar da telbiyeler, ilahiler, şiirler çok önemliydi.En beğenilenleri Kabe’ye asarlar, putları için okurlardı.İslam öncesine ait ne varsa yakılıp yokedildiği için ne yazık ki bu kültürden elde çok az bilgi kalmıştır. Bunlardan biri de “Yedi Askı” denilen şiirlerdir.

9- Sembol ve Dövmeler

Pagan inançlarda dilin sembollerle kullanılmasına yoğun olarak rastlanılır. Hemen hemen her pagan toplumda çeşitli semboller mevcuttur. Pentagram denilen beş köşeli ters yıldız en ünlüleridir. Dövme de pagan toplumlarda sıkça kullanılan bir sembol yöntemidir. Hintliler, Japonlar, Amerika Yerlileri ve Afrika’daki bazı kabileler dövmeyi bir süs olarak yaparlarsa da pek çok toplumda dövmenin hastalıklara ve kötü ruhlara karşı koruyucu bir tılsım olarak uygulandığı, bireyin toplumdaki konumunu (köle, efendi, ergen, işçi, asker) vurgulamak için kullanıldığı bilinmektedir.Dövme yapma geleneği hayli eskidir. İ.Ö 2000’lerde Eski Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Eski Yunanlılar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı..

Hun kurganlarında çıkan cesetlerde son derece kıvrak çizgilerle ve dekoratif bir anlayışla yapılmış düşsel yaratıklar ve koç figürlerinden olusan dövmeler görülmektedir. Dinsel-büyüsel kaynaklı bu dövmelerin is olduğu ihtimali ve deriye şırınga edilmesi ile oluştuğu düşünülmektedir. Hunlara ait Pazırık kurganında bulunan bir başkana ait cesetten anlaşıldığı üzere Hunlarda asil ve kahraman kişilerin dövme yaptırabildiği, daha sonraları Kazak ve Kırgızlarda da devam eden bu geleneğin yine kahramanlık niteliği taşıyan bireylere uygulandığı bilinmektedir. İlkel topluluklarda dövme yapılırken törenler düzenlenir. Dövmeyi yapan kişi birtakım dinsel ve büyüsel kuralları yerine getirmek zorundadır.

Sonuç

Buraya kadar anlattığımız putperest adet ve ibadetleri konusunda sanırım herkes hemfikirdir. Müslümanlar da putperestlerin bu ibadetlere sahip olduğunu reddetmez. Bilmeyenler de inceleyip araştırdıklarında doğruluğunu göreceklerdir. Bunlar din derslerinde, din kitaplarında pek anlatılmadığı için sanılır ki Kur’an’da yazılı olanların tümü Muhammed peygamber tarafından getirildi. Görüyoruz ki İslam’ın ve Kur’an’ın getirdiği yeni birşey yok. Zekat ve sadakaya varana kadar hepsi putperestlerde mevcut. Putperestlerde olmayanlar da Yahudilerde var. Peygamberlik, melekler, kıyamet, ahiret, cennet, cehennem gibi. Bu durumda putperestlikle tek tanrı dinlerindeki ortak ibadetleri nasıl açıklayacağız? Örneğin İslam dininin ibadetleri ile İslam öncesi Arap putperestlerinin hemen hemen aynı ibadetlere sahip olmasının sebebi nedir?

Dinlerden özgür düşünenler bu durumu dinlerin evrimine bağlar. Totemizmle başlayan ilkel dinler daha sonra ruhçuluğa ve putataparlığa, çok tanrılı dinlere ve sonunda da tek tanrılı dinlere evrilmiştir. Geçiş yapan toplumların önceki inançların etkisiyle eski adet ve ibadetlerini kısmen değiştirerek de olsa sürdürdükleri görülmüştür. İslam’ın kurucusu Muhammed’in yeni hiçbirşey getirmediği, Kur’an’da yazılı olanların tümünün putperestlerden ve Yahudilerden derleme, toplama olduğu gerçeği karşısında İslamcı görüş ve inanış:Dinlerin evriminin doğru olmadığı, İslam’ın Adem’den itibaren varolduğu, değişik adlarla da olsa peygamberlerin daima İslam’a çağrı yaptıkları, namaz, oruç, hac, zekat, kurban, sünnet vb. ibadetlerin başından beri olduğu ancak toplumların zamanla İslam’dan saparak putlar ve ilahlar edindikleri, İslam’dan miras aldıkları ibadetleri bu putlara ve ilahlara yaptıkları şeklindedir.

Örneğin büyük çoğunluğu müslüman olan Türk toplumunun zamanla İslam’dan saptığını, putlar edindiğini ve Allah’a ilaveten ay tanrısı, güneş tanrısı vb. ilahlara taptığını ama namaz kılmaya, oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye, sünnet olmaya devam ettiğini düşünelim. Bu mümkün müdür? Ya “Tanrı denmez Allah denir” diye ısrar eden zihniyet, allah (el-ilah) ismi Adem’den beri var ise Sümerde, Mısır’da, Hind’de, Çinlilerde, Türklerde, Yahudiler’de, hristiyanlarda “Allah” isminin unutulmasını ya da yokedilmesini ama Arap putperestlerince korunmasını nasıl izah edebilir? Her toplumun kendi dilinde allaha karşılık gelen bir isme sahip olduğu şeklinde mi? Yani Eloha, Brahma gibi. Öyleyse ne diye Tengri’ye, Tanrı’ya karşı çıkarlar?

”Putların, Kabenin istediği: Kölelik;
Çanların, ezanın dilediği: Kölelik;
Mihraptı, kiliseydi, tespihti, salipti
Nedir hepsinin özlediği? Kölelik.”
Ömer Hayyam

Kaynak: agnostik.org

Castaneda ile röportaj


1997 yılında Daniel Trujillo Rivas’ın yaptığı “Bilinmeyene Seyahat: Carlos Castaneda’yla Bir Röportaj” ismiyle, Şili ve Arjantin’de çıkan Uno Mismo adlı dergide yayınlanan söyleşinin çevirisi

Don Juan Matus’tan öğrendiğiniz öğreti ve tecrübeleri toplumla paylaşmaya nasıl karar verdiniz?

Don Juan’ın bana ve diğer 3 öğrencisine öğrettikleri tüm insanlığın algısal olanaklarının sınırları içindeydi. Nasıl bir yol izlenmesi gerektiğini tartıştık. Öğrendiklerimizin bizde saklı kalması doğru olmazdı. Geriye tek bir tercih kalıyordu: Öğretileri paylaşmak. Bu oldukça tehlikeli, riskli ve yorucu olacaktı. Ancak Don Juan’ın değerini topluma yansıtmanın tek yolu buydu.

Don Juan insanı nasıl tanımlıyor?

Don Juan bize onun öğretileri doğrultusunda yaşayan bir insanın yaşantısının çetin örneğini gösterdi. Çetin örnek diyorum çünkü bu örneği taklit etmek, onun gibi olmak çok zordu. Hem parçalanmaz bir bütünlük arz etmek, hem de her şeyle yüzleşecek esnekliğe sahip olmak… Bu, Don Juan’ın yaşam biçimiydi. Bunları göz önüne aldığımızda, bir insanın yapabileceği tek şey, kusursuz bir aracılık, arabuluculuktu. İnsan, kozmik satranç oyununda bir oyuncu değil, bir piyondu. Her şeyi kararlaştıran ise büyücülerin niyet ya da ruh dediği, kişiselliğe sahip olmayan bilinçli enerjiydi.

Bazı çevreler çalışmalarınızın gerçekliği yansıtmadığını ve hayal gücünüzün ürünü olduğunu ileri sürüyor. Kimileri de çifte standart uyguladığınızı, yaşam biçiminizle anlattıklarınızın örtüşmediğini söylüyor. Bu şüpheleri ortadan kaldırmak için ne söylemek istersiniz?
Batılı insanın kavrayış sistemi, önyargılı düşüncelerden destek alır. Muhakeme yaparken, gerçekliği peşinen, şüphesiz kabul edilmiş fikirlere dayanırız. Ortodoks antropoloji konusunda da bu durum geçerlidir. Nedir Ortodoks antropoloji? Üniversite amfilerinde bize öğretilen mi? Başına tüyler takıp ruhlarla dans etmek mi? Yıllardır insanlar üniversitede öğretilen klasik ve önyargılarla dolu antropoloji bilgisiyle uyuşmayan şeyler yazdığım için bir yazınsal karakter yaratmakla suçladılar beni. Ancak Don Juan’ın bana öğrettiği, bütünsel bir davranış biçimiydi; buna önyargılı Batı düşünce sisteminde rastlamanız neredeyse imkansızdır.

Şamanizm’le ilgili sonuçlar çıkaramadım hiçbir zaman. Bunun için, Şamanların dünyasında aktif bir üyesi olmanız gerekiyor. Bir antropoloğun topu topu iki yıl birlikte yaşadığı kültürler hakkında yüzde yüz kesin ve güvenilir sonuçlara varması zordur. Bir kültürel dünyanın üyesi olmanız için, hayatınızın tamamını vermek zorundasınız. Antik Meksika Şamanlarının kavrayış dünyası hakkında 30 yılı aşkın süredir çalışıyorum; ama şunu içtenlikle söyleyebilirim ki, sonuçlar çıkarıp bunları açıklama yeterliliğine sahip olacak bir üyenin yeterliliğine sahip görmüyorum kendimi. Nüfuz edilemez önyargılarla dolu Batı düşüncesine bunu kabul ettirmek ise çok güç.

Fotoğraflarınızın çekilmesine, sesinizin kaydedilmesine ve kişisel bilgilerinizin paylaşılmasına izin vermeyişinizin nedeni nedir? Bu, ruhani çalışmalarınızı etkiliyor mu? Önerdiğiniz yolun takip edilmesi açısından kim olduğunuzun bilinmesi önemli değil mi?

Don Juan gibi bir Şaman için kişisel bilgi vermemenin ardında yatan neden çok basit. Kişisel tarih denen şeyi bir yana bırakmak için bu zorunlu. “Ben” kavramından uzaklaşmaya çalışmak bazen oldukça can sıkıcı ve zor. Şamanların amacı, kişisel “ben”in geçerliliğini yitirdiği bir akışkanlığa ulaşmak. Fotoğrafların ve kişisel bilginin yokluğu bu süreci bilinçaltı yoluyla kolaylaştıran bir durum. Bireyselliğe verdiğimiz önem açısından fotoğraflara, kayıtlara, biyografik bilgiye yönelik doğuştan gelen sorgulanmaz bir alışkanlığımız vardır. Don Juan, bir Şaman hakkında hiçbir şey bilinmemesinin daha iyi olduğunu söylerdi; böylece bir insanla karşılaşmak yerine bir fikirle karşılaşırız.
Alıştığımız dünyada ise karşımızda birçok psikolojik sorunu olan ancak fikri olmayan, “ben, ben, ben” sözleriyle dolup taşan bireyler var.

İstenç
Don Juan şöyle diyor: Hepimiz doğarken sekiz noktayla geliyoruz dünyaya. İkisi, akıl ve konuşma; herkesçe bilinir. Hissetme biraz bulanıkçadır ama tanınmaz da değildir. Ama insan yalnızca büyücülerin dünyasında tanışır rüya görme, görme ve istenç ile. Sonuncularla ise bu dünyanın dış kıyısında rastlaşırız. Sekiz noktanın tümü özün bütünselliğini oluşturur. Açıklamasız kalan iki nokta istençle bağlantılıdır; hissetme, rüya görme ve görme ile uzak dururlar, konuşma ve akıl yürütmeyle ise iyice ayrı düşerler. Kafa bölgesi akıl ve konuşma merkezinin yeridir. Göğüs kemiğinin ucu, hissetme merkezinin yeridir. Karın deliğinin altındaki bölge istenç merkezinin yeridir. Algılayanlarız biz. Algıladığımız dünya, aslında bir yanılsama. Doğduğumuz andan başlayarak bize anlatılan bir betimlemeden yaratılan bir yanılsama. Bizler, ışıldayan varlıklar, iki erk halkasıyla birlikte doğduk. Ne var ki dünyamızı yaratmak için yalnızca birini kullanırız. Biz doğduktan hemen sonra bize takılan bu halka akıldır, yoldaşıysa konuşma. İkisinin arasında tertip edilip sürdürülür bu dünya. Yani aslında aklının sürdürmek istediği bu dünya, bir betimlemeden, aklın kabullenmeyi ve savunmayı öğrendiği değiştirilemez kurallardan yaratılan dünyadır. Don Juan’a göre ışıldayan varlıkların gizi hiçbir zaman kullanmadıkları ikinci bir erk halkalarının olmasındandır. Bu, istençtir. Büyücünün oyunu, sokaktaki adamın oyunuyla aynıdır. İkisinin de betimlemesi vardır. Sokaktaki adam bunu aklıyla destekler, büyücü ise istenciyle. İki betimlemenin de kendine özgü kuralları vardır. Ama büyücü daha üstün durumdadır, çünkü istenç, akla oranla daha kapsayıcıdır.

“Genel olarak insanoğlu dehşet verici bir kaos içindedir. Kimse bir diğerinden daha iyi durumda değildir. Hepimiz ölüme yürüyen varlıklarız ve bunu kabul etmediğimiz sürece bir çıkar yol bulmamız zor.”

Spiritüalitenin anlamı üzerine konuşalım biraz da… Bir organizmanın ruhsal, ahlaki ve entelektüel eğitimle dönüştürüldüğü bir düzey olarak spiritüalite… Bu iddiaya katılıyor musunuz? Don Juan’ın dünyasında spiritüalitenin yeri nedir?

Don Juan gibi pragmatik ve ölçülü biri için spiritüalite içi boş bir ideal. Herhangi bir dayanak olmadan güzel olduğuna inandığımız, üzeri şiirsel ifadeler ve edebi söylemlerle örtülen ancak bunun ötesine geçmeyen bir iddia… Don Juan gibi Şamanlar pratiklikten yanadır. Onlar için, akıl ve farkındalığın hayatın ürünü olduğu yırtıcı bir evren vardır sadece. Don Juan kendisini sonsuzluğun gezgini olarak görür ve bir Şaman gibi bilinmeyene yolculuk etmek için kişinin sınırsız pragmatizme, ağırbaşlılığa, yalınlığa ve çelik gibi sert bir sezgi gücüne sahip olması gerekir. Bu açıdan bakıldığında, Don Juan spiritüalitenin günlük hayatta başarılması imkansız bir tanım olduğuna inanıyordu.

Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi bir Şaman, bir öğretmen ya da Şamanizm öğrencisi olarak görmüyorum. Batılı bir antropolog ya da sosyal bilimci olarak da görmüyorum. Batı dünyasının çizgisel algı alanında ayırt edilmesi ve anlaşılması güç olan bir fenomeni betimlemeye çalışıyorum ben. Don Juan’ın öğretilerini asla sebep-sonuç dairesi içinde sunamam. Onun ne diyeceğini ve ne yapacağını önceden kestirmek imkansızdı. Bu nedele yaşananlar tamamen subjektifti; detaylandırılmış, tasarlanmış ya da aklın ürünü olan şeyler değildi.

Kitaplarınızda Batılı bir zihnin inanmakta zorlanacağı olayları aktarıyorsunuz. Bu durumda anlattıklarınızın gerçekliğine insanları ikna etmenin yolu nedir sizce?

Kişi Don Juan’ın dünyasına entelektüel birikimle giremez. Onun dünyasında her şeyin mutlak bir açıklıkla ispatlanması da imkansızdır. Yapacağımız şey, dünyayı kapsayıcı bir tutumla ele almamızı sağlayan bir farkındalık geliştirmektir. Diğer deyişle, Don Juan’ın Şamanizm’inin amacı, tarihsel ve günlük algı parametrelerini kırarak bilinmeyeni algılamaktır. Kendisine “sonsuzluğun yolcusu” demesinin nedeni de budur.
İnsanoğlunun em karakteristik özelliğinin “enerji algılayıcılığı” olduğunu ileri sürüyorsunuz. Enerjiyi doğrudan algılamak için de “birleşim noktası” denen yere doğru bir hareketin zorunlu olduğunu belirtiyorsunuz. 21. yüzyıl insanı için bunun ne gibi bir yararı olabilir?

Don Juan gibi Şamanlara göre tüm insanlar, evrende akış halinde bulunan enerjiyi algılama potansiyeline sahip. Birleşim noktası denen yer, kişinin enerji alanında bulunan bir nokta. Diğer deyişle, Şamanlar bir insanı evrende akış halinde bulunan bir enerji olarak algıladığında parlak bir küre gördüler. Işıltılı kürelerin arka yüzünde yoğun parlaklıkta bir nokta daha keşfettiler. Enerjiyi doğrudan gözlemleme yoluyla, bu noktanın enerjiyi duyusal veriye dönüştürme, sonra da onu yorumlama edimine anahtar olduğunu kavradılar. Bu nedenle ona birleşim noktası adını verdiler. Algılamanın da aslında orada toplandığı görüşüne vardılar. Birleşim noktasının yerini kürek kemiklerinin arasında, onlardan bir kol boyu uzaklıkta olarak betimlediler. Aynı zamanda birleşim noktasının tüm insan soyunda aynı noktada yer aldığını, böylece her insanoğluna verdiği dünya görüntüsünün tümüyle benzeş olduğunu keşfettiler.

Don Juan’a göre birleşim noktasının yerini değiştirmek çok güç ama aynı zamanda dünyadaki en basit iş. Yüksek ateş, açlık ya da korku, aşk veya mistisizm bunu yaptırabilir. Ayrıca büyücülerin yeğlediği yöntem olan niyet de bunu yaptırabilmenin yollarından biri. Evrende akış halinde olan enerjinin doğrudan algılanmasının pragmatik değeri 1. yüzyıldaki insan için neyse 21. yüzyıldaki insan için de odur. Kişinin algı sınırlarını genişletmesini ve bu gücü hayatında kullanmasını sağlar.

Don Juan’ın öğretilerini uygulamak isteyenler ne kazanacaklar? Bu kişilere önermek istedikleriniz var mı?

İyi niyete sahipseniz, neler başarabileceğinize bir sınır koymak imkansızdır. Don Juan’ın öğretileri spiritüel değildir. Bir Şaman için en önemli şey, pragmatik olmaktır. Onunla karşılaştığımda objektif bir sosyal bilimci olarak pragmatik bir kişi olduğumu düşünürken, o bu iddiamı yıktı ve benim bir Batılı olarak pragtamizmden ve spiritüaliteden uzak olduğumu fark etmemi sağladı. Gördüm ki, o ana dek spiritüalite sözcüğünü maddiyatın zıttı olarak kullanıyormuşum.

Yaşamın materyalist yüzünden uzaklaşmak istiyordum ve bu isteğime spiritüalite diyordum. Ancak Don Juan’ın hedeflediği farkındalık ve insan algısının sınırsızlığına ulaşmak arzusu, Batı dünyasından tarif edilen spiritüalite ile karşılaştırılamaz.
Son olarak söylemek istedikleriniz…

Tüm insanlar eynı seviyededir. Don Juan, çalışmalarımızın başında insanların durumunun ne denli ortak olduğunu göstermek istedi bana. Ben bir Güney Amerikalı olarak sosyal reform fikriyle oldukça yakından ilgiliydim. Bir gün Don Juan’a bir soru sordum: “Bir üyesi olduğun Yaquiler korkunç bir durumdayken nasıl hiçbir şey yapmadan durabiliyorsun?” Bildiğim kadarıyla Yaquiler arasında tüberkloz baş göstermiş ve ekonomik yetersizlik nedeniyle durumlarında bir düzelme gözlenmiyordu. Don Juan şöyle cevap verdi: “Evet, bu çok üzücü bir durum; fakat senin durumun onlardan daha iyi değil. Eğer Yaquilerden daha iyi bir halde olduğunu sanıyorsan, yanılıyorsun. Genel olarak insanoğlu dehşet verici bir kaos içindedir. Kimse bir diğerinden daha iyi durumda değildir. Hepimiz ölüme yürüyen varlıklarız ve bunu kabul etmediğimiz sürece bir çıkar yol bulmamız zor.

Sonsuzluğa Açılan Kapı

Don Juan bizim benzersiz ve mutlak olduğuna inandığımız dünyamızın, bir soğanın katmanları gibi düzenlenmiş ardışık dünyalar demeti içinden yalnızca bir tanesi olduğunu iddia ediyordu. Bizim sadece kendi dünyamızı algılamak üzere erksel olarak koşullanmış olmamıza karşın hâlâ kendimizinki kadar gerçek, benzersiz, mutlak ve içine çeken bu başka alemlere girebilme yetimizin bulunduğunu öne sürüyordu.
Don Juan bana, bu başka alemleri algılamak için sadece bunlara göz dikmek değil aynı zamanda bunları yakalamak için yeterli erkeye sahip olmak gerekliliğini açıklamıştı. Bunların varlığı sürekli ve bizim farkındalığımızdan bağımsızdır diyordu; ancak erişilmezlikleri tamamen bizim erkesel koşullanmamızın bir sonucudur.

Başka bir deyişle, açıkça ve sadece bu koşullanmadan ötürü, gündelik yaşamımızdakı dünyanın tek olası dünya olduğunu sanmak zorunda kalırız. Erksel koşullanmamızın düzeltilebilir olduğuna inanarak, Don Juan, eski zaman büyücülerinin erkesel algılama yetilerimizi yeniden koşullanmak üzere tasarlanmış bir dizi uygulama geliştirdiklerini belirtti. Bu uygulamalar dizinine, rüya görme sanatı diyordu. Zamanın sağladığı bakış açısıyla, şimdi Don Juan’ın rüya görme konusunda yapmış olduğu en uygun nitelemenin bunu “sonsuzluğa açılan kapı” olarak adlandırmak olduğunu fark ediyorum.

Let There Be Such A Place…

Let where I live be such a place;

Green and blue as far as the eye can reach

Butterflies too, in rainbow colors

Let my body not become heavy for me,

Let me not drag it along with me.

Let me be a guest for a while

To whatever I like

Let me move

Sometimes inside a tree, inside a rabbit

Or inside a man.

Oh what a beautiful world

No rents, no contracts.

Let love again be our glue

Life’s joy, my mother’s tenderness

Let children be all of our’s

Our buildings made of magic stone

Which shines by itself.

Let Vivaldi play, or Shopen

Let verses drop from soft clouds

Wash our souls like rain

Let flowers burst from inside of us

Let us communicate

by touching, smelling and kissing

Let our colors reach before us

To where we are going.

Colorful fruits on trees

Lets just do things that we want to do

Watch approaching stars

Go to Jupiter on our yearly holiday

Let time had slowed down so much

that we don’t notice what gets older

Lets start fires in the garden and lets make love

Let our stomachs shrink for food

Fruits become enough, never consumed

on their branches.

Let us never again have to put aside.

Lets be all ears

to our wise, discuss gently

touch our souls

As it is the most precious jewel.

Lets taste the taste of being united

Our goal be giving.

Lets become wanderers to be able to give more

Find places in the Universe which are in need

With laughters and tweets

Lets life be elongated to eternity

The feeling of giving oneself

Be an excited and serene orgasm.

Sibel Atasoy

02.03.2004

Çeviri: Ersin Koç

https://blog.sonsuz.us/?s=%22%C3%B6yle+bir+yer+olsun+ki%22

Lagalugga

Necronomicon’daki Marduk’un 50 isminden biri olarak bulunuyor ve şu açıklamalar veriliyor.

Tüm ruhların ÖZ’ünü bilendir, Ölülerin ve Doğmayanların, Yıldızdaki ve Dünyadaki, Havadaki ve Rüzgardaki ruhların hepsini. Söyleyeceği şeyler seni bilgeliğe yükseltir. Büyünün daha kolay ve çabuk yapılmasını sağlar, her durumda Gerçeği kutsar, başkalarının kişisel davranışından gerçeği sezmenizi, aldatıldığınızı hemen anlamanızı, veya diğerlerinin kendilerini aldattığını dahi anlamanızı sağlar. Bu Ruh büyücülere, büyü sanatının kendisi, ve ruhların en iyi nasıl çağrılacağı bilgisini verir.

Şu andaki kullanımda bir benzerlik var mı acaba?