Cern Deneyi Tartışması

NTV’de profesör canlı yayını terk etti

NTV gecenin en şiddetli tartışmasına sahne oldu. CERN deneyini tartışan bilim adamları fena kapıştı. Prof. Saçlıoğlu stüdyoyu terk etti!

NTV gecenin en hararetli canlı yayınına imza atarak izleyenlere ilginç bir tartışma izletti. Ancak programın konusu ne Balyoz soruşturmasıydı ne de anayasa değişiklik paketi.

Celal Pir’in hazırlayıp sunduğu ‘NTV soruyor’da bilim dünyasının gözlerini diktiği tarihi bir deney tartışıldı. İsviçre’de yapılan CERN deneyinin uzmanlarca değerlendirildiği programda tam anlamıyla bir bilim savaşı yaşandı. Cumhuriyet yazarı ve bilim-teknoloji gazetecisi Orhan Bursalı, Prof. Hayrani Altıntaş, Prof. Cihan Saçlıoğlu, Doç. Dr. Caner Taslaman’ın katıldığı programa fizikçi Prof. Cihan Saçlıoğlu stüdyoyu terkederek damgasını vurdu.

Fizik alanında uzman olan isimler NTV’de CERN deneyinin olası sonuçlarını ve hedeflerini tartıştı. Ancak tartışma hayli gergin bir atmosferde yapıldı.Fizikçi Prof. Saçlıoğlu, ilahiyat Fakültesi öğretim görevlisi Prof. Hayrani Altıntaş’la girdiği tartışmada adeta çıldırdı. Tartışmanın fizik ve din konusuna kayması üzerine Saçlıoğlu ‘buna daha fazla tahammül edemem. Bu programın bu kadar saçma bir noktaya geleceğini tahmin edemedim. Orada insanlar 10 milyar Euro para yatırarak neler yapıyorlar, burada neler konuşuluyor..’ diyerek canlı yayında stüdyoyu terketti.

Haber kaynağı: Gazeteciler.com

Roma/Latince/Kilise vesaire..

Kilisenin Latinceyi resmi dil olarak kabul etmesi M.S. 3. yüzyıldır. Aslında sadece bu hadise bile hiristiyanlık tarihini geçmiş ve gelecek ekseni üzerinde değerlendirebilmek açısından önemli bir detaydır.

Geçmişe ait olarak söylenebilecek şey- benim edindiğim kanaat- kilisenin kökenlerini araştırma ve adlandırma sahası olarak yahudi geleneği ya da tevrat bilgisini değil, bilakis onlara tamamen yabancı olan Roma’yı tercih etmiş olmasıdır.(Bu aynı zamanda tarihsel bir zorunluluk olarak da ele alınabilir, çünkü yahudilik ile ayrımlaşma ve kendini tanımlama noktasında söz söylemek durumunda kalan kilisenin aslında elinde daha başka bir seçeneği de yoktu.)

Tam da bu noktada “Vulgate”ye vurgu yapmak gerekiyor.

( Vulgate 4. yüzyılda St. Jeromi tarafından latinceye çevrilen incildir. Yani gün geçtikçe hiristiyanlaşan Roma’nın incil ile kendi dilinde yüzleşmesini ifade eder. Çeviriyi yapan St. Jeromi hem katolikler hem ortodokslar için son derece saygın ve kutsal bir şahsiyet olmakla kalmayıp , onun çevirisi olan olan “vulgate” de hristiyan dünyasında halen ve gerçek anlamda bir kaynak kitap olarak kabul edilmektedir.)

Makalelerini okuduğum bazı tarihçiler Vulgate’nin önemi ile ilgili olarak bende şu izlenimi bıraktılar;

St. Jerome çevirisini yaptığı incili Roma’ya armağan ederken bir anlamda terminolojik bir sorun ile karşılaşmış ve tarihsel olarak bambaşka bir kültür ve anlayıştan gelen Roma ile eski metinlerin ait olduğu kültür ve anlayış arasındaki farklılıkların daha iyi anlaşılabilmesi noktasında haklı bir kaygı yaşamıştır. Bu bakımdan denilebilir ki, çeviri aslına sadık olmakla birlikte terminolojik anlamda pek çok noktada Roma’yı yadetmek durumunda kalmış, ve belki de çevrilen incilin daha iyi anlaşılabilmesi kaygısıyla hem Roma halk diline ait kavram ve sözcükler hem de Roma hukuk terimleri incile dahil edilmiştir. (E şimdi bunun anlamı da yaklaşık olarak şöyle oluyor sanırım; Roma kültürü ve hukuku -gizli ya da örtülü- daha en başından itibaren hiristiyanlık ile birlikteydi.)

Zaten olayı “dil” üzerinden irdelediğimizde böyle bir sonucun gayet normal olduğu yargısına da varılabilir.Zira herkesin de tahmin edebileceği gibi dil sadece bir iletişim ve anlaşma aracı olmayıp, algıları, kavramları, alışkanlıkları ve genel mantığıyla büyük bir kültürel mirası da beraberinde getirecektir ister istemez. Ve Vulgate’nin hiristiyan dünyasında bugün de dahil olmak üzere tarihin her döneminde tam anlamıyla bir kaynak kitap olarak kabul edilip kutsal sayıldığını düşünürsek, geçmişin Roma’sına ait mizaçın hiristiyanlığın geleceği üzerindeki etkisi de daha iyi anlaşılabilir sanırım.

(Dilin etki gücünü hayal edebilmek için şu örnek üzerinden düşünmek faydalı olabilir. Farz edelimki Kur’an’ın indiği dil olan arapça zamanla unutulmuş ve kullanım geçerliliğini kaybetmiş bir dil olsun ve bugün elimizde temel kaynak olarak başvurulan ve okunan bütün kur’anlar da nerdeyse bin yıl önce ve türkçe’ye çevrilmiş olan kitaplardan oluşsun.Böyle bir ihtimal sanırım çok şeyi etkilerdi.)

Kaldı ki “dil” bu sürecin sadece bir bacağıdır. Daha başka pek çok tarihi etken de mevcut ve Roma’nın tarih boyunca gerek politik örgütlenmesi, gerek hukuku, gerekse yazılı olmayan örf ve ananesi ile pek çok açıdan “din” içerisinde taşınması çok uzun ve detaylı bir öykü şüphesiz.. Ama amatör bir meraklı olarak bunun izlerini hristiyanlık tarihi üzerinden/içinden sürmek çok ilginç ve en azından benim için keyifli bir meşgale.

Eski Ahid’te dile getirilenleri ve tevrat hukukunu İsa ‘nın ardından hükmü kalkmış olarak ilan eden, ama yeni ahid’de de genel geçer bir sosyal iyilik vurgusu dışında fazla birşey bulamadan Roma’ya entegre olmak durumunda kalan kilisenin, (isa’nın kilise benzeri ibadethaneler kurulması yönünde açıkça bir beyanı olmamasına rağmen) takip eden dönemde gittikçe daha bir etkinlik kazanması ve kurumsallaşmaya başlaması, akabinde bir iktidar ve güç savaşımı içerisinde yapmak durumunda kaldıkları tarihi açıdan incelendiğinde şeklen olmasa bile ruhen sanki hep Roma çıkıyor karşımıza..

(Aslında mutlak gücü ve iktidarı hedefleyenleri tilkiye benzetirsek, Roma da kürkçü dükkanı oluyor bu anlamda.Ve kim ki bunu en ihtiraslı ve en yalın anlamda hedefliyorsa Roma ile de şeklen ve öz bakımından o kadar benzeşmek durumunda kalıyor. Mesela Roma’yı 20. yüzyılın ortasında aslına en uygun şekilde diriltmek isteyen şahsiyet kimdi derseniz, benim cevabım Adolf Hitler olur. Hitler’in III.Reich’ı iç görüsünden hukuğuna, ayrıca yürüttüğü siyaset ve gelecek planlarına kadar bir anlamda Roma İmparatorluğunun hemen bütün bileşenlerine sadık kalınarak ve 20. yüzyılın ortasında yaratılmak istenmesi hadisesidir benim için.)

Ve şimdi düşünüyorum da, Roma Hukuku’nun üniversitelerin ilgili fakültelerinde halen temel ve zorunlu bir ders olarak okutuluyor olmasına şaşmamak lazım.Yani bu denli etkili ve dönüp dolaşıp dirilen bir insani “öz” ve “şiddete” ait hukukun bence de akademik camianın ilgili bölümlerinde zorunlu olarak okutulması gereklidir ki, insan kendini bilsin.

Bu arada konunun bir başka yönü de islami dünyanın eski yunan ve Roma ile olan iletişimi. Platon’u Ve Aristotales’i ölümlerinden asırlarca sonra hristiyanlaştırıp kendilerine mal edenler sadece isa mesihe inananlar değildi kuşkusuz. İslami düşünürler de hem Platon hem Aristotales ile fazlasıyla hem de hristiyanlardan daha geniş ve farklı açılarla muhatap olmuşlar . (Örneğin Hristiyanlar Aristotales’in sadece mantığını Platon’un ise evren modelini almışken islami düşünürler bunlarla yetinmemişler). Yine de islamiyetin eski yunan ve Roma ile etkileşimi üzerine daha fazla okumam gerekiyor..Şimdilik bu kadar, my sweet ortaçağ…:)

Dürüst Budalalar ve Sahtekar Dahiler

WILLIAM SAROYAN …İnsanlık Komedisi’ni kaleme almıştı. Öykünün kahramanı Marcus, hükümetin hiç de hoşuna gitmeyecek biçimde savaşlara inanmadığını,kendini kahraman gibi hissetmediğini söylüyor, kimseden nefret etmediğini ve aşırı yurtsever olmadığını özellikle belirtiyordu, ” Keşke asker olmasaydım keşke savaş olmasaydı.” diyordu… Çocukluğu, oturdukları göçmen mahallesine Anadolu’dan gelenlerin anlattıkları hikayelerini dinleyerek geçmişti. Yürek burkan öykülerini… Bunu yapan Türklere çok lanet okumuş, sonra bir gün birini diğerinden soyutlamanın yanlış olduğuna karar vermişti. 1915 yılında dünyayı kuşatan belanın sebeplerinden biri olarak gösterdiği Ermeni genareli Antranik’le ilgili yazdığı hikayede şöyle söylüyordu: ” Onu bunu namussuz diye diğerinden ayırmak hakça değil. Ermeni nasıl acı çekerse Türk de çeker. Bilemezdim şu Türk dediğimiz insanın zorlandığı yola sapan, kendi halinde biçare olduğunu. Ondan nefret etmenin aynı hamurdan çıkma Ermeni’den nefret etmek anlamına geldiğini.” … Asıl suçlular Türkler Ermenileri, Ermeniler Türkleri öldürüken cephe gerisinde, hatta yakılıp yıkılan yerlerden çok uzaklarda hayatlarını devam ettirmişlerdi. Aslına bakılırsa dünyada milliyet denen şeyin hükmü giderek azalıyordu. Güçlerini hayatın değil ölümün emrine verenlerin hepsi kafayı üşütmüştü. Bir insanın ölümünü askeri bir harekatın başarısına ya da başarısızlığına etki eden bir unsur görmek büyük ahmaklıktı… Öldürülenlerin aşık delikanlılar, karıları ve çocukları olan erkekler olduğunu söyleyip soruyordu Saroyan: ” Ne demek istiyorsunuz? Onlar da insan öyle değil mi? Eğer onlar bir isim yakıştırılıp öldürülüyorsa bana da bir isim takın.” Artık uluslar demeyi bırakıp insanlar denilmeliydi. İnsanların bütün sorunları çözülmüş sıra öldürmeye mi gelmişti? Hepimiz bu dünya da ikamet etmiyor muyduk? Bütün kavgalar insanların haklı olma arzusundan ve çabasından çıkıyordu. İnsanlığın mikrobu şu lanet olası egoydu. Bayalığın her türlüsüne karşı olduğunu söyleyen Saroyan dürüst budalaları, sahtekar dahilere tercih ediyordu…
PERİHAN ÖZCAN
Ekleyen:: iç-mihrak

FAZLA ÜRETİMİN ARDINDAN GELEN

FAZLA ÜRETIMIN ARDINDAN GELEN

Cicero döneminin Yunan sairi Antiparos, su degirmeninin (tane ögüten) bulunmasini, tutsak kadinlari özgürlüge kavusturacak ve altin çagi geri getirecek diye söyle kutluyordu:

“Siz ey degirmende çalisan kadinlar! Degirmen tasini döndüren kolu birakin, rahat rahat uyuyun! Horoz, varsin günün isidigini bos yere haber versin size! Dao, kölelerin isini perilere yükledi. Iste, onlar simdi güle oynaya çarkin üstünde siçrayip duruyorlar. Ve iste sallanan dingil isiltilarla dönüyor, agir tasi çevire çevire. “Babalarimizin yasamini sürdürelim. Tanriçanin bize verdigi bos zamanin tadini çikaralim.”

Yazik! Pagan sairin mustuladigi bos zaman gelmedi. Kör, sapik ve insan canina kiyan çalisma tutkusu, özgürlestirici makineyi, özgür insanlari kölelestiren bir araca dönüstürüyor: üreticiligi, yoksullastiriyor onlari.

Iyi bir kadin isçi, igle dakikada ancak bes ilmek atar, oysa kimi dönüsümlü dokuma tezgâhlari ayni süre içinde 30 bin ilmek atiyorlar. Buna göre, makinedeki her dakika, kadin isçinin 100 saat çalismasina esittir; ya da, makine her dakikada kadin isçiye on günlük bir dinlenme zamani saglamaktadir. Dokuma sanayisi için dogru olan, modern mekanikle yenilenen tüm sanayiler için de az çok dogrudur. Ama, ne görüyoruz? Makine gelistikçe ve insan çalismasini durmadan artan bir hiz ve kesinlikle yendikçe, isçi, dinlenme süresini ayni oranda uzatacak yerde, makineyle yarisircasina çabasini iki kat artiriyor. Saçma ve öldürücü bir yarisma bu! Insan ve makine yarismasinin alabildigine serbest kalmasi için, isçiler, zanaatçilarin çalismasini sinirlayan eski loncalarin akla uygun yasalarini ve tatil günlerini ortadan kaldirmislardi. (14) Çünkü o dönemin üreticileri, yedi günün yalnizca besinde çalistiklari için, palavraci ekonomicilerin anlattiklari gibi, yalnizca hava ve suyla yasadiklarina mi inaniyorlardi? Haydi canim siz de! Dünyanin tadini çikarmak, sevismek, nese verici Tembellik Tanrisi’nin onuruna sölenler düzenlemek için bos zamanlari vardi onlarin. Protestanliga batmis olan o nesesiz Ingiltere, o zamanlar kendisine “Neseli Ingiltere” dedirtiyordu. Rabelais, Quevedo, Cervantes ve serüven romanlarinin bilinmeyen yazarlari, iki savas ve yikim arasinda, içkilerin çanak çanak tasindigi, o keyfi çikarilan içki âlemlerinin betimlemeleriyle agzimizin suyunu akitiyorlar. (15)

Jordaens ve Flaman ressamlar, bunlari o gönül açici tablolarinda resimlemislerdir. Siz ey ulu Gargantua mideliler, ne oldu sizlere? Tüm insan düsüncesini kusatan ulu beyinler, ne oldunuz? Bizler, çok küçüldük ve yozlastirildik. Kudurmus inek eti, patates, kirmizi sarap ve Prusya schnapsi ustaca birbiriyle kaynasarak bedenlerimizi zayiflatti, aklimizi kisaltti. Iste o zaman, insan midesini küçültür ve makine üreticiligini artirir; yine o zaman, iktisatçilar Malthus’un kuramini, din de perhizciligi ve çalisma dogmasini ögütler bize. Ama, onlarin dilini koparip köpeklere atmak gerekirdi.

Isçi sinif, her seyi basite indiren o iyi niyetiyle özünü körü körüne asilamalara ve dogal taskinligiyla gözü kapali kendini çalismaya ve perhize kaptirdigi için, kapitalist sinif, kendini tembellige, zoraki zevke, verimsizlige ve asiri tüketicilige vurmustur. Ama, isçinin asiri çalismasi canini çikariyor ve sinirlerini geriyorsa, bu, kentsoylu için aci çekme bakimindan ayni ölçüde verimlidir.

Üretici sinifin kendini adadigi perhiz rejimi, ha babam ha ürettigi ürünler, kentsoylulari asiri ölçüde tüketmek zorunda birakiyor. Kapitalist üretimin baslangicinda, yani bir ya da iki yüzyil öncesinde, kentsoylu, yerli yerine oturmus, akla yatkin ve kendi halinde gelenekleri olan bir insandi. Karisiyla söyle böyle yetiniyordu, susayinca içer, acikinca doyasiya yerdi. Sefilce yasamin soylu özelliklerini dalkavuklara ve kibar fahiselere birakirdi. Bugün, sonradan görme hiçbir kisinin çocugu yoktur ki, orospulugu gelistirmeyi ve civa madeni isçilerine bir amaç saglama yolunda üstünü basini civaya bulama zorunda oldugunu düsünmesin… Bu meslekte, insanin bedeni hizla çöker, saçlari ve disleri dökülür, gövdesi çarpilir, göbegi siser, solugu kesilir. Devinimleri agirlasir, eklemleri kireçlenir, parmak kemikleri dügümlenir. Cümbüslerin yorgunluguna katlanamayacak kadar güçsüz, ama, Proudhonculugun yükünü sirtlanmis olanlar, ekonomi politigin Garnierleri, hukuk felsefesinin Acollaslari gibi besteci ve yayimcilarin bos zamanlarini doldurmak için karaladiklari koca koca uyutucu kitaplarla beyinlerini kurutuyorlar.

Sosyete kadinlari, acinin acisi bir yasam sürüyorlar. Terzi kadinlarin didine çirpina yaptiklari o perilere yarasir tuvaletleri deneyip degerlendirmek için, sabah aksam, bir giysiyle bir baskasi arasinda mekik dokuyorlar. Saatlerce, saçlarini enselerinde toplatip topuz yaptirma tutkularini, her ne pahasina olursa olsun doyurmaya çalisan usta berberlere teslim eden, o içi bos kafalilar. Korselerinin içinde sikisip kalmis, kunduralari içinde ayaklari büzülmüs, bir itfaiyecinin yüzünü kizartacak denli açik saçik bir giyimle, yoksullar için birkaç metelik toplamak amaciyla, gecelerce balolarda fir dönüp dururlar. Sevsinler sizi. Kentsoylu, üretmeyen ve alabildigine tüketen iki katli toplumsal görevini yerine getirmek için, yalnizca, kendi halindeki zevklerini dürtüslemek, iki yüzyil önceki yorucu aliskanliklarini yitirmek ve kendini asiri lükse, alabildigine bikkinliga ve frengili cümbüslere teslim etmek degil, ayni zamanda kendine yardim saglamak amaciyla, büyük bir insan kalabaligini üretici islerden uzak tutmak zorunda kalmistir.

Iste size, üretici güçlerin kaybinin ne denli büyük oldugunu kanitlayan birkaç sayi. 1861 nüfus sayimina göre, Ingiltere’nin ve Galler ülkesi’nin nüfusu 20.066.244 idi. Bunun 9.776.259’u erkek, 10.289.965’i kadindi. Çalisamayacak kadar çok yasli ve çok genç olanlar, verimsiz kadinlar, erginler ve çocuklar, sonra üretici olmayan yöneticiler, polisler, yargiçlar, askerler, orospular, sanatçilar, bilimadamlari vb. gibi ideolojik meslekler, daha sonra da, isleri güçleri, özelikle yalnizca toprak geliri, faiz, kâr payi vb. adi altinda baskalarinin emegini sömürmek olan insanlar bir yana birakilirsa, geriye üretim, ticaret ve para islerinde çalisan kapitalistlerle birlikte her yastan kadin ve erkek 8 milyon kisi kalir. Bu 8 milyonun içinde sunlar var:

  • Tarim isçileri (çobanlar, çiftlik sahibinin yaninda oturan usaklar ve hizmetçilerle birlikte): 1.098.261.

  • Pamuk, yün keten, kenevir, ipek ve dokuma fabrikasi isçileri: 642. 607.

  • Kömür ve maden ocaklari isçileri: 565.835.

  • Maden isçileri (yüksek firin, hadde makinelerinde vb. çalisanlar): 396.998.

  • Usak sinifi: 1.208.648.

“Dokuma fabrikasi isçileriyle kömür ve maden ocaklari isçileri sayisini ele alirsak, 1.208.442; birincilere demir-çelik fabrika isçilerini eklersek toplam olarak 1. 039.605 sayisina ulasiriz. Bu, her seferinde, modern is kölelerinden daha düsük bir sayi demektir. Iste size makineli kapitalist sömürünün essiz bir sonucu!” (16).

Sayica büyüklügü, kapitalist uygarligin vardigi düzeyi gösteren bütün bu usak sinifina sunlari eklemek gerekir: kendilerini, salt zengin siniflarin büyük harcamali ve (gereksiz, kof, uydurma, ise yaramaz) zevklerini doyurmaya adamis bir takim zavallilar sinifi, elmas yontuculari, dantelacilar, nakisçi kadinlar, lüks cilt isçileri, eglence evlerinin bezekçileri vb. (17)

Zorlama bir zevkin ahlaksizlastirdigi katiksiz bir tembellik içine gömülen kentsoylu sinifi, bu yüzden çektigi sikintiya karsin, yeni yasam biçimine alisiverdi. Her türlü degisikligi igrene tiksine karsiladi. Isçi sinifinin bir yazgi olarak kabullendigi acinasi yasam kosullariyla sapik çalisma tutkusunun yarattigi organik alçaltinin dogurdugu görüntü, her türlü çalisma zorunlulugu ve her türlü zevk kisitlamasina karsin tiksintiyi artiriyordu.

Iste, tam o sira kentsoylu sinifin kendine bir toplum görevi olarak benimsedigi ahlaksizligi hesaba katmaksizin, isçiler, çalismayi kapitalistlere zorla kabul ettirmeyi kafalarina koydular. Saf yürekli isçiler, ekonomicilerin ve ahlakçilarin çalismaya iliskin kuramlarini ciddiye aldilar ve bunun uygulamasini kapitalistlere zorla kabul ettirmeye çalistilar, imanlari gevreyerek. Isçi sinifi “Çalismayan yiyemez” ilkesini atti ortaya. 1831’de Lyon isçileri, “ya bizi kursuna dizin ya da is verin!” diye ayaklandi, 1871 federeleri de ayaklanma eylemlerine Is Devrimi adini verdiler.

Tüm kentsoylu zevklerine ve her türlü tembellige son vermeye çalisan bu kiyici öfke seline karsi kapitalistler, yalnizca acimasiz bir bastirma eylemiyle yanit verebiliyorlardi. Ama sunu da biliyorlardi ki, devrimci patlamalari bastirabildilerse de, isçilerin aylak ve karni toklar sinifina çalisma zorunlulugu getirmek gibi saçma düsüncelerini o akil almaz kiyimlarinin kaninda bogamayacaklardi. Bu beladan yakayi siyirmak için, dört bir yanlarina, sikintilarina yol açan bir verimsizlik içinde besledikleri koruman birliklerini, polisleri, yargiçlari ve zindancilari topladiklarini da biliyorlardi. Bugünkü ordularin niteligi üzerinde yanilgiya düsülemez artik. Bunlar yalnizca ve yalnizca “iç düsmani” bastirmak için sürekli hazir tutulmaktadirlar. Böylece, Paris ve Lyon Kaleleri, kenti yabancilara karsi korumak degil, ayaklandigi zaman iç düsmani cezalandirmak amaciyla yaptirilmislardir. Ve su götürmez bir örnek vermek gerekirse, Belçika ordusunu, hani su kapitalizmin bolluk ülkesi Belçika’nin ordusunu ele alalim: Ülkenin yansizligi, Avrupa Devletlerince güvence altina alinmistir. Bununla birlikte ordusu, nüfusuna oranla, en güçlü ordulardan biridir. Yigit Belçika ordusunun savas alanlari Borinage ve Charleroi dolaylaridir. Belçika subaylari kiliçlarini silahsiz madencilerle isçilerin kanina bulayip apoletler kazaniyorlar. Avrupa uluslarinin ulusal ordulari yok, parali askerleri var. Bunlar, kapitalistleri, 10 saatlik maden isçiligine ya da dokumaciliga köle etmek isteyen halkin öfkesine karsi koruyorlar.

Demek, isçi sinifi kemerlerini sikarak, asiri tüketime yazgili kentsoylularin göbegini alabildigine sisirmistir. Kentsoylu sinifi, can sikici çalismasinin acisini çikarmak için, isçi sinifindan, yararli üretime ayrilanlardan çok daha üstün olan isçileri uzaklastirmis, ayirdiklarini da verimsizlige, “üretimsizlige” ve asiri tüketime mahkûm etmistir. Ama, bu yararsiz insan sürüsü, doymak bilmez açgözlülügüne karsin, çalisma dogmasinin aptallastirdigi isçilerin, tüketmeyi düsünmeden, tüketebileceklerin bulunabilecegini de akillarina getirmeden, deliler gibi ürettiklerini tüketemez olmuslardir.

Isçilerin, kendilerini öldürürcesine çalisma ve yokluk içinde sürünerek yasama gibi çilginligi karsisinda, kapitalizmin büyük üretim sorunu üretici bulmak ve onlarin gücünü iki katina çikarmak degil, tüketici bulmak, isteklerini kamçilamak ve onlarda sahte gereksinimler yaratmaktir artik.

Madem soguktan ve açliktan titreyip duran Avrupa isçileri kendi dokuduklari kumaslardan giysi yapmak, ürettikleri saraplari içmek istemiyorlar, o zaman fabrikacilarla açikgözler, saga sola kosusturup, bu ürünleri giyecek ve içecek insanlari aramaya gitmek zorundadirlar. Avrupa’nin her yil, dünyanin dört bir bucaginda, bunlari ne yapacaklarini bilmeyen insanlara sattiklari yüzlerce milyon ve milyar maldir bunlar. (18) Ama kesfedilen kitalar yeterince genis degildir, ayak basilmamis ülkeler gerekmektedir. Avrupali fabrikacilar, gece gündüz Afrika’yi, Sahra Çölü’nü, Sudan demiryolunu düsünüyor; Livingstonelarin, Stanleylerin, Du Chaillularin, Brazzalarin basarilarini kaygiyla izliyor, bu yigit gezginlerin olaganüstü öykülerini, agizlari bir karis açik dinliyorlardi. Ne bilinmez, sasirtici seyler sakliyordu su “Kara derililer kitasi!” Tarlalari fildisleriyle kapli, hindistancevizi yaglariyla dolu irmaklarda kumla karisik altin pullari akmakta, milyonlarca zencinin, Dufaure ve Girardin’in yüzleri gibi çirilçiplak kiçi, örtünmek için pamuklulari, uygarligin erdemlerini ögrenmek için schnaps siselerini ve kutsal kitaplari beklemektedir. Ama, her sey etkisiz ve yetersizdir: Karni tok, sirti pek kentsoylular, sayica üretici sinifi asan usaklar sinifi, bogazlarina kadar Avrupa mallarina bogulan yabanci ve vahsi uluslar; hiç, hiçbir sey, Misir ehramlarindan daha yüksek ve kocaman mal yiginlarini satmayi basaramaz: Avrupa isçilerinin üretkenligi, her türlü tüketim ve savurganliga meydan okuyor. Çilgina dönen üreticiler, isçilerinin düsüncesiz, düzensiz ve sapik tutkularini doyurmak amaciyla hammadde için nereye basvuracaklarini bilemiyorlar hiç. Yün üretilen eyaletlerimizde, yari yariya çürümüs ve kirli paçavralardan, seçimlerde verilen sözler kadar ömürleri olan bezler dokuyorlar. Lyon’da ipek liflerine, basitligini ve dogal esnekligini koruyacak yerde, agirligini artiran mineral tuzlar ekleyerek onu gevreklestirip, pek kullanilmaz duruma sokuyorlar. Ürettigimiz tüm mallar, sürümleri kolay olsun ama çok dayanmasin diye, bile bile üstünkörü yapiliyor. Ürünlerinin nitelikleri dolayisiyla insanligin ilk dönemlerine nasil tas çagi, tunç çagi deniyorsa, bizim çagimiza da kalpazanlar çagi denecektir. Bilgisizler, bizim sofu sanayicilerimizi dalaverecilikle suçluyorlar. Oysa, gerçekte onlari harekete geçiren düsünce, elleri kollari bagli yasamaya katlanamayan isçilere is saglamaktir. Tek dürtüleri insanca bir duygu olan, ama sahteciligi uygulayan fabrikacilara büyük kazançlar saglayan bu davranislar, mallarin niteligi bakimindan çok kötü ve insan gücü savurganliginin tükenmez bir kaynagiysalar da, kentsoylularin insansever becerilerini ve isçilerin o korkunç sapikligini kanitlar. O isçiler ki, çalisma sapikliklarini doyurmak için, sanayicileri vicdanlarinin sesini bastirmaya ve ticari dürüstlük yasalarini çignemeye zorlamaktadirlar.

Bununla birlikte, asiri mal üretimine ve sanayideki sahtecilige karsin, isçiler “Is, is istiyoruz!” diye piyasayi tika basa dolduruyorlar. Sayica çokluklari, tutkularini durduracak yerde, en asiri noktalara vardiriyor. Bir çalisma firsati ortaya çikmayagörsün, üstüne üsüsüyorlar. O zaman, gözleri doysun diye 12, 14 saat çalisma istiyorlar ama, ertesi gün yine kendilerini kaldirimlara atilmis buluyorlar, sapkinliklarini besleyecek hiçbir sey de elde edemeden. Her yil, bütün sanayi dallarinda, mevsimlerin sasmazligiyla birlikte issizlik yeniden gelip çatiyor. Beden için öldürücü olan asiri çalismanin yerini 2 ve 4 aylik tam dinlenme aliyor. Artik ne is var, ne de yiyecek içecek parasi. Madem isçilerin yüregine çalisma sapkinligi ibliscesine çakilip kalmistir, madem kaçinilmaz gereksinimleri bütün öbür dogal içgüdülerini bastiriyor, madem toplumun istedigi çalisma süresi ister istemez hammaddenin tüketimi ve bolluguyla sinirlidir, öyleyse niçin bütün bir yilin isi alti ayda tüketilsin? Niçin yillik çalisma ayni biçimde 12 aya dagitilmasin ve alti ay içinde 12 saatlik bir sindirim güçlügüne ugrayacak yerde, her isçi alti ya da bes saat çalismayla yetinmeye zorlanmasin? Günlük islerinden güvenli olan isçiler, artik birbirlerini kiskanmayacak, birbirinin elinden isini, agzindan ekmegini kapmak için dövüsmeyecek, o zaman, bedence ve ruhça yipranmad an tembellik erdemlerinin tadini çikarmaya baslayacaklardir.

Sapkinliklarinin aptallastirdigi isçiler, herkese is saglanmasi için, su sikintisi çekilen bir gemide oldugu gibi, isin bölüsülmesi geregini kavrayacak zekâya ulasamamislardir. Bununla birlikte, sanayiciler, kapitalist sömürü adina, uzun zamandan beri, çalisma gününün yasal olarak sinirlanmasini istemislerdir. 1860 Meslek Egitimi Komisyonu’nda, Guebwiller bölgesinde Alsace’in en büyük yapimevi sahiplerinden Bay Bourcart, “günde 12 saatlik çalisma çok fazladir, 11 saate indirilmelidir. Cumartesi günleri saat 2’de ise son verilmelidir” diyor ve sunlari ekliyordu: “Ilk bakista harcamalari artirici görünse de, bu önlemin kabulünü salik veririm. Sanayi kurumlarimizda bunu dört yil boyunca denedik ve sonuçtan hosnutuz. Ortalama üretim, azalacagina artmistir.”

“Makineler” adli incelemesinde Bay F. Passy, Belçikali büyük sanayici Bay. M. Ottavaere’in su mektubunu alintiliyor:

“Makinelerimiz, Ingiliz iplik makinelerinin aynisi olmakla birlikte, gerekeni, yani Ingiltere’de günde iki saat daha az çalisan ayni makinelerin ürettigini üretemiyor… Bizler iki saat daha fazla çalisiyoruz. Benim kanim su ki, 13 yerine yalnizca 11 saat çalisirsak, ayni üretimi yapar ve dolayisiyla da daha tutumlu üretebiliriz.” Öte yandan, Bay Leroy-Beaulieu, Belçikali büyük bir fabrikacinin gözlemlerine dayanarak, bir bayram gününe raslayan haftalarda, üretimin normal haftalardakinden asagi düsmedigini ileri sürüyor. (19) Ahlakçilarin saf bulup aldattigi halkin hiçbir zaman yapmayi göze alamadigi seyi bir soylular hükümeti yapti. Fabrikalarda günlük çalisma saatini 11’e indirmenin Ingiliz sanayisi için yikim olacagini bas bas bagiran ugursuz agizli ekonomicilerin ahlak ve sanayiye iliskin görüslerini hiçe sayan Ingiliz hükümeti, siki sikiya uygalanan bir yasayla günde 10 saatten çok çalismayi yasakladi. Peki ne oldu? Ingilizler, eskiden oldugu gibi, sonra da, dünyanin birinci sanayi ulusu olarak kaldi. (20)

Büyük Ingiliz deneyimi ortada, birtakim akilli kapitalistin deneyimi ortada. Bu, insan soyunun üretkenligini güçlendirmek için, çalisma saatlerini azaltma, ödemeleri ve bayramlari artirmak gerektigini su götürmezcesine kanitliyor. Gel gör ki, Fransiz halkinin buna akli yatmis degil. Ama, eger çalismada iki saatlik önemsiz bir azaltma, on yilda Ingiliz üretimini 3’te 1’e yakin oranda artirmissa, günlük yasal çalisma saatinin 3’e indirilmesi, Fransiz üretimine ne denli basdöndürücü bir ilerleme saglar, düsünün bir. Isçiler anlamayacaklar mi ki, asiri ölçüde çalisarak, kendilerinin ve çoluk çocuklarinin gücünü tüketmekteler; tükene tükene vaktinden önce hiç çalisamaz olacaklar; bir tek sapkinliga kendilerini kaptira kaptira aptallasip, artik birer insan taslagina dönüsecekler; o kudurgan çalisma çilginliklarini ha babam ha ayakta tutmak için, kendilerindeki bütün yetileri öldürecekler.

Ne yazik! Arcadia papaganlari gibi ekonomicilerin dediklerini yineleyip duruyorlar: “Çalisalim, ulusal zenginligi artirmak için çalisalim!” diye.

Ey aptallar! Sizler asiri ölçüde çalistiginiz içindir ki, sanayi avadanligi çok yavas gelisiyor. Anirmayi birakin da bir ekonomiciye kulak verin: Çok akilli bir adam degil, birkaç ay önce yitirme mutluluguna erdigimiz Bay L. Reybaud’dur bu:

“Çalisma yöntemlerinde devrim, genel olarak, el emegine göre ayarlanir. Isçiler, yaptiklari isi düsük fiyata sagladiklari sürece, patronlari bol bol onlari simartirlar, gördükleri isler daha pahaliya mal olunca da yüz vermezler onlara” (21).

Kapitalistleri, tahta ve demirden makinelerini gelistermeye zorlamak için, ücretleri artirmak, et ve kemikten olusan makinelerin (yani isçilerin) çalisma saatlerini azaltmak gerekir. Bunu destekleyen kanitlar var mi? Yüzlerce bulunabilir. Iplikçilikte mekik tezgâhi, Manchester’de icat edilip eskisinden daha uzun süre uygulandi.

Amerika’da makine, tarimsal üretimin tüm alanlarini doldurdu, tereyagi üretiminden bugdayin yabani otlardan ayiklanmasina kadar. Niçin? Çünkü, özgür ve tembel olan Amerikali, Fransiz köylüsünün sigirimsi yasamini benimsemektense, bin kez ölmeyi yegler. Anli sanli Fransamizda çok zahmetli, bikkinlik ve yorgunluk yaratmakta essiz olan çiftçilik, Bati Amerika’da açik havada yan gelip tembel tembel pipo tüttürülerek yasanan hos bir vakit geçirme isidir.

ÇALIŞMANIN KUTSANMASI

ÇALISMANIN KUTSANMASI

1770’te, Londra’da “Alisveris ve Ticaret Üstüne Bir Deneme” adli imzasiz bir yapit yayimlandi. O dönemde belirli bir yanki uyandirdi. Büyük bir insansever olan yazar söyle diyordu: “Ingiltere’nin fabrika isçisi güruhu, Ingiliz olduklari için, kendini olusturan tüm bireylerin, dogustan kaynaklanan bir hakla, Avrupa’nin baska ülkelerindeki isçilerden daha özgür, daha bagimsiz olma ayricaligina sahip bulundugu saplantisina kaptirmisti kafasini. Bu düsünce, askerlere yararli olabilir, yigitlik asilamak bakimindan. Ama fabrika isçileri, bu düsünceyi ne denli az benimsemis olurlarsa, hem kendileri, hem de devlet için o kadar iyi olur bu. Isçiler, kendilerini hiçbir zaman üstlerinden bagimsiz sanmamalidirlar. Böylesi özgürlük ve bagimsizlik hayranligi, bizimki gibi bir devlette, belki de nüfusunun sekizde yedisinin malinin mülkünün az oldugu ya da hiç olmadigi bir devlette çok büyük tehlikedir. Endüstrideki yoksullarimiz bugün dört günde kazandiklarini alti günde kazanmaya razi olmadikça, tam iyilesme gerçeklesemez.”

Böylece, Guizot’dan (Gizo) yüz yil önce Londra’da çalisma, insanin soylu tutkulari için bir fren olarak ögütleniyordu açiktan açiga.

Napoléon, 5 Mayis 1807’de, Alman kenti Osterode’dan sunlari yaziyordu: “Halklarim ne kadar çok çalisirsa, kötülükler o kadar azalir. Ben bir buyurganim (…) ve pazar günleri, dua saatinden sonra, dükkânlarin açik tutulmasini ve isçilerin islerine gitmelerini buyurmaya hazirim.” Tembelligi kökünden söküp atmak ve onun dogurdugu böbürgenlik ve bagimsizlik duygularini bastirmak için, “Ticaret Üstüne Deneme” yazari, yoksullari ideal çalisma evlerine (Idea Workhouse) kapamayi öneriyordu. Ona göre, bu evler, yemek saatleri disinda, dolu dolu 12 saatlik bir ugrasmayla, günde tam 14 saat çalisilan terör evleri olacakti.

Günde 12 saat çalismak; iste, 18. yüzyil filozof ve ahlakçilarinin ideali. Öteleri olmayanin (nec plus ultra) nasil da astik sinirini! Günümüzün islikleri, isçi kitlelerinin hapsedildigi, yalnizca erkeklerin degil, kadinlarin ve çocuklarin da 12-14 saat zorla çalismaya mahkûm edildigi ideal çocuk iyilestirme evleri durumuna gelmistir. (7)

Demek, “Terreur” (Terör) Dönemi kahramanlarinin çocuklari, 1848’den sonra, fabrikalarda çalismayi 12 saatle sinirlayan yasayi bir devrim basarisiymis gibi kabul edecek denli çalisma dininin alçaltisina teslim etmisler kendilerini! Onlar, “çalisma hakki”ni devrimci bir ilke ilan ediyorlardi. Yaziklar olsun Fransiz isçi sinifina! Yalnizca köleler böylesi bir alçalmaya düsebilirlerdi. Kahramanlik Dönemi’nin Yunanlisina, böyle bir alçalmayi düsünebilmesi için yirmi yillik bir kapitalist uygarlik gerekirdi.

Zorunlu çalismanin acilari, açlik iskenceleri, Incil’de sözü geçen çekirgelerden daha çok sayida isçi sinifinin üzerine abanmissa, onlara kucak açan isçi sinifinin kendisidir.

1848’de isçiler, elde silah, istedikleri bu çalisma eylemini yine kendi ailelerine zorla kabul ettirdiler; karilariyla çocuklarini, endüstri babalarina teslim ettiler. Aile yuvalarini kendi elleriyle yiktilar; karilarinin sütlerini kendi elleriyle kuruttular. Gebe kadinlar, çocuk emziren zavalli kadinlar maden ocaklarina, fabrikalara gittiler, belleri büküle büküle, sinirden öle öle. Erkek isçiler, kendi elleriyle çocuklarinin yasamini söndürdüler, canliligini yok ettiler. -Yuf olsun isçilere! Nerede o ortaçag halk öykülerimizin, eski masallarimizin o sözünü sakinmayan, dobra dobra konusan, sarap düskünü halalari, teyzeleri! Durmadan taban tepen, yemek pisiren, sarki söyleyen, neseler yaratip canlilik saçan, agrisiz sizisiz, saglam ve gürbüz çocuklar doguran kadinlar nerede? Bugün, uçuk renkli ciliz çiçekler örnegi, solgun tenli, bozuk mideli, kolu budu tutmaz olan fabrika kizlarimiz ve kadinlarimiz var!… Saglam zevkler tatmamislar hiç ve bu konuda yüzlerini güldürecek hiçbir sey söyleyemezler! -Ya çocuklar? Çocuklara 12 saat çalisma! Gözün çiksin yoksulluk!- Ama, Manevi ve Politik Bilimler Akademisi’nin bütün Jules Simonlari, Cizvitlerin tüm Germinysleri, çocuklari aptallastirmak, içgüdelerini bozmak, bedenlerini çürüge çikarmak için, kapitalist isliklerin bozuk havasi içindeki çalismadan daha yikici bir kötülük bulamazlardi.

Çagimiz, çalisma yüzyilidir, diyorlar; aslinda acinin, yoksullugun, kokusmuslugun yüzyilidir.

Bununla birlikte, burjuva filozoflar, ekonomiciler, söyledikleri güç anlasilan Auguste Comte’dan gülünç ölçüde açik seçik Leroy-Beaulieu’ye, sarlatanca romantik Victor Hugo’dan, böncesine kaba saba Paul de Kock’a kadar kentsoylu yazarlarin hepsi, çalismanin büyük çocugu Ilerleme Tanrisi’nin onuruna mide bulandirici sarkilar söylediler. Onlara bakilirsa, mutluluk egemen olacakti dünyada; daha simdiden ha geldi, ha geliyor gibiydi. Bu baylar, geçmis yüzyillara uzanip günümüzün tadini tuzunu kaçiracak seyler getirmek için, derebeylikteki yoksullugun kirini pasini eselediler. Bu karni tok, sirti pek, daha dün büyük senyörlerin çanak yalayicisi, bugün kentsoylularin kalem usagi olanlar canimizdan bezdirmediler mi bizi, retorikçi La Bruyère’in anlattigi köylüyle. Eh, peki! Alin size, 1840 kapitalist ilerleme yilinda isçilerin yararlandigi nimetlerin parlak bir tablosu. Bu tabloyu, bu baylardan biri, enstitü üyesi Dr. Villermé çiziyor. Bu kisi, 1848’de kitlelere kentsoylu ahlakinin ve ekonomisinin aptalliklarini asilayan bu bilginler derneginin üyesiydi. Thiers, Cousin, Passy ve akademisyen Blanqui de bu dernekte yer aliyordu.

Dr. Villermé, islikler kenti Alsace’dan, hani su insanseverligin ve sanayi cumhuriyetçiliginin gülleri Kestnerlerin, Dollfuslerin Alsace’indan söz ediyor. Ama, doktor, isçilerin yoksunlugunu önümüze sermeden önce, eski endüstri zanaatçisinin durumunu anlatan Alsaceli bir islik sahibine, Dollfus-Mieg Sirketi ortaklarindan Th. Mieg’e kulak verelim:

“Mulhouse’da, bundan elli yil önce (1813’te makineli modern endüstri dogarken), isçilerin hepsi, kentte ve çevredeki köylerde oturan ve hemen hepsi, bir evi, çogu kez bir küçük tarlasi olan topraga bagli kisilerdi.” (8)

Çalismanin altin çagiydi o dönem. Ama o günler, Alsace, endüstrisi ve pamuklulariyla dünyayi mala, Dollfuslarini, Koechlinlerini milyonlara bogmuyordu. Ama yirmi bes yil sonra, Villermé, Mulhouse’a gittiginde, modern minotaure (9) kapitalist islik, ülkeyi fethetmisti; insan çalismasina olan susuzlugu içinde isçileri yuvalarindan koparip almisti, onlari daha bir egip bükmek, içlerine çalisma istegini daha bir sokabilmek için. Isçiler makinenin sesine kosuyorlardi binler ve binlerce.

“Bunlarin büyük bir bölümü, 17 binde 5 bini,” diyor Villermé, “kiralarin yüksekligi yüzünden, komsu köylerde oturmak zorundaydilar. Kimileri de, çalistiklari islikten bir buçuk fersah ötelerde oturuyordu.” “Is, Mulhouse’da, Dornach’ta, yaz-kis sabahin besinde basliyor, aksamin besinde sona eriyordu.. Her sabah kente gelislerini, her aksam dönüslerini görmeli. Aralarinda, solgun benizli, bir deri bir kemik kadinlar var, hepsi de çamur deryasinda yalinayak yürüyen, yagmur ya da kar yagdiginda, semsiyeleri olmadigi için, yüzlerini ve boyunlarini korumak için önlüklerini ya da etekliklerini baslarina geçiren kadinlar. Onlarin yani sira, onlar kadar kire pasa batmis, solgun benizli, partallar içinde, üstleri baslari makine yaglarina bulanmis sürü sürü gencecik çocuk var. Bunlar, su geçirmez giysileri altinda yagmurdan daha iyi korunuyorlar. Sözünü ettigimiz kadinlar gibi koltuklarinin altinda günlük yiyecekleri bile yok. Yalnizca, eve dönünceye kadar agizlarina atacaklari ekmek parçasini ellerinde tutuyor ya da ceketlerinin altinda sakliyorlar.”

“Böylece, en az 15 saat sürdügüne göre, upuzun bir günün yorgunluguna, bu zavallilar için, sik sik zahmetli gidis gelislerin yorgunlugu da ekleniyor. Sonunda, aksamlari evlerine uyuma gereksinimiyle yorgun argin dönüyor ve ertesi gün, açilma saatinde atölyelerde bulunmak üzere evden çikiyorlar, doyasiya dinlenmeden.”

Iste simdi, kentlerde oturanlarin üst üste, tikis tikis yasadigi berbat konutlar:

“Mulhouse’da, Darnach’ta ve komsu evlerde, iki ailenin birer kösede, iki tahta arasinda yere serpilmis samanlar üzerinde yattigini gördüm. Haut-Rhin ilinde pamuk sanayisi isçilerinin içinde yasadiklari asiri yoksulluk, su yürekler acisi sonucu doguruyordu: Üretici tüccarlarin, kumasçilarin, fabrika müdürlerinin ailelerinde yasayan çocuklarin yarisi 21 yasina basarken, dokumaci ve pamuk iplikçisi ailelerdeyse, ayni çagdaki çocuklarin yarisi iki yil önce ölüp gidiyorlardi.”

Villermé, islik çalismalarindan söz ederken, sunlari ekliyor:

“Oradaki çalisma, bir is, bir görev degil, bir iskencedir. Ve bu iskenceyi alti ile sekiz yas arasindaki çocuklara uyguluyorlar. Bu, özellikle pamuk ipligi isliklerinde çalisan isçileri yipratan, her Tanrinin günü çekilen sonu gelmez bir iskencedir.”

Çalisma süresi konusunda da Villermé, ceza sömürgelerinde kürek mahkûmlarinin günde 6 saat, Antiller’deki kölelerin 9 saat, oysa 1789 Devrimi’ni gerçeklestirmis ve o gösterisli Insan Haklari’ni ilan etmis olan Fransa’da, bir buçuk saat yemek molasiyla birlikte, atölye isçilerinin günde 16 saat çalistirildiklarini saptiyor. (10)

Ey burjuvazinin devrimci ilkelerinin acinasi basarisizligi! Ey Ilerleme Tanrisi’nin iç karartici armagani! Filozoflar, hiç çalismadan para pul, han hamam edinmek için yoksullara is verenlere, insansever diye alkis tutuyorlar. Bir köyün orta yerinde bir fabrika kurmaktansa, oraya veba tohumlari saçmak, su kaynaklarini zehirlemek daha iyidir. Fabrika isçiligini baslatin, ne nese kalir ortada, ne saglik, ne de özgürlük. Yasami güzel ve yasanmaya deger yapan ne varsa, hepsi gitti gider. (11)

Ekonomi uzmanlari da, isçilere “toplumsal zenginligi artirmak için çalisin!” deyip duruyorlar hep. Ama, bir baska ekonomist, Destut de Tracy, onlara söyle yanit veriyor: “Yoksul uluslarda halkin rahati yerindedir. Zengin uluslardaysa, halk, genellikle yoksuldur.”

Tracy’nin izleyicisi Cherbuliez de söyle ekliyor: “Isçiler üretken anaparalarin birikimine katkida bulunarak, kendilerini er geç ücretlerinin bir bölümünden yoksun birakacak olaya yardim etmis oluyorlar.” Ama, kendi yaygaralariyla sagirlasmis ve aptallasmis olan ekonomi uzmanlari “kendi gönencinizi yaratmak için çalisin!” diyorlar isçilere yanit olarak. Anglikan Kilisesi rahibi saygideger Townshend, Hiristiyan hosgörüsü adina sunlari söylüyor boyuna: “Çalisin, gece gündüz demeden çalisin! Çalisarak yoksullugunuzu artirirsiniz; sizin yoksullugunuz da, yasa gücüyle sizleri zorla çalistirmaktan kurtarir bizi. Yasa zoruyla çalismak çok sikinti verir, çok zorlanma gerektirir, çok gürültü patirtiya yol açar. Açliksa, tam tersine, gürültüsüz, sessiz sürekli bir baski degildir yalnizca, çalisma ve ugrasin en dogal dürtüsü olarak, en etkili çabalara da yol açar ayni zamanda.”

Çalisin, çalisin isçiler, toplumsal serveti ve kendi yoksullugunuzu artirmak için çalisin. Çalisin ki, daha da yoksullasarak daha çok çalismak ve yoksullasmak için birtakim nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acimasiz yasasi budur iste.

Isçiler, ekonomi uzmanlarinin aldatici sözlerine kulak verdikleri için, kendilerini canla basla çalisma tutkusuna adamislardir. Isçiler, tüm toplumu, toplumsal organizmayi bastan basa sarsan sanayideki asiri üretimin bunalimlari içine atiyorlar. Öyle ki, mal çoklugu, alici yoklugu yüzünden islikler kapaniyor ve açlik, isçi nüfusa adeta kirbaçla veryansin ediyor. Çalisma dogmasiyla serseme dönen isçilerin, sözde gönenç döneminde baslarina bela ettikleri asiri üretim, bugünkü yoksulluklarinin nedenidir. Bugday ambarina kosup “Açiz, bir seyler yemek istiyoruz! Bir tek mangirimiz bile yok. Isin dogrusu bu, ama metelige kursun atmakla birlikte, bugday hasadini ve bagbozumunu yine de bizler yaptik..” demeye gerek yok. Sanayi manastirlarinin kurucusu Bay Bonnet de Jujurieux’nün ambarlarini kusatip, söyle haykirmanin da geregi yok: “Bay Bonnet, iste sizin iplikçi, dokumaci kadin isçileriniz, bir Yahudi’nin gözünü yasartacak denli yamali pamuk giysileri içinde soguktan titresiyorlar. Ama bununla birlikte, tüm Hiristiyan dünyasinin hoppa kadinlarinin ipekli giysilerini dokuyanlar onlardi. Zavalli kadinlar günde 13 saat çalisiyorlardi. Süslenmeye zamanlari yoktu. Simdi issizdirler ve dokuduklari ipeklileri hisirdata hisirdata giyebilirler. Sütdislerini döktüklerinden beri, kendilerini sizin servetinize adadilar ve perhizli bir yasam sürdüler. Simdi günleri bos geçiyor ve çalismalarinin meyvalarini almak istiyorlar biraz. Haydi Bay Bonnet, ipeklilerinizi veriverin, Bay Harmel muslinlerini, Bay Pouyer-Quertier kasalarini, Bay Pinet de, soguk ve islak küçük ayaklari için potinlerini verecek… Bastan ayaga giyinik ve kipir kipirdirlar, onlari seyretmek hosunuza gidecektir. Haydi, hik mik etmeyin. -Siz insanligin dostusunuz, üstelik Hiristiyansiniz degil mi?- Canlarini dislerine takarak kazandirmis olduklari servetinizi kadin isçilerinizin buyruguna verin. -Siz ticarete gönül baglamis degil misiniz?- Öyleyse mallarin dolasimini kolaylastirin; iste size haphazir tüketiciler. Onlara sinirsiz krediler saglayin. Bunu, Adem ve Havva’dan bu yana tanimadiginiz ve size hiçbir sey, hatta bir bardak su bile vermemis olan tüccarlara da yapmak zorundasiniz. Kadin isçileriniz, ellerinden geldigince bunu saglayacaklardir. Vadenin son buldugu günde kaytarmaya baslar, imzalarinin protesto edilmesine yol açarlarsa, onlari iflasa sürüklersiniz; eger haczedecek hiçbir seyleri yoksa, borçlarini duayla ödemelerini istersiniz: onlar, les gibi tütün kokan, kara cüppeli papazlardan daha iyi yollarlar cennete sizi.”

Ürünlerin genel bir dagiliminda bunalim anlarindan ve evrensel bir eglenceden yararlanacak yerde açliktan ölen isçiler, gidip baslarini isliklerin kapilarina çarpiyorlar. Solgun yüzler, bir deri bir kemik bedenler, acinasi sözlerle fabrikacilari kusatiyorlar: “Iyi yürekli Bay Chagot, sevecen Bay Schneider, daha is verin bize. Bize aci çektiren açlik degil, çalisma tutkusudur.”

Ve ayakta zor duran bu zavallilar 12-14 çalisma saatini sofralarinda ekmek oldugu zamankinden iki kat daha ucuza satiyorlar. Sanayinin insanseverleri de ucuza üretim yapmak için, issizlikten yararlaniyorlar. Eger sanayi bunalimlari, gecenin gündüzü izledigi gibi, asiri çalisma dönemlerini ister istemez izliyor ve kaçinilmaz yoksullukla çikar yolu olmayan issizligi ardindan sürüklüyorsa, o zaman acimasiz iflaslari da getiriyordur yedeginde. Üretici, üretme kredisi buldugu sürece, çalisma kudurganliginin dizginlerini koyverdi mi, islenecek ham madde saglamak için habire borçlanir da borçlanir. Piyasanin bogazina kadar dolup tastigini; mallar bir türlü satilmayinca da, bono vadelerinin dolacagini düsünmeksizin, durmadan üretir de üretir. Kuyrugu sikisinca da gidip Yahudi’ye yalvarir, ayaklarina kapanir, kanini, onurunu ayaklar altina atar. Rothschild: “Birazcik altin isi görür. Deponuzda 20 bin çift çorabiniz var. Ben onlari dört metelige satin alirim…” diye yanitlar onu. Çoraplari alinca da, onlari 6-8 metelige satar ve hiç kimsenin olmayan çil çil yüz meteligi indirir cebine. Ama üretici, daha iyi atlayabilmek için geri geri çekilmistir. Sonunda iflas sökün eder ve depolar dolup tasar. O zaman kapidan içeriye nasil girdikleri bilinmeyen mallar pencereden disari firlatilir. Çünkü, yok edilen mallarin degeri yüzlerce milyonu bulmustur. Geçen yüzyilda bunlar, ya yakilir ya da suya atilirdi. (12) Ama bu sonuca varmadan önce, üreticiler, yigilan mallari için pazar pesinde dünyayi dolasiyorlar, pamuklularini piyasaya sürmek için de hükümetlerini, Kongolari yurt topraklarina katmaya, Tonkenleri almaya, Çin Seddi’ni topa tutup yerle bir etmeye zorluyorlar. Son yüzyillarda Amerika’da ya da Hindistan’da kim satis tekelini elde edecek diye, Fransa ile Ingiltere arasinda ölesiye bir savasim sürüp gidiyordu. Binlerce genç ve gürbüz insan, 15., 16. ve 17. yüzyillarin sömürge savaslarinda, denizleri kanlariyla kizila boyamislardi.

Mallar gibi anaparalar da bollasiyor. Para babalari, onlari nereye koyacaklarini bilemiyorlar. O zaman, sigaralarini içerek aylak aylak güneslenen uluslara gidiyorlar, demir yollari dösemeye, fabrikalar kurmaya ve çalismanin ugursuzlugunu götürmeye. Fransiz sermayesinin disa akisi, bir sabah diplomatik güçlüklerle sona eriyor: Fransa, Ingiltere ve Almanya’nin, hangi tefecinin önce alacagi konusunda saç saça, bas basa birbirlerine girmek üzere olduklari Misir’da; sonra da netameli borçlari toplamak amaciyla mübasirlik yapmak üzere Fransiz askerlerinin gönderildigi Meksika Savaslari’nda. (13)

Bu bireysel ve toplumsal yoksunluklar, büyük, sayisiz ve sonsuzmus gibi görünseler de, isçi sinifi “istiyorum onu!” deyince, yaklasan aslanin karsisinda toz olan sirtlan ve çakallar gibi, ortadan kalkacaklardir. Ama isçi sinifi kendi gücünün bilincine varmak için, Hiristiyan ahlakinin, ekonominin, liberal düsüncenin önyargilarini ayaklar altina almalidir. Dogal içgüdülerine dönmeli; kentsoylu devriminin metafizikçi savunucularinin hazirladigi veremli Insan Haklari’ndan binlerce kez daha kutsal olan Tembellik Hakki’ni ilan etmeli; günde üç saatten çok çalismamaya kendini zorlamali, günün ve gecenin geri kalan saatlerinde tembellik etmeli ve tika basa yemeli.

Buraya kadar isim kolaydi, hepinizin çok iyi bildigi kötülükleri dile getirmekten baska bir sey yapmadim, ne yazik ki! Ama verilen sözlerin bir saptirmaca; daha yüzyil basindan bu yana içine itildigi asiri çalismanin insanoglunun basina gelen belalarin en korkuncu olduguna isçi sinifini inandirmaya kalkismak, benim gücümü asan bir istir. Ancak, akillica düzenlendigi, günde en çok üç saatle sinirlandigi zaman, çalismanin, tembellik zevkinin tadi tuzu, insan bedenine hayirli bir alistirma, toplumsal düzene yararli bir tutku olacagini anlatmak da yine beni asan bir istir. Yalnizca fizyologlar, saglikbilimciler ve komünist iktisatçilar bu ise girisebilirler. Ilerideki sayfalarda, modern üretim araçlari ve onlarin sinirsiz üretim güçleri belli olduguna göre, isçilerin o ipe sapa gelmez çalisma tutkularini bastirmak, ürettikleri mallari tüketmek zorunda olduklarini kanitlamakla yetinecegim.