Önsöz

ÖNSÖZ

Bay Thiers, Ilkögretim Komisyonu’nda (1849) söyle diyordu: “Papaz sinifinin etkisini alabildigine güçlendirmek istiyorum. Çünkü, insana ‘keyfine bak’ diyen felsefeyi degil, ona bu dünyada aci çekmek için bulundugunu ögreten iyi felsefeyi yayma bakimindan güveniyorum papaz sinifina.” Bay Thiers, yirtici bencilligini ve dar kafaliligini temsil ettigi kentsoylu sinifinin ahlakini dile getiriyordu.

Kentsoylu sinifi, papaz sinifinin destegindeki soylulara karsi savasirken, özgür düsünceyi ve tanritanimazligi göklere çikariyordu. Ama, üstünlük kazanir kazanmaz, tutumuyla birlikte agiz da degistirdi. Bugün, ekonomik ve politik üstünlügünü dine dayamaya çalisiyor. 15. ve 16. yüzyillarda, putataparlik gelenegine dönüyordu sevine sevine ve Hiristiyanligin kinadigi ten isteklerini, tutkularini yüceltiyordu. Günümüzde girtlagina kadar mala mülke ve zevke batinca, Rabelaisler, Diderotlar gibi düsünürlerinin ögretilerini yadsiyor ve ücretlilere perhiz ögüdü veriyor. Hiristiyan ahlakinin zavalli bir öykünüsü olan kapitalist ahlak, isçinin ten isteklerine ilenç yagdiriyor. Üreticilerin gereksinimlerini en aza indirmeyi, sevinçlerini, tutkularini yok etmeyi ve onu dur durak tanimayan acimasiz bir makine durumuna mahkûm etmeyi, kendine ideal olarak seçiyor.

Devrimci sosyalistler, kentsoylu sinifinin filozof ve yergi yazarlarinin açmis olduklari savasi devralacaklar; kapitalizmin toplumsal ahlak kuramlarina saldiracaklar; eyleme çagirilan sinifin baskisilerinde, egemen sinifin dört bir yana saçtigi bos inanç tohumlarini yok edecek; bütün ahlak softalarinin yüzüne, “dünya artik isçi gözyaslariyla dolmayacak” diyeceklerdir. “Olabilirse barisçi yollarla, olamazsa siddet yoluyla” kuracagimiz sosyalist toplumda insanlarin tutkulari dizginlenecek. Çünkü,”hepsi de dogalari geregi iyidir, bize düsen, yalnizca onlari kötüye kullanmaktan ve asiriya kaçmaktan kurtarmaktir” (1) ve bu tutkular, ancak karsilikli dengelemelerle ve insan organizmasinin uyumlu gelisimiyle önlenebilir. Doktor Beddoe söyle diyor: “Bir irk, ancak bedensel gelismesinin doruguna vardiginda, enerji ve ahlak gücünün de en yüksek noktasina ulasir.” Büyük dogabilimci Charles Darwin de böyle düsünüyordu. (2) Kimi ek notlarla simdi yeniden yayinladigim Çalisma Hakkina Karsikoyma konulu yazim, 1880’de haftalik (ikinci dizi) Egalité’de çikmisti.

P.L.

Sainte-Pelagie Tutukevi, 1883

Uykuda Kalan Ruhlar

İnsan bir hayvanı sevene kadar ruhunun bir parçası uykuda kalır.

Onları doğalarından kopardık, evcilleştireceğiz diyerek şehirlere getirdik. Savaşa ölüme beraber gittik, arabaya sürüp kırbaçladık, sergilemek için kilitledik, eğlendirsin diye dövüştürdük.
Üzerlerine bahis oynadık, yaraladık. Avladık, örtündük.

Laboratuarlarda üzerlerinde deneyler yaptık, türlerini karıştırdık, genleriyle oynadık, katlettik, soylarını tükettik.

Oyuncak diye aldık sıkıldık otoban kenarlarına bıraktık.

Soğuk gecelerde bir tekme de biz vurduk. Kestik internette yayınladık.

Dövdük, vurduk, sakat bıraktık, üzerlerinden arabayla geçtik,

asit döktük, zehirledik. Kaç sene bize dostluk etmiş olursa olsun,

bir gece de sokağa attık. Bebekleri kokar diye soğuğa bıraktık. Barınaklarda üst üste yaşamalarına bile dayanamadık,

uzak ormanlara, ıssız adalara attık, birbirlerini öldürsünler diye…

Cinsi bu olsun, yüzü beyaz olsun, patisi benekli olsun dedik istemedik.

Evdeki yemek artıklarını, ekmek kırıntılarını bile çok gördük.

Ruhlarımız Uykuda!!!

Her gün binlerce şiddet görmüş, aç bırakılmış,

öldürülmüş, sokağa atılmış, tecavüz edilmiş hayvanın haberlerini duyuyoruz.

Merhametsiz, insafsız , insanlığını unutarak “Her hangi bir canlıya şiddet göstermenin sonraki adımının insana şiddet olacağını” da unutarak, Katleden zulmeden bir dünyada yaşıyoruz.

Biz yorgunluğumuzu, üzüntümüzü kendi dilinde şarkılarla unutturan, kuyruğuyla merhaba diyen,

patisiyle uyandıran, gözleriyle konuşan,

başını okşamadan yemek yemeyen,

çok aç olsa da, çok kirli olsa da hep güzel,

yıllarca yoldaşlık, arkadaşlık, bekçilik yapan,

mutlaka kendi dilinde teşekkür eden

CAN DOSTLARINI tanımak, onlarla yaşamak onlardan öğrenmek,

şansına ve fırsatına sahip olanlarız.

Bir kedinin, köpeğin başını okşamadan,

karnını doyurmadan,

sahiplenecekseniz ömür boyu sahipleneceğinize inanarak yuvanızı açmadan,

sokak köpeklerinin bir defa gözlerine bakmadan,

bir güvercinin yavrularını nasıl beslediğini seyretmeden,

dövüştürülmüş yaralı bir pitbull’ un veya horozun,

deney hayvanlarının hikayesini okumadan,

kırbaçlanan bir atın, kafesindeki bir hayvanın,

yaralı fokların,

otobanda yaralı yatanları görmeden,

bir defa barınaklara gitmeden bu dünyadan geçmeyin.

Ruhlarınızı uyandırın!

Kaynak: Zeynep Felix Ergen

Bilgilendirme:

“5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu 01 Temmuz 2004 tarihinde Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Çevre Bakanlığı tarafından uygulama yetkisi 202 sayılı yazısı ile valiliklere verilmiştir. 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanununun, Yasaklar Bölümünde madde.14-(a) bendinde ”Hayvanlara kasıtlı olarak kötü davranmak, acımasız ve zalimce işlem yapmak, dövmek, aç, susuz bırakmak, aşırı soğuğa ve sıcağa maruz bırakmak, bakımlarını ihmal etmek, fiziksel ve psikolojik acı çektirmek yasaktır.”

İnsanlar kendini, doğadaki en akıllı ve en gelişmiş varlık olarak tanılıyorlar ya… Doğada ki, doğanın kurallarına göre yaşayan canlılara da vahşi diyorlar ya… Oysa insanın, doğanın kurallarına göre yaşayan yabani ya da evcil hayvanlardan öğrenecekleri çok şey var..

Tembellik Hakkı

TEMBELLIK HAKKI

PAUL LAFARGUE

BASSÖZ YERINE

Tembellik Hakki, kapitalist düzenin kiyasiya elestirisi, devrimci yazinin basyapiti, sosyalizmin klasigi niteligiyle, Komünist Manifesto’dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmis olma onurunu tasiyor.

Kimilerine göre, bu yapit, yalnizca sosyalizmin degil, Fransiz yazininin da klasigidir. 1880’de Egalité dergisinde bölüm bölüm yayinmlanan, sonra da 1883’te kitaplasan bu “saldiri yapiti”, 1905-1907 arasinda, Çarlik Rusyasi’nda 17 baski yapmis ve Lenin’e bakilirsa, 1917 Ekim Devrimi’nin kotarilmasinda büyük etkisi olmustur. Yapiti ele almadan önce, Fransa’da sosyalist düsünce ve eylemin önderlerinden biri olan, özellikle de Marx’in damadi olarak taninan yazarin yasami ve kimligi üzerinde duralim.

Fransiz sosyalizm tarihinde, Marksizmi ülkeye ilk getiren düsünür ve eylem adami Paul Lafargue, 1842’de Küba’nin Santiago kentinde dünyaya gelmistir. Soyu sopu, uluslararasi bir nitelik tasimaktadir. Dedesi Bordeauxlu Fransiz, babaannesi zenci-beyaz melezi, annesinin babasi Fransiz Yahudisi, anneannesi de Karaibli bir kizilderiliydi.

Paul Lafargue, dokuz yasindayken ailesiyle birlikte Fransa’ya göçer. Buna, göçten çok, dede yurduna kavusma demek gerekiyor.

Lafargue, Bordeaux ve Toulouse’da ortaögrenimini yaptiktan sonra, Paris’te Tip Akademisi’ne yazilir ve ayni siralarda kralci hükümete karsi yogunlasan gençlik eylemlerine katilir.

O günlerin -ve tüm günlerin- Paul Lafargue’i cumhuriyetçi, sosyalist, materyalist ve ateisttir. Fransa’da sosyalist düsüncenin halk arasinda yayilmasi için vargücüyle çalismis, eylemlerini daha çok Isçi Partisi safinda yogunlastirmistir.

Paul Lafargue, Marx’la tanismadan önce Proudhoncudur. Ahlaki ve ekonomi bilimini her türlü Tanrisal ögeden arindirma girisiminin temsilcisi Proudhoncu.

Lafargue, gençlik eylemlerine katildigi bu dönemde, kültürünü artirma yolunda yogun bir okuma tutkusuna kaptirir kendini. Kant’tan baslayarak okudugu ve etkilendigi düsünürler arasinda Hegel, Feuerbach, Littré, Taine, Claude Bernard, Fourier, Saint Simon, Darwin, Auguste Comte ve özellikle Proudhon’u sayabiliriz.

Önceleri baglandigi cumhuriyetçi ve demokratlardan kopup, “gençlik düslerinden ‘vazgeçerek’, hükümetin degil, toplumun degismesini isteyen” isçilere katilir. Artik yolunu bulmus, sosyalizmi seçmistir, daha çok Proudhoncu olarak.

Gençlik deviniminin militani Lafargue, kongrelerdeki tartismalarda sesini yükselterek dinle bilimin uzlasamayacagini ileri sürüyor: “Bilim Tanriyi yok saymiyor, daha iyisini yapiyor, onu gereksiz kiliyor.” Düsüncesini, bir yazisinda “ilerlemenin tek yolu, Tanri’ya savas açmaktir” diyerek özetliyor.

Lafargue, bir ara Blanquicilere yanasiyor, sonra da Enternasyonal’e üye oluyor. 1865’te, Londra’da Genel Konsey’e, Fransiz isçi devinimi üzerine bir rapor sunuyor ve bu olay dolayisiyla da Marx’la tanisiyor. Marx, Lafargue’in coskusuna, politik gücüne hayran oluyor. Engels’e yazdigi bir mektupta, ondan “yakisikli, zeki, enerjik ve sportif” olarak söz ediyor. Hem, öyle olmasa, en sevdigi kizini, Laura’yi ona verir miydi?

Paris’te hükümete karsi direnise geçen gençleri kiskirttigi gerekçesiyle akademiden uzaklastirilan Lafargue, tip ögrenimini Londra’da sürdürüyor. Laura’ya olan tutkusu, iki yillik bir bekleyisten sonra, evlilige dönüsüyor. Marx, kiziyla evlenecek bu gencin yasamiyla yakindan ilgilenmektedir. Engels’e yazdigi bir mektupta, kaygilarini söyle dile getiriyor: “Anladigima göre… Lafargue evlenmeden önce doktorasini Londra ve Paris’te yapacak. Buraya kadar bir sorun yok. Ancak, dün melezimize (Lafargue’i böyle tanimliyor) yine söyledim, eger Ingilizlerin o sogukkanliligini benimsemezse, Laura ona kisa zamanda güle güle der. Bunu kafasina koymak zorunda. Yoksa yapacak hiçbir sey yok.”

Sonunda Lafargue Londra’da ögrenimini tamamliyor ve Laura ile evleniyor. Yil 1867. Kari koca Paris’e yerlesiyorlar. 1868’de bir ogullari, iki yil sonra bir kizlari, bundan bir yil sonra da bir ogullari dünyaya geliyor. Ne var ki, hiçbiri yasayamiyor. Ve Lafargue tiptan soguyor, kendini tümüyle sosyalist düsünce ve eyleme adiyor. Laura ile omuz omuza.

1870’te Fransiz-Alman savasi patlak verince, Paris’ten ayrilip Bordeaux’ya tasiniyorlar. Alti ay süren savasi Fransa yitirmis, imparatorluk yikilmis, yerini III. Cumhuriyet adiyla kentsoylu bir yönetim almistir. Lafargue, bu durum karsisinda Ulusal Savunma adli bir gazete çikararak isçi devinimini canlandirmaya çalisiyor. Bu dönemde Fransa, büyük bir ekonomik bunalim içindedir. Thiers hükümeti, dolayli dolaysiz vergileri yükseltmis ve çalisan yiginlari dayanilmaz yükler altina sokmustur.

Iste, adina Komün denen ayaklanma, 18 Mart 1871’de bu kosullarda patlak verir. Bu, isçinin sinifinin uyanisidir. Kentsoylu hükümet, bu ayaklanmayi kanla bastirir. Lafargue, tutuklanacagini anlayinca Ispanya’ya geçer. Burada kaldigi bir yil içinde, “Kapital”in Ispanyolca’ya çevrilmesine yardimci olur. Yil 1873. Fransa, hâlâ büyük bir ekonomik bunalim yasiyor, amansizca sömürülen isçi sinifinin bilinçlenmesine de yol açarak. Lafargue, önde gelen bir sosyalistle, Guesde ile tanisiyor bu dönem ve Fransa isçi sinifini örgütlemek üzere kollari siviyor. 1877’de Egalité gazetesinde bu yönde yazilar yaziyor 1880’de, Londra’da Engels’in evinde Marx ve Guesde ile birlikte örgütün programini hazirliyor. O günlerde, “Tembellik Hakki” da Egalité’de tefrika olarak yayimlaniyor…

Lafargue’in yasam öyküsünü tüm ayrintilariyla anlatmaya sayfalar yetmez. Yalnizca, 1891’de milletvekili seçilerek Bourbon Sarayi’na girdigini belirtmek gerek. Bu seçim, gerici basinda büyük tepkilere yol açiyor. Lafargue, “yabanci” sayiliyor ve “Marx’in damadi”nin Almanya’ya gönderilmesi öneriliyor. Bütün suçlamalara karsin, Lafargue, Fransiz Sosyalist Partisi’nin kuruculari arasinda yer almistir. Ne yazik ki, sosyalizmin zaferini göremeyecektir. 26 Kasim 1911’de, onu esi Laura ile bir koltukta kucak kucaga son solugunu vermis olarak bulurlar. Kendilerini öldürmelerinin nedenini, biraktigi mektupta söyle açiklamaktadir Lafargue: “Bedence ve ruhça sapasaglamken, yasama zevk ve sevinçlerini birer birer elimden alan, beden ve kafa güçlerimi koparip götüren acimasiz yaslilik, enerjimi felce ugratip istemimi söndürmeden ve beni gerek kendime, gerek baskalarina yük olacak duruma düsürmeden, canima kiyiyorum. Yillardir, yetmis yasimi asmamaya söz verdim kendime. Yasamdan ayrilmanin yili olarak bu dönemi seçtim ve kararimi uygulama yolunu tasarladim: deri altina siyanür enjekte etmek. 45 yildan beri kendimi adadigim davanin, yakin bir gelecekte basariya ulasacagindan emin olmanin büyük sevinciyle ölüyorum.”

Tembellik hakki deyince, söyle yan gelip yatmak, ekmek elden su gölden bir yasam gelir insanin aklina önce, “armut pis, agzima düs” deyimine uygun bir yasam… Oysa, emek vermeden insanca bir yasam elde edilemez.

Aslina bakarsaniz, tembellik insanin dogasinda var. “Çalisma” sözcügünün Fransizcasi Travail “zahmetli is”, “aci veren is”, bir tür “iskence” anlamini içeriyor.

Eskiçag Atinasi’nda, çalisma, kölelere özgü, asagilik bir ugras sayiliyordu. Gelgelelim, çalisma insan dogasina ters düsse de, ter dökmeden yasamanin olanagi yok artik. Bu gerçeklik dogrultusunda, yüzyillar boyu tembellik yerilmis, çalisma kutsanmis. Tembellige karsi savas, her toplumda atasözlerine yansiyan bir yer edinmis. “Çalismaya usanan, aç kalir”, “Baga bak üzüm olsun, yemeye yüzün olsun”, “Çalisan el, tok karin üzerindedir”, “Çalisan kul yoksun kalmaz.”

Insan dogasina inat, çalismayi yücelten tutum, daha çok din çevrelerinde yanki bulmus. “Allah çalismayan kulunu sevmez” diyen Müslümanlik da, “Çalismayana ekmek yok” yildirisini savuran Hiristiyanlik da, çalismayi bir dinsel görev durumuna sokarak tembellige savas açmislar.

Peki, Paul Lafargue, neden tembelligi savunma geregi duymus? Bunu en iyi o anlatacak. Biz söyle bir deginelim.

Lafargue’in yetistigi dönem ve çevre, genel olarak, isçi kitleleri için insanlik disi bir ortamdi. Aydinlar arasinda, öldürücü çalismaya karsi bir tepki filizlenmekteydi.

1848’de, çalisma saati Paris için günde 10, tasra için 11 saatti. Yasama Meclisi, 9 Eylül 1848’de fabrika ve yapimevlerinde toplu çalisma saatini 12 olarak saptiyor. Sonralari bu 17 saate kadar çikacakti. Iste Lafargue, sosyalistlerin bile çalisma zorunlulugunu insanlik disi noktalara vardirdigi bir dönemde, tembellik hakkini savunmak geregini duydu. Aslinda, bir düsünürün dedigi gibi, buradaki “tembellik” sözünün yerine “bos zaman” sözünü koyarak Lafargue’i aklamak gerekir.

Babeuf’ten, Robert Owen’dan Marx’a kadar tüm sosyalist düsünürler, zorunlu çalismayi ögütlemislerdir. Lafargue bunlari biliyordu. Ve yine biliyordu ki, Cabet,, icarei adli ideal ülkesinde tembellige çok az yer veriyor, yazin 7, kisin 6 saatlik sevilesi bir çalisma ugrasina çagiriyordu insanlari. Oysa Lafargue, günde üç saatlik bir çalismayi yeterli buluyordu. Bütün bu saydigimiz sosyalist düsünürlerden çok önce, tembellik, yani bos zaman hakkini Rousseau dile getirmistir. 1758 tarihli d’Alembert’e Mektup adli yazisinda: “Halkin, ekmegini kazanmak için harcadigi zamandan baska zamani yoksa, yazik. Ekmegini sevinçle yiyebilmesi için de zamani olmasi gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmegini. Halkin çalismasini isteyen su adaletli ve iyiliksever Tanri, onun dinlenmesini de ister. Doga da halkin ayni zamanda çalismasini ve dinlenmesini; didinmesini, ayni zamanda da haz duymasini ister. Çalismaya karsi duyulan tiksinti, yoksul insanlari çalisip didinmekten daha çok bunaltir.”

Lafargue, çalismaya degil, insani insanliktan çikaran asiri çalismaya karsi savasiyordu. Ona göre, 19. yüzyildan beri isçi sinifinin basina bela olan sey “asiri çalisma”ydi. Bu tempo, isçileri her türlü düsünsel yozlasmaya, organik rahatsizliklara götürüyordu. Bu yalnizca bir kötülük degil, ayni zamanda delilikti. Iste Lafargue, isçileri, bellerini büken bu delilikten kurtarmaya çalisiyordu.

Bos zaman, T.S. Eliot’a göre “kültürün temelini” olusturur. Lafargue’in Tembellik Hakki’ni okurken, Eliot’in bu sözünü aklinizdan uzak tutmamanizi dilerim.

Vedat Günyol

Körüz biz…

Eski bir sohbetten

Hemen şu an; yeni doğan çocukları, anne-babamızın ve eğitimin bize yaptığı gibi kendi gerçekliğimizi empoze etmemek üzere konumlanabiliriz. Onların kendi devinimlerine izin verir, içlerinde getirdikleri yenidünyayı tarif etmeleri için yüreklendirebiliriz.

Ebeveynlerin İşlevi
Anne-babanın yeni işlevi sanırım değişmek üzeredir. Elinizde engin bir kaynak var ve onu maksimum düzeyde işlerliğe kavuşturmak için gözü açık ve hatta gerekirse sistemin dayatmasına karşı isyancı/korumacı olmalı.
Dünyanın bugüne kadar tanımlamış olduğu “başarı” kavramı tümüyle değişecektir.
Bunun üzerine biraz düşünmeliyiz galiba.

Bana göre başarı; insanın kendi olması ile doğru orantılıdır.
Ne derece kendiniz olabilirseniz o derece başarılısınız.
Buna ne dersiniz? 🙂

Koruyuculuk ne  ölçüde olmalı?

Koruyuculuk kavramı da biraz değişecek, Bunu açmak oldukça zor ve uzun. Ve açıklaması sanırım “başarı” tanımımızda yatıyor.
Düzenle bi alakamız ya da zorumuz yok bizim, biz değişirken o otomatikman değişir.
Biz nasıl değişeceğiz?
1. Öncelikle “sahip olma” kavramımızı gözden geçireceğiz. Maddi ya da manevi servetimizi korumak adına, aklıselim olmaktan vaz geçmeyeceğiz. Biz çocuklarımızın sahibi değiliz. Çocuklar topluma aittir. Sadece anne-babanın tohumlarından oluşmadı o meyve. Bütün çocuklar, gezegen tozlarından beri devam eden yaradılış hikayesinin toplam deneyim ve bilgisini içeriyor.
Bu sebeple, benim çocuğum bir yana, diğer milyarlarcası öte yana demiyeceğiz. Gönülden demiyeceğiz.

  1. İşte tam bu sebeple, çocuğumuz doğduğu andan itibaren, nesneleri ve varlıkları ona tanıtırken; “bu senin, bu babanın, bu dedenin” diye ayrımcı talimatlarla şartlandırmayacağız. Özne kullanımımız sadeleşecek; “biz” çok kullanışlı hale gelecek.

Şimdi size soruyorum, yetişkin insan oluncaya kadar sizden bişey öğrenen her hangi bir yetişkin oldu mu?
Yoksa çoğunluklar gibi, size de tüm yetişkinler, bütün gayretleriyle, doğru bildiklerini öğretmeye mi çalıştılar?
Bana eski düzende her kişi, kendi öğretme vaktinin gelmesini hısla bekliyormuş gibi geliyor. Adeta acı çıkaracakmışçasına… Yetişkin olana dek hiç bişey öğretememişliğin, yaratıcılığını gösterme alanı bulamamışlığın acısı 🙂

“Biz”, yeni dünyanın ferdi olmaya aday olmuşlar. Örneğin ben adayım.
Parmak kaldırıyorum 🙂
Sadece olamazsam eleneceğimi bildiğimden değil, yürekten parmak kaldırıyorum.
Ben önemli değilim. Onbinlerce yıllık insanlık tarihi ve onun çabaları önemli.
(lütfen bu sözümde bir iddia bulmayın, sadece emeklerinin heba olmasına gönlü elvermeyecek, herhangi bir anne duygusuyla konuşuyorum.)

Yenidünyanın geçerlilik zamanı: şimdi ve yeri; burada
Bir bayrağa ihtiyacı var mı bilemiyorum ama olsaydı, konuşan bir bayrak olurdu ve “kendin ol” derdi.
Eğer bu üç öğeyi birleşirirsem; şimdi, burada, kendin ol

Yenidünya, kendin olan orijini gerçekleştirme dünyası.
Hani eskiden, dünyayı çok ciddi etkilemiş olaylar baz alınırdı ve onlara bir ÇAĞ ismi verilirdi. Bildiğimiz o çağların hepsi eski dünyada kalacaklar.
Eskiden biri çıkıp buna benzer şeyler söyleyince ütopya denilirdi 🙂
Gelecek geldi. Geçmiş zaman ve gelecek zaman fiil çekimleri birbirlerini tam şu anda nötr yaptılar.
Ne olmakta olduğunu görmek için dikkat kesilmek lazım.

Çocuklar, genetik birikimle, gezegen tozlarından anne babasının dölleme anına kadar olan tüm deneyim birikimimine sahip olarak geliyorlar.
Çocuk doğduğunda, onun algıları açıktır ve gözleri gerçekte olan (ve fakat şu anda bizde kapanmış olan) enerji dünyasını görür. Çocuğun baktığı realite, bir takım renkli ışık telciklerinin ordan oraya devindiği, canlı bir ağ yumağıdır.
(Fizikçilerin dediği gibi; orada bir kıpırtı vardır sadece.)
Biz çocuğa, bize miras kalmış olan dünyayı tanıtmaya başlarız, aslında olmayan bir dünyayı.

Biz körüz. Fakat daha da beter olan, kör olduğumuzu bilmiyoruz!
Çocuğa algısına çarpan enerji devinimlerini nasıl yorumlaması gerektiğini biz öğretiyoruz!
Bu korkunç ötesi bir sorumluluk. Kör olduğunu bilmeyen birinin yegane olasılık zannettiği eften püften bir dünyayı algılatmaya çalışıyoruz. Ve dört yaşını bitirdiğinde, çocuğu da kendimiz gibi kör yapmayı başarıyoruz!

Aslında bu bir çeşit gerilim filmidir.

Ne demek istediğimi daha rahat ANlayabilmek için, aklıma Saramago’nun “körlük” kitabı geldi. (Bu büyük yazarın, gerçekten muhteşem kitaplarından biriyle tanışmanıza belki vesile olacağım için şimdi yeniden sevindim.)

–Umarım İndigolar, Kristaller yada otistikler yardımcı olur bizlere?

Yardımcı olabilmeleri için kendimizi değiştirmeliyiz, mümkün olabildiğince, en azından kör olduğumuzu bilsek, herşey yoluna girecektir. Böylece patronluğu bırakırız (çocuk üzerinde), daha eşit ve açıkçası haddini bilen bir ilişki yöntemi bulabiliriz sanıyorum. 🙂

Ayrıca şunu belirtmeliyim ki, indigo ve kristal çocuk kavramının yeryüzüne düşmüş(!) olması tesadüfi değildir. Kör olduğunu anlayan ebeveynler ortaya çıkmaktadır…

“Atmasyon” tipler!..

Kendilerini severler korktuklarından…
Yaşamanın sinsi kahyasıdırlar…
Boş buldular mı ortalığı dünün içinde, bugünün içinde, yarının içinde… Şahlanıp kükremeye hazırdırlar.

Ama nerede ararsanız onları, ne zaman istemeseniz bile onlar oradadırlar. Nasıl bir yüz gerekiyorsa, nasıl bir söz gerekiyorsa, duruma ayarlı bir otomat gibi, ne günden ilerde, ne günden GERİ’dirler…

Yavaş yavaş değişirler, gündüzlerin uzaması, gecelerin kısalması gibidirler…

Rüzgârın çıkması, denizin kabarması gibi birden oluşmazlar ama, ortamın konumuna göre yüreklidirler, ses verirler… Bilgili ve akıllı görünürler…

Başkalarının deneylerini en iyi onlar kullanırlar güya… Parmak parmak sayarlar, ne saydıkları belli, gerisini sen düşün…

Sözcüğe dayanırsa; iş, kardeşliğe dayanırsa, insanlığa dayanırsa hemen de melek kesilirler…

Değer önemli değil, önem değerlidir onlar için… Son söylenen değerlidir…

Son yapılan değerlidir, AN’dan çıkıp ANİ’den tam da baştan sona TAN kükremesi duyarlarsa, ters döner şemsiyeleri, hemen kuytuya çekilirler…

Korkarlar, kendilerini de sevmekten…

Korkarlar, binlerin, onbinlerin, yüzbinlerin sellerinden…

Korkarlar, binlerin, onbinlerin, yüzbinlerin seslerinden…

Haaa kim mi bunlar?

Sanları ve tipleri “Atmasyon”dur…

Bu tiplere bir soralım bakalım:
Sen seviyor musun insan?
Yoksa belirli süreni
Yılgını, kuşkunu
Şaşkınlığını, ürpertini
Kirini, izini
Saklı sızını
Karışan düşünü
Değişen tadını
Aklını algını
Aldatan duygunu
Yığılan soruları
Soğuk anları
Kapalı akşamları
Uyanık uykuları
Biten yolları
Tenin yalnızlığını
İlk kaynağını
İçtiğin sütleri
Büyük ayrılığı
Son yatağını
Belleğinde biriken tortuyu
Ağır tortuyu
Kara tortuyu
Zor tortuyu
Oynak tortuyu
Yaban tortuyu

Ertan Yurderi