Cehennemin yolundan iyilik taşlarını sökelim!

Bir ara gördüğüm bir vizyondan bahsetmiştim: https://blog.sonsuz.us/?p=2988 , az önce melül melül boğazın mavi sularını seyrederken aklıma geldi yeniden. Bu konuda bir şeyler yapmalı dedim!

Böylece kendim için bir haftalık bir uygulama başlatmaya karar verdim. Bugünden gelecek cumaya kadar tam bir hafta şu kelimeleri lügatımdan çıkaracağım, yani kullanmayacağım.

iyilik, kötülük, iyi, kötü, yardım

Şimdilik bu beş kelime ile başlıyorum, şüphesiz bende yer etmesi için bir hafta yeterli olmaz; ancak bu sadece bir deneme. Zor olacağını tahmin ediyorum. Bu kelimelerden birini kullanmadan konuşmak, hatta düşünmek bile çetin bi uğraş olacak. Yine de denemek istiyorum.

Bu aralar hatırımı sorarsanız ne cevap vereceğim bilmiyorum. Göreceğiz bakalım 🙂

Balzamik (Balsamic) Karakteristiği

Geçmiş dönemlerde pek önemsenmeyen, sezgisel niteliklerin değeri ve kadınsı yaklaşım prensipleri günümüzde tekrar değerlendirilmektedir. Ay döngüsü ile sembolize edilen ilişki kendi benliğimiz içindeki ilişki olup, her ne olursa olsun erkeksi ve kadınsı özelliklerimizi sürdürmeye devam ederiz. Güneş’in (habercisi olan Merkür’ün de) sembolik olarak temel yaşamsal enerjiyi temsil ettiğini ve yaşamımız süresince amaçlarımıza ulaşmak için beraberce hareket etmek zorunda olduğumuzu düşünebiliriz. Bu bağlamda, Ay’ımızın Güneş’imizle olan ilişkisine yaşamımızdaki mevsimlerde uyumu getirebilecek sezgisel bilgelik açısından bakabiliriz.  Hiçbir zaman küçümsemeden ve onu iyi anlayabilmek amacıyla, Ay’ın gücüne dikkat etmeliyiz. Ay’ınız, Güneş’inizin parlak canlılığını değişen aşamalarla size yansıtır.

Doğum gününüzden önceki en yakın olan Ay fazına tablodan bakın. Bu sizin doğumunuzla ilgili Ay fazınızdır. Aynı zamanda, Güneş’iniz tarafından getirilen yaşamsal amacınız açısından anlam ifade eden bir sembolizmdir. Burada özet açıklamalar verilmektedir ve genelleştirilmektedir. Kendi doğum haritanızda Güneş’inizin konumunun ve diğer unsurların dikkate alınması gerekir.

Sekiz fazdan oluşan bu dönüşüm döngüsünden biri de Balzamik Ay (Balsamic) fazıdır. Balzamik döngünün anlamı kısaca;

Geceleyin gökyüzünde sadece ince bir ışık parçası görülmektedir. Hilal şeklindeki ayın giderek küçülmesidir. Balzamik ay, güneş döngüsünde, daha popüler adıyla cadılar bayramı olarak da bilinen Samhain kutlamalarına denk düşer. Görünen ve görünmeyen dünya arasındaki perdenin ince olduğu, ruhların fiziksel konumlarını bırakmaya başladığı, ruhun yeniden bedenlenmeye yöneldiği zamanlar anlamındadır.

http://www.ncgr-turkey.com/aydongusu.htm

Ayın balzamik döneminde doğanların karakteristiği şöyle sıralanmış: (Bu bölüm astrolog Öner Döşer’in çalışmasından alıntılanmıştır.)

Benzerlik: Balık Burcu enerjisi

-Hayatında yoğun biçimde değişim ve dönüşümler yaşayan
-Geleceğin trendlerini içgüdüsel olarak bilme, öngörü potansiyeli yüksek
-Toplumdaki hiyerarşiden ve güç sahibi kişilerden rahatsız
-İsyan etmeyen, içe dönük, sessizce çalışır,ön saflarda aktif rol almaktansa arka planda araştırma yapmayı tercih eder
-Psişik duyarlıkları yüksektir, aydınlanma arayışındadır,ruhsal yolları izlemeye meyillidir
-Dünyevi aktivitelerle ilgili uzun vadeli taahhütlere girmekten çekinir
-Gelecekteki potansiyelleri inceleyen,sorgulayan, hipotezler geliştiren
-Hem iç hem de dış dünyada değişik kayıplar yaşamak durumunda kalan
-Toplum içinde kendisini tamamen rahat hissetmese de mensubu olduğu grupların hatırı için bu tip ortamlarda bulunan
-Ait olmama duygusunda, yaşamı içsel düzeyde yaşayan
-Diğer insanlara bilgeliğini ve deneyimlerini aktarabilen
-Hep geleceğe yönelik ve dönüşümcü bir üretkenliğe sahip
-İyi ve kötü şansa kadere ve karmaya inanan
-şifacılık özelliği olabilir
-Yeni şeylere başlamaya her an hazır olabilir
-Hırslarını devre dışı bırakabilir
-Belli amaçlar ve idealler için çalışabilir evrensel görüş sahibidir
-İhtiyacı olan insanların yanında olmak adına çeşitli sağlık kuruluşlarında görülebilir
-Kendine güveni azdır, başkalarını yönetmek yerine  kendi yoluna gitmeyi tercih edebilir
-Herşeyin olması gerektiği zamanda gerçekleştiğine inanır, kabullenicidir.

Örnek:Abraham Lincoln

 

Yeni Ay ve Hilal fazları için tıklayınız 

Rüyamız Hayrolsun :)

Ortaklaşa gördüğümüz ve adına dünya/evren dediğimiz rüya hayrolsun inşallah.

Ben size bi anımı anlatayım, öyküler, anılar, şiirler simgeleriyle bizi var eden şeyler ne de olsa.

Küçükken her gece en az üç dört tane, film uzunluğunda ve şimdi fantastik diyebileceğimiz rüyalar görürdüm. Sabah olduğunda onları büyüklerime anlatırdım tüm detaylarıyla. Öyle uzun sürerdi ki, annem “aman kızım bu rüya mı, flim mi” derdi artık usanarak (haklı).
Günler böyle geçip giderken bir gün, tam olarak kaç yaşımda maalesef hatırlayamıyorum, şu muhakemeyi yaptım: gerçek hayat hangisiydi, her gece rüyalarımda yaşadıklarım mı (çünkü onlar gündüz yaşadıklarım kadar gerçekti), yoksa gündüz yaşamakta olduğum mu? Bunu bir kaç gün ciddi ciddi düşündüm. Sonunda mantıklı bir sebep bularak gündüz yaşamımın gerçek olduğuna karar kıldım, ve ondan sonra da belki yirmi yıl bunu bir daha sorgulamadım. Bulduğum sebep basitti: gündüz rüyam gerçek olmalıydı çünkü her sabah kaldığım yerden devam ediyordu, yani bir sürekliliği vardı, demek ki gerçek olan buydu! 🙂

Peki şimdi ne oldu da (aslında son yirmi yıldır) yeniden hepsinin rüya olduğuna karar kıldım?
Sanırım, burda her sabah güneşin doğuşu ile başlayan, istikrarlı rüyanın, bütün insanlar tarafından desteklendiğini, çünkü bu rüyayı ortak olarak gördüğümüzü anladım. 🙂

  ortak rüya=Dünya=Gerçeklik

Oyun Kuramı neden oyun kuramı?

Altı sene önce tüm düşünenlerin, teologların ve bilim adamlarının yaptığı gibi ben de dünyanın ve evrenin ne olduğuna dair bir metin yazdım. Gerçi bu sadece bir düşünce dizgesinin sonucu değildi. Şüphesiz tüm hayatım boyunca gözlemlediğim, okuduğum ve yaşadıklarımın bir bileşkesi vardı ama ondan daha çoğuydu. Bir gece, iki saat içinde hiç hesapsız ve plansız bir akıştı o metin. Ben bile bazı yerlerini çok daha sonra anlayabildim.

Son derece yetkin bir arkadaşıma okuttum. O da benim kadar hayret etti. İsmine oyun kuramı demiştim. Şüphesiz Prof. Nash’ın herkese duyurduğu oyun teorisinden haberliydim ve fakat onunlla ilişkisizdi bu isim. O arkadaşım bana bu isim benzerliğinin ilerde sorun yaratacağını belki değiştirmek isteyebileceğimi nazik bir dille hatırlattı. Onu ciddiye aldım, düşündüm taşındım, bazen farklı başlıklar koydum bilgisayarda uyuduğu odaya.. Ve fakat hiç memnun olmadı, onları sevmedi ve olabildiğince çabuk silkelenip attı üzerinden o isimleri. Sonra ben de kendisine hak verdim, çünkü kendisi “OYUN” kavramını matematiksel isim eşinden daha çok hak ediyordu.

Oyun kuramının kısmen açılımı Bir Kadını Öldürmek kitabında ele alındı. Fakat hala o derece örtük bir anlatımdı ki, bunu değil anneanneme (Feynman’ın kulağı çınlasın!) üst düzey entellektüellere bile anlaşılır kılmak zordu (imkansız değil, anlayan anladı).
Son derece zeki, becerikli ve hatta nerdeyse herşeyi bilen ( emekli öğretmen) annem bana rica etti: “kızım lütfen daha kolay anlaşılan şeyler yaz” dedi.
Şüphesiz yazabilseydim yazmış olacaktım. Hayatım boyunca yazdım ben. Milyonlar, milyarlarca cümle kurdum. Sadece yapabileceğim kadarını yapabildim.
Turan haklı, geçen altı yıldır gerek bilinçli ama çoğu kez farkında olmadan oyun dünyasını daha anlaşılır hale getirecek yazılar, öyküler, makaleler yazdım.
Hatta bazen neden içrek anlamlar gerektiğinin savunmasına bile giriştim:
https://blog.sonsuz.us/?p=3045

İşte böyle galiba. Ben sade bir insan olduğumu iddia ediyorum, eğer bu doğruysa yazdıklarım da fazla basit olduğu için anlaşılamıyor olabilir 🙂

Neden kendi kendimizi aşmaliyiz?

“Diese dis, göze göz” sözü karsiliksiz birsey yapmanin anlaminin önemi olmadigini gösteriyor.
Bu aslinda sadece Tevratta degil, biz de cok yaygin bir görüs. Nasil mi? Pozitif söylemek gerekirse
bizde buna “kayirmak” da denebilir. Cekirdek aileden basladigimizda bize ögretilen cok ilginc
seyler vardir. Ailemiz icin yapilan hersey makuldur gibi bir görüs hakim bizde. Aile fertlerinden
baskalari ise bizim icin “el” dir. Yani onlar yabancidilar ve bizim de onlara karsi tutum sergilememiz
gerektigi, tek güvenebilecegimiz sahislarin aile fertleri oldugu ögretilir. Bu nedenle de sadece
aile bireylerinin karsilikli yardimlasacagi bir ortam yaratilir. Ne olursa olsun yardima gereksinim
duyuldugunda ilk önce aile fertleri ayaga kaldirilir.

Aile sinirlarini biraz asmis olanlar ise mahalle sinirleri icerisine takilirlar. Mahalle ile kastedilen hem
fiziki mahalladir, hem de cevremizdir. Bu sinirlar icerisine girenleri de “tanidik” siniri icerisine olurlar,
tanimakdiklarimiza ise baska bir gözle bakariz. Nedeni aslinda cok basit. Nedeni diger ülkelerde
de “sosyal yardim” diyebilecegimiz, adi konulmamis bir dayanisma mekanizmasidir. Bu mekanizma
dahilinde tanidiklarimiz kollanir, tanimadiklarimiz ise dislanir. Tanimadiklarimiza düsman gözü ile
bakariz, tanidiklarimizi ise kendimizden sayariz. Bu kendi icerisinde sosyal yardimlasmayi öngören,
kendi kendisini yapilayan adi konmamis bir sistemdir.

Bir isimiz oldugunda ilk önce basvuracagimiz mertebe kendi ailemizdir ve sonra kendimize o isi en
iyi yapabilecek tanidik aramaktir. Bu mekanizma icerisinde yardim alan sahis kendini bir daha bu mekanizma
disina atmasi imkansizlasir. Yardim eden de herhangi bir zaman yardim isteyecektir ve bu böyle gider durur.
Bu carkin icerisinde olanlarin artik disina cikma imkani yoktur. Birinin yardimini isterken ayni anda kendi kendimizi
de o kisiye bagliyoruz, bugün olmazsa yarin, yarin olmazsa diger günlerde.

Kendisinden olmayip da baskasina hak vermemek isteyenler de bu mantik icerisinde davraniyorlar.
Kendilerinden olmayanlara hak vermiyorlar cünkü sagladiklari faydanin bir daha gelmeyecegi kanisindalar.
Kime gidip de “kardas, ben senin icin sunu yaptiydim, sen de benim icin bunu yap” diyebilecekler? Iste talep edecekleri önlerinde bir mertebe olmadigi icin, kendilerinden olmayanlarin isteklerini de karsilamamak
cok dogal geliyor onlara.

Ama unutulan bir sey var, o da hem aile sinirlarini asamadigimiz, hem de cikar haricinde düsünemedigimizdir.
Karsiliksiz bir sey yapmanin, iyi bir hayatin insanlik görevi oldugunu bilerek yasamanin hem insanlik adina
hem de kendi egosentrik duygularimizi yenme adina cok daha fazla seyler getirdigi kesindir. Bulundugumuz
mevki ne olursa olsun yaptigimiz islerin insanlik adina yapilmis oldugunu kavramadikca yaptigimiz hersey
kendi sinirlarimiz icerisinde kalacaktir. Yeni yasa cikarmaya calisiriz, bunu kendi grup cikarlarimiz icin
uyarlariz, hastane yönetiriz, ayni memleketli olanlari kayiririz. Her ne ise, kücük bir isimiz olur, hemen ayni
bölgeden secilmis millet vekilini buluruz, her ne kadar bu millet vekili bu islerle görevli olmada da “tanidiklarimizdan” medet umariz.

Biz birsey beklemeden kendi islerimizi yapmayi ögrenmeliyiz. Bu islerin sadece kendi grubumuz icin degil de
tüm yasayan insanlik adina iyi oldugunu zannettigimiz icin yapmaliyiz. Hazirladigimiz yasalari kalici oldugu
icin hazirlamaliyiz, yasayi yapanlarin ömrü sinirlidir cünkü. Bizden gelecek cok daha degisik nesiller olacagi
icin herseyin “mahalle” kavrami disinda hazirlanmasi gerekiyor. Iste bu zihniyet insancil bir zihniyettir.
Insanlara verilen hak, belli bir gruba ait olduklari icin degildir, onlar insan olduklari icin o hakka sahiptirler.