Bilinçsiz anlara dikkat!

Bilincimizin açık olduğunu söyleyemesek de en azından robotumuzun açık olduğunu biliyoruz. Şimdi söyleyeceklerimi bu anlamda değerlendirelim.

Bilinçsiz durumlarda duyduklarımıza dikkat etmeliyiz. Bunu çok önceki yıllar söylemiş olduğumu hatırlıyorum ama şimdi araştırmaya üşendim. Hemen iki özet cümleyle hatırlatmak istiyorum (kendime).

Önce bilincimizin kapalı olduğu anları sayalım:

  1. Uykudayken
  2. Baygınken ve narkoz altında
    3.  Aşırı duygusal yoğunlaştığımızda 

Bu anlarda çevremizden gelen birinci tekil şahıstan konuşmaları doğrudan kendimiz olarak alırız. Robotumuza yüklenmiş olan özne filtreleme programı çalışmaz. Ve bu feci bi durumdur. Hiç birimiz aydınlanmış varlıklar olmadığımızdan feci bir durum. Kendimizi doğrudan hipnoz uygulamasına teslim etmiş oluruz.
Örnekle anlatmak gerekirse, yukardaki hallerden birindeyken, yanımızda şöyle konuşulduğunu varsayalım:
“İnsanlar üretkenliklerinden ve yaratıcılıklarından hiç bir halde vaz geçmemelidirler. Örneğin kendinii koyvermiş, TV esiri olmuş ev kadınlarından nefret ediyorum.”

Bu konuşma bilinci kapalı olanın yanında yapıldığında, o kişi bu cümleden şunu, sadece şunu “ev kadınlarından nefret ediyorum” kısmını kendi çıkarımı olarak algılar. Daha sonra hayatı devam ederken “hiç bir görünür sebep olmaksızın” giderek ev kadınlarından hoşnutsuzluk belirir. Hele de kendi bir ev kadınıysa muhtemelen anlaşılması mümkün olmayan sağlık sorunları baş gösterir.
Bunu neden şimdi hatırlatmak istedim? Çünkü çevremden duyduğum kadarı ile insanlar TV karşısında uyumayı seviyorlarmmış. Onu uyku ilacı niyetine kullandığını söyleyen bi çok kişi tanıyorum. Bu durumda ne büyük bir tehlike altında olduklarını anlayabiliyor musunuz?

Aynı şekilde ameliyathanelerde, görevli personelin işlem esnasında sürekli sohbet ettiklerini duyup görüyoruz. O sohbetlerde birinci tekil şahıs içeren tüm fiiller ve tespitler, hastaya geçiyor. Belki o işlemden iyeleşiyor ama o masadan neler alıp çıktığını hiç bilemiyor!
Ya işte o çok nefret edilen robotun olmaması durumlarından biri bu. Peki buna ne diyeceksiniz?

Pueblo Yerlileri

Önceki tarihsel bilgiler ve fotoğraflara şimdi de C.G.Jung’un gezi notları ile devam ediyorum:

Eleştiri yapabilmemiz için her zaman dıştan bakmamız gerekir. Ülkeye dışardan bakmak demek, ülkeyi başka bir milletin gözüyle görmek demektir. Bunu başarabilmemiz için o yabancı ülkenin ortak ruhuyla ilgili bilgimizin olması gerekir. Benzerlikleri gözden geçirirken, bize özgü ulusal önyargılarıve özellikleri oluşturan farklılıklarla karşılaşırız. Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Amerikayı ikinci ziyaretimde, Yeni Meksika’da kentler kuran Puebloları görmeye gittim. Orada şans eseri, ilk kez Avrupalı olmayan, yani beyaz adam sayılmayan biriyle sohbet etme olanağı buldum. Taos Pueblolarının reisi olan kırk elli yaşlarında Ochwiay Biano (Dağ Gölü) adında biriydi. Kuşkusuz o da bir Avrupalı gibi kendi dünyasının sınırları içinde kalmıştı ama onun dünyası öylesine ilginçti ki! Bir Avrupalıyla konuşurken,  çoktan beri bilinen ama hiçbir zaman anlaşılamayan şeylerden söz eder ve bir çıkmaza girersiniz. Oysa bu yerliyle sohbetimiz çok yabancı konularda bile su gibi akıp gitti.

Ochwiay Biano, “Beyazların ne denli acımasız göründüklerine bak! Dudakları ince, burunları da sivri. Yüzleri kırışıklardan değişmiş. Gözlerinden arayış içinde oldukları anlaşılıyor. Hep bir şey arıyorlar. Ne arıyorlar acaba? Beyazlar hep bi şeyler isterler ve her zaman huzursuzdurlar. Ne neyin peşinde olduklarını biliyoruz, ne de onları anlayabiliyoruz. Bizce onlar deli.” dedi. Ona neden tüm beyazlara deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak, “Tabi ki öyle yapacaklar” dedim “siz neyle düşünürsünüz?” Kalbini göstererek “burasıyla” dedi. Uzun bir süre susup düşündüm. Yaşamımda ilk kez biri bana gerçek beyaz adamın resmini çizmişti. O güne kadar parlak rekli resimlerden farklıydı. Yerli bizim en duyarlı noktamıza parmak basmış, körlükten göremediğimiz bir gerçeği dile getirmişti.

İçimden ne olduğunu bilmememe karşın, bana çok tanıdık gelen bir sis bulutu yükseldi ve o bulutun içinden art arda resimler çıkmaya başladı. İlk önce, Romalı askerlerin Galya kentlerini yakıp yıkmasını ve Sezar’ın,  Scipio Africanus’un ve Pompeyus’un keskin yüz hatlarını gördüm. Sonra Aziz Augustinus’un Romalıların mızraklarına taktıkları Britanyalıları imana çağırmasını ve büyük bir zafer diye nitelendirilen, Şarlman’ın putperestlere zorla dinini kabul ettirmesini gördüm. Ardından da , Haçlıların yağmalayan ve öldüren ordularını. Haçlılarla ilgili eski romantizmin anlamsızlığı, içime bir ok gibi saplandı! Bunları, ateş, kılıç, işkence ve Hristiyanlıkla, uzak ülkelerinde babaları olarak kabul ettikleri güneşin altında huzur içinde düşler kuran Puebloların bile üzerine giden Kolomb, Cortes ve başka fatihler izledi. Misyonerlerin zorla giydirdikleri mikroplu giysilerden geçen frengi ve kızıl gibi hastalıklardan telef olan Pasifik Adaları halkları da.

Bunlar yetti de arttı bile. Bizim kolonizasyon, putperestlerle misyon ve medeniyetin gelişmesi diye nitelendirdiğimiz olguların bir başka yüzü daha vardı. Bu yüz, uzak yerlerde inatla avını arayan yırtıcı bir kuşun, korsan ve çabulcu denebilecek bir ırkın yüzüydü.

Ochwiay Biano ile sohbetimizi ana binanın beşinci katının damında konuşuyorduk. (Birbirinin üzerine inşa edilmiş ilginç evler için bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=1108 ) Arada sırada, öbür damların üzerinde, yün battaniyelerine sarınıp, her gün pırıl pırıl bir gökyüzünde doğup yolculuğunu yapan güneşe bakarak derin düşüncelere dalan başka yerliler görünüyordu. Pueblo yerlilerinin ağızları sıkı, özellikle de din konusunda ağızlarını açmıyorlar. Dinsel ayinlerini gizli tutuyorlar. Daha önce böylesine gizlilikle karşılaşmamıştım. Medeni toplumların dinleri açıktır ve kutsal saydıkları şeyin gizemi çoktan yok olmuştur. Oysa orada, yerlilerin tümünün bildiği bir giz vardı havada; ama bu gizi beyazların öğrenmesi olanaksızdı.

Konuştuğum yerlinin dinsel konularda düşüncesini söylerken duygularının değişmesine çok şaşırdım. Günlük yaşantısını nerdeyse kaderci bir aldırmasızlık diye nitelendirebileceğimiz bir huzur ve onurla sürdürmesine karşın, iş gizemli konulara geldiğinde, saklayamadığı bir duygusallığa kapılıyordu.(ara sıra gözleri bile doluyordu) Dinselliği kavramsal bağlamda almıyorlardı. Onların gözünde, dinle dış olayların bir farkı yoktu. Din de insanı duygulandırabilen önemli bir gerçekti.

Ochwiay Biano (Dağ Gölü) ile damda giderek yükselen güneşin altında otururken, bana güneşi gösterdi ve. “Orada yükselen şey babamız değil mi? Bunun tersini kim iddia edebilir? Başka bir tanrı nasıl olur? Güneş olmadan hiç bişey olmaz” dedi. Sözcükleri bulmakta zorluk çekiyordu. Sonunda, “Bir insan dağda tek başına ne yapabilir? O olmadan ateş bile yakamaz” diye ekledi.

Ona güneşin görünmeyen bir tanrının yaptığı ateşten bir top olup olmadığını sordum. Soruma bırakın kızmayı, şaşırmadı bile. Yalnızca, “Güneş tanrıdır. Bu herkesin görebileceği bir şey” dedi.

Kuşkusuz hiç kimse güneşin büyük etkisini göz ardı edemez, ama gene de, bu olgun ve onurlu insanların bu denli yoğun bir duygu içinde olduklarını görmek beni çok duygulandıran yeni bir deneyim oldu.

Pueblo Yerlilerinin,  dinleriyle ilgili konulara girmemelerine karşın, Amerikalılarla ilişkilerini anlatmaya can attıklarını gözlemledim. Ochwiay Biano bana, “Amerikalılar bizi neden rahat bırakmıyorlar? Neden daslarımızı yasaklıyorlar, çocuklarımıza dinimizi öğretmek istediğimizde neden zorluk çıkarıyorlar?” Uzunca bir süre sustuktan sonra,  “Amerikalılar dinimizi yok etmek istiyorlar. Yaptıklarımızı yalnız kendimiz için yapmıyoruz ki, Amerikalılar için de yapıyoruz. Evet, tüm dünya için yapıyoruz. Herkesin yararına bu” diye ekledi.

Heyecanından dinlerinin çok önemli bir öğesine değindiğini anladım ve bu nedenle ona, “yaptıklarınızın tüm dünyaya yararı olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordum. Büyük bir coşkuyla, “kuşkusuz öyle! Biz bunları yapmasak dünyanın hali ne olur?” diye yanıtladı ve güneşi gösterdi. “Biz dünyanın çatısında yaşayan insanlarız ve Baba Güneş’in oğullarıyız. Dinimizle, babamızın her gün gökyüzünde hareket etmesine yardım ediyoruz. Bunu yalnızca kendimiz için değil, bütün dünya için yapıyoruz. Ayinlerimizden vazgeçsek, on yıl içerisinde güneş doğmamaya başlar ve sonsuza dek gece olur” dedi.

Bu sözlerinden, bir Yerli’nin huzurunun ve onurunun neye bağlı olduğunu anladım. Güneşin oğluydu ve tüm yaşamı koruyan babasının her gün doğup batmasına yardımcı olduğu için evrendeki yaşamı anlam kazanıyordu. Bu düşünceyle, bizim mantığımızın biçimlendirdiği kendimizi haklı çıkarmalarımızı karşılaştırırsak, yaşamımızın ne denli kısır olduğunu anlarız. Sırf kıskançlığımız yüzünden Yerli’nin saflığına gülüyoruz ve kendimizi çok zeki sanıyoruz. Zaten bunu yapmasak ne denli ruh zenginliğinden uzak olduğumuzu anlar ve bunu kaldıramayız. Bilgi bizi zenginleştirmiyor, tersine, doğduğumuzda kendimizi içinde bulduğumuz mitler dünyasından giderek uzaklaştırıyor.

Bir anlığına Avrupalı mantığından kendimizi soyutlayabilir, kendimizi bir yüzü kıtanın kırlarına, öbür yüzü de Pasifik Okyanusuna bakan dağın temiz havasına kaptırabilirsek, Pueblo Yerlilerinin bakış açısını sezinlemeye başlayabiliriz. Ama bunu başarabilmemiz için, dünya bilincimizi bir yana bırakmamız ve onun yerine, ardında ne tür bir dünya olduğunu bilmediğimiz, uçsuz bucaksız gibi görünen bir ufku koyabilmemiz gerekir.

Tanrının ezip geçen gücüne karşı geçerli yanıtlar bulabilmek ve Tanrı için bile önemli olan birşeyleri geri verebilmek insanı gururlandırır; çünkü bunu yapmak insanı metafizik öğenin yüceliğine yükseltir. Kuşkusuz bir Pueblo Yerlisi kıskanılacak huzurunu, bu bilinçsiz bir varsayım da olsa, “Tanrı ve biz” kavramına borçludur. Böyle bir insan, kelimenin tam anlamıyla, doğru yolda olan bir insandır.

C.G.Jung- Anılar, Düşler, Düşünceler

kitabından özetleyen Sibel Atasoy

Beylerbeyi, 27.02.2009

08.03.10-Pazartesi- Robot Konuşuyor

Haftanın Masalı dizisi 

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Orhan isimli dokuz yaşında çelimsiz, biraz sinirli, gayet akıllı bir çocuk varmış. Babası bir şirkette muhasebeci annesi ise bir bakanlıkta orta dereceli bir memurmuş. Başkentte yaşayan bu çekirdek ailenin diğer ailelerden pek de farkı yokmuş. Gündüzleri işlerine, okulla gider, akşamları televizyon karşısındaki kanepede yer kapışırlarmış. Bazı hafta sonları göl başına kahvaltıya giderler, uzun bir yürüyüş diye başlayıp en kısa dönemeçten geri döner, mütevazi arabalarının rahatlığına gömülürlermiş. Bazen annenin ısrarıyla popüler bir konser ya da gösteriye de gittikleri de olurmuş tabi. Doğrusu hayatları sakin denilebilirmiş.

Ara sıra Orhan’ın uyumsuzlukları ve çevreden gelen şikâyetlerle boğuşurlarsa da bunu da fazla dert etmezlermiş. Bütün kadın programlarını kaçırmadan takip eden anneanne onlara bir yaşam koçu tavsiye etmiş. Orhan’ı belli dönemlerde ona götürüyorlarmış. Gerçi durumda pek bir değişiklik olmuyormuş ama yapabilecekleri başka bişey de bilmiyorlarmış.

Neyse işte günler böyle birbirinin benzeri geçip giderken, okullar kapanmış, yaz tatili gelip çatmış. O sene Orhan’ın dedesinin yaşadığı kıyı köyüne misafir olmayı planlayan aile, tüm hazırlıkları tamamlamış, yola çıkmışlar. Güzel bir havada, güzel bir yolculuktan sonra beldeye varmışlar. Uzun zamandır görüşmeyen aile büyükleri küçükleri hasretle kucaklaşmış. Bavullar açılıp çekmecelere yerleştirilmiş.

İlk iki günün ardından Orhan’ın yüzünde, kollarında, sırtında, kızarıklıklar kaşıntılar peydahlanmış. Telaşlanan aile hemen cildiyeci bir doktor arayışına girişmişler. Fakat o küçük beldede yalnızca oldukça yaşlı pratisyen bir hekimden başka olanak yokmuş. Böylece Orhan’ı ilk çare olarak, çevre sakinlerinin çok sevip saydığı bu doktora götürmüşler.

Rengârenk çiçeklerle bezeli bahçenin ahşap kapısı şık şık diye latif bir ses çıkarmış onlar içeri girerken. Belki de sesi duyduğu için küçük beyaz evin kapısı açılmış ve orta boyda, hafifçe toplu, beyaz güzel saçları olan bir adam dışarı çıkmış. Güneşten gözlerini kırpıştırarak “gelin gelin” anlamında el sallamış onlara. 
Tanışma, gülüşmeler arasında, doktorun muayenehane olarak kullandığı sevimli odaya girip, oturmuşlar. Yaşlı adamın mavi gözleri berrak bir su gibi yumuşak ve aynı zamanda parlakmış. Önce sorunu dikkatle dinlemiş, bazı sorular sormuş aileye dair, sonra çocuğun kızarık bölgelerine göz atmış, hafif bir muayeneden sonra demiş ki,

“Hımmm… Ne güzel bir gün değil mi? İsterseniz siz işlerinize bakın, biz de Orhan’la baş başa konuşalım biraz. Zaten bugün gelen giden de yoktu, arkadaşsız canım sıkılıyordu” demiş ve eklemiş “isterseniz ben onu eve getiririm sonra, babanızı tanıyorum, gelmediğim ev değil” diye kıkır kıkır gülmüş.

Böylece çocuğun annesi babası gitmişler. Orhan biraz tedirginmiş ama yine de geride kalmaya itiraz etmemiş. Önce birer külah dondurma yemişler, bahçede çiçek tarhlarının arasında dolaşırken, havadan sudan konuşmuşlar. Yaşlı adam buraya geleli iki gündür neler yaptığını sormuş çocuğa. O da saat saat anlatmış, böyle hevesli bir dinleyici bulduğuna sevinerek. Anlatılanlardan biri dikkat çekiciymiş. Önceki gün plaja yüzmeye gittikleri gün olanlar.

O gün denize üç kez girip çıktıktan sonra arkadaşsızlığın getirdiği iç sıkıntısı ile kumları ayağı ile tekmelemekte olan Orhan, kulak paralayıcı bir kız sesi ile yerine çakılıp kalmış. Kız şöyle diyormuş “aptal! Ne yaptığına dikkat etsene!”

Meğer tekmelediği kumlardan bir kısmı, kızın hevesle yapmakta olduğu kumdan şatonun üstüne düşmüşler. Yedi sekiz yaşlarında görünen kız bir elinde malası diğer elinde plastik su kovası, kızgınlıktan kedi gibi parlayan kısılmış gözleriyle ona bakıyormuş. Adeta savaşa davet eder gibi bir hali varmış. İşte o andan sonra beş dakikada olanları hiç hatırlamıyormuş Orhan. Ama daha sonra babasının anlattığına göre, çocuk atılıp tüm şatoyu ayaklarının altında ezmiş, kıza da okkalı bir tokat yöneltmiş ama Allahtan rastlatamamış. Kızın dehşetli çığlıkları ile plaj nerdeyse ayağa kalkmış bir anda. Ve bu güzel minik kedinin annesi, ondan da daha çok bağırarak çocuğu azarlamış. Çakmak çakmak gözlerle babasına gidip onu şikâyet etmiş.
Olay kısa zamanda yatışmış, baba oğul daha eve dönmeden unutulup gitmiş. Şu an yaşlı amca hatırlatmasa sonsuza kadar yitip gidecek binlerce sevimsiz anıdan biri olacakmış aslında.

Güneş artık yakmaya başladığından içeri girmişler, doktor her ikisine de koca bir kupayla sütlü çikolata pişirmiş. Ağızları yana yana üfleyerek içerken birbirlerinin haline bakıp gülüşmüşler. Çikolataları bitmeye yakın adam ona şöyle demiş; “Sanırım bu kaşıntılarının sebebini buldum Orhan.” , “öyle mi” demiş çocuk pek de ilgilenmeyerek. “evet evet” demiş yaşlı adam hevesle , “kolayca tedavi edebileceğimizi de biliyorum. Ancak bunun için sana bir sır vermem gerekiyor”

Bu kez çocuğun iri kahverengi gözleri ilgiyle parlamış.

“Sen sır nedir biliyor musun?”
“Tabi” demiş çocuk “saklanması gereken bişey”
“Ah evet işte öyle. Sana bir sır vereceğim ve bu ikimiz arasında kalacak, buna ne dersin?” Çocuk merakla onaylamış adamı. Sandalyesinde kıpırdanmış, sırtını dikleştirmiş.

“Şimdi bak, belki biraz tuhaf bulacaksın ama yine de bunu seninle paylaşmaya karar verdim. Biliyorsun biz insanlar doğduğumuzda çok minicik oluruz, kardeşin olmadığı için belki sen bunu fark etmemişsindir.  Çok küçük ve korunmaya muhtacızdır. Gözlerimiz henüz görmez, kulaklarımız senin bildiğin şeyleri duymaz. Kendimizi başka şeylerden ayıramayız bile.  Dikkatle ve şefkatle korunmamız, sabırla büyütülmemiz gerekir. Peki bunu kim yapar?”

“Annemiz” demiş çocuk kesin bir tonda
“Ah evet, annemiz. İyi ki varlar onlar değil mi? Annemiz yapar ama onun da kendine göre bir hayatı başka sorumlulukları var, o sebeple bir anne her saniye bebeği kucağında tutamaz, onu korumak için bütün anlarını gözleyemez. İşte bu sebepten bebeğinin içine minik biiiirrrr… Hımmm… Nasıl desem… Minik biiirrrr robot koyar. Koruyucu robot.” Derin bir nefes alıp çocuğun tepkisini ölçmüş. Orhan sandalyesinde öne doğru eğilmiş, gözbebekleri olağanüstü büyümüş, nefesini tutmuş biçimde ona bakıyormuş.

“Eh işte bu robota, bebeği her halükarda koruması için kesin emir verilmiştir. Onun bu koruma işinden başka hiç bi amacı yoktur. Böylece bebek büyürken robot da onunla beraber büyür. Normalde içimizde bi yerde uyur vaziyettedir. Hani bodyguardlar var ya bilirsin sanırım?”

“Eeeveet, tabi biliyorum, filmlerde var, oynadığım bilgisayar oyunlarında da var” demiş çocuk heyecanını saklayamayarak.
“Hah işte aynı onun gibi,  Ya da güzel bir köpek gibi de düşünebilirsin onu, sahibine bağlı ve onu ölümüne korumaya gönüllü bi şey.”  Durup kendi benzetmelerine gülüyor gibi yapmış. Aslında amacı çocuğun yükseldiğini fark ettiği tansiyonunu biraz düşürmekmiş. Gerçekten de işe yaramış, çocuk dizlerinin altına dimdik kilitlediği kollarını çıkarıp, geriye doğru kaykılmış.

“Herkeste var mı bu robottan?” diye sormuş “Hem ben bunu neden şimdiye kadar duymadım?”
“Güzel sorular” demiş doktor gülümseyerek “akıllı bir delikanlı olduğun belli zaten. Evet hepimizde var. Bunu şimdiye kadar duymadın çünkü anneler bu robotu yerleştirdiklerini unutuyorlar. E onlar unutunca kimse de bilmiyor doğal olarak.  Peki ben nerden biliyorum? Bunu soracaktın değil mi?”

“Evet tabi, sen nerden biliyorsun?”
“Hımmmm… Bak bu şöyle oldu, büyük büyük dedemin annesi, bir gün bu robotu yerleştirdiğini hatırlamış. O bunu hatırladığında çocukları zaten büyük insanlar olmuşlarmış ve artık kendilerini koruyabilecek güçtelermiş. O zaman demiş ki, artık bu robotlara ihtiyaç kalmadı, onları çıkarıp atayım bari. Fakat bunun nasıl yapılacağına dair hiçbir fikri yokmuş. Nasıl takılacağını kendiliğinden biliyormuş, bütün annelerin bildiği gibi, yani kimse ona öğretmemiş. Ama nasıl çıkarılacağını bilmiyormuş işte. Büyük ninem çok akıllı bir kadınmış, uzun zaman bunu nasıl yapacağını düşünmüş, yine de bulamamış. Sonra bir gün rüyasında bir çözümün olduğunu görmüş. Sabah uyandığında sevincinden minik kuşlar gibi şarkılar söylemiş.”

“Nasılmış?” Çocuğun sesi çatal çatal çıkmış, ikisi de buna kahkahalarla gülmüşler.

“Dur şimdi onu da söyleyeceğim, sırasıyla. Daha önce robotun nasıl çalıştığının örneğini göstermeliyim sana. Hani az önce bahçede bana anlattığın plaj olayın vardı ya, işte bu gayet güzel bir örnekti. Senin tekmelediğin kumlar o minik kızın şatosuna değince, kızın uyuyan robotu birden uyandı ve öne geçerek onu korumaya hazırlandı ve sana bağırdı. Robotlar birbirlerinin sesini gayet iyi tanırlar. Böylece kızın robotunun sesi senin robotu uyandırdı. Senin tehlike içinde olduğunu sanan robotcuğun seni hemen arkasına savurdu ve saldırıya geçti, kum kaleyi yıktı daha bişeyler işte. Tabi kızın annesinin robotu bu sesleri tanımakta gecikmedi ve yardıma koştu.”

“Olamaazzz…” diye bağırdı oğlan “gerçekten böyle mi oldu?”

“Aynen” dedi adam “robotlar öylesine kesin emir almışlardır ki, işe giriştiklerinde sahiplerini hemen kendi arkalarına savurarak ona siper olurlar. İşte bu yüzden sen o sırada olanları hatırlayamadın, çünkü hem savrulurken sersemlemiştin hem de robot önünde olduğu için olanları seyredemedin!”

“Şimdi anlıyoruuuummm” diye gürlemiş çocuk, oturduğu sandalyeden atlamış, heyecanla iki kez yerinde zıplamış. “Çünkü bana hep böyle oluyor”

“Ehhh…” demiş yaşlı adam bıkkınca “hepimize böyle oluyor.”sonra durup oğlanın yatışmasını beklemiş.  “İşte hayatımızda her gün bir çok kez robot bizim yerimize geçtiği için hafızamızda bütünlük yok, neyin nasıl olduğunu çoğu kez hatırlayamıyoruz.”

“E tamam tamam… Ninenizin bulduğu çözüm neydi, ben onu merak ediyorum” diye bağırmış çocuk, o sırada minik bir kek parçası genzine kaçtığı için öksürüklere boğulmuş. Yaşlı adam ona bir bardak limonata getirmiş, gidişattan memnun, fark ettirmeden gülümsemiş koltuğa otururken.

“Hımmm… Evet ninemin rüyada gördüğü çözümmm” diye uzatmış diyeceğini “rüyasında gördüğü çok ama çok yaşlı bir kadın ona bir bilezik yapmayı öğretmiş. Bu bilezik kolunda olduğu sürece robotun hareketlerini izleyebilirmişsin”

“Nasıl yani, robotu çıkarmıyor muyuz yani?”

“Hayır hayır çocuğum, robot bir kere konulduğunda artık çıkarılamazmış, ancak onu izleme şansımız varmış, böylece hafıza kopukluğumuz olmaz, neyin ne olduğunu bilebilirmişiz. Bu da bişeydir yani, değil mi?”

“Eh evet öyle herhalde” demiş çocuk hafif hayal kırıklığıyla

“Hem robot bizim düşmanımız değil en sadık dostumuz, bunu unutma lütfen. Onun tek kusuru, her şeyi sahibi için tehlike görmesi ve daha da kötüsü sahibinin artık büyüdüğünü ve kendini birçok tehlikeden koruyabilecek denli güçlenmiş olduğunu anlamaktan aciz olmasıymış. Eh o nihayetinde bir robot, makine yani, bizimle boy ölçüşemez. Sanırım ben onu anlayabiliyorum hatta seviyorum bile” diye gülümsemiş. Bu arada ahşap küçük masasının sol alt çekmecesinde bi şeyler arıyormuş, sonunda aradığını bulmuş ve sevinçle yerinde doğrulmuş.

“Büyük büyük ninem zamanından beri, bizim ailede senin yaşlarına gelen çocuklara bu bileziklerden bir tane hediye edilir, nasıl çalıştığı öğretilir ve tabi sır olduğu da hatırlatılırmış. İşte ben de böylece haberdar oldum robottan ve bilezikten.” Elinde tuttuğu hasır gibi bişeyden örülmüş bileziği havada salladı “şimdi eğer istersen ben de sana bir tane hediye edeceğim” demiş

“Çocuk hevesle masaya doğru atılmış “evet evet kesinlikle istiyorum onu” demiş.

“Gel o zaman onu takalım ve nasıl çalıştığını anlatayım. Bu bileziğe ben robot yakalayıcı diyorum, sen de istersen başka bir isim koyabilirsin tabi” Bileziğin ortasındaki siyaha yakın koyu renk yassı taşı tam bileğinin içine denk gelecek şekilde takmış ve sıkıca bağlamış. “Nasıl? Güzel değil mi? Fazla gösterişli de değil, her yerde rastlanan bilekliklere benziyor”

“Evet öyle hakikaten” demiş çocuk, sağ kolunu şöyle havada bikaç kez çevirmiş, sanki özel bir şey hissetmeye çalışır gibiymiş.

“Önemli olan görüntüsü değil işlevi tabi. Neyse, bu bilezik nasıl çalışıyor onu da anlatayım, az sonra akşam olacak sizinkilerin meraka düşmesini istemem. Şimdi senin robot uyandığı anda bu bilezikteki taş kırmızı renge döner ve bileğine aniden bir sıcaklık yayılır. Bunu fark ettiğinde sen hemen üç kez, “robot uyandı, robot uyandı, robot uyandı” diyeceksin. Bazen bunu dudaklarınla söyleyemeyebilirsin ama içinden de söylesen kulağın bunu duyacaktır. Kulakların bunu duyduğunda artık robotun önüne geçmiş olduğunu ve seni korumak için bişeyler söyleyip yaptığını anlarsın. Tabi anlar anlamaz onu seyretmeye başladığını da göreceksin.”

“Nasıl amaa? Onu yakalayıp yerine tıkmam gerekmez mi?”

“Hayıır hayır çocuğum. Böyle bişey yapmaya kalkarsan onu üzebilir, küstürebilirsin. Ki bunu da hiç istemeyiz. Dostlarımızla iyi geçindiğimiz için dosttur onlar, onlara saygı duyduğumuz için bize arka çıkarlar, öyle değil mi?”

“Evet ama?”
“Güven bana, sana kaç nesildir ailemizin uyguladığı ve rahat ettiği bir sırrı veriyorum. Onu sadece izle, ne yapıyor, ne konuşuyor, sanki heyecanlı bir film izliyormuşsun gibi, merakla ve zevk alarak izle minik robotcuğunu.” Durup nefeslenmiş “Bir süre bu işlemi sürdür, sonra bana gelip neler olduğunu anlatırsın. Daha bir ay buradasın nasıl olsa.”

Çocuk gözleri bilekliğinde, düşünceli bir şekilde başını sallamış.

Aradan günler haftalar geçmiş, bir gün ahşap bahçe kapısı yine şık şık diye çınlamış, Orhan, annesi ve babası doktoru ziyarete gelmişler. Babası elindeki kitap destesini masanın kenarına bırakırken “okumak için getirdiğim kitapları size bırakmak istedim belki buralarda bulmakta zorlanıyorsunuzdur demiş. Annesi de özenle pişirdiği yaş pastayı onun üzerine bırakırken “ah size çok borçlandık doktor bey, Orhan öylesine güzel bir tatil geçirdi ki, hepimiz çok çok mutluyuz.” Diye şakımış. “Öğrettiğiniz oyunu çok sevdik, hani bileklik oyununu, hatta ben de bazen oynamaya başladım” diye eklemiş babası.

O an yaşlı adamla çocuk göz göze gelmişler. Konuşmadan anlaşmışlar. Doktor onları yolcu ederken geride kalan Orhan onun kulağına fısıldamış “Sırrı söylemedim, onları oyun diye kandırdım” demiş özür dilercesine. “Anlamıştım demiş adam, peki robot yakalayıcısıyla neler oldu?”

“Oooo… Hiç sormayın neler neler seyrediyorum onun sayesinde. Hem bişey söyleyeyim mi, benim robot yakalayıcım başkalarının robotunu bile yakalıyor!” Durup yaşlı adamın mavi bir deniz gibi hafif çalkalanan gözlerine bakmış  “peki bu da normal mi?”

“Neden olmasın. Bak ne diyeceğim, eğer bir şekilde bilekliği kaybedersen ya da koparsa, bişey olursa bunun ne anlama geldiğini sana söylemeyi unutmuşum.”

“Yoo, onu asla kaybetmem” demiş çocuk kararlılıkla”

“Tabi biliyorum. Ya olursa diye söylüyorum. Ninem bana demişti ki, bir gün eğer bilezik kaybolursa, bu artık ona ihtiyacım kalmadığı içinmiş. Bilezik her zaman ihtiyacı olan birine gidermiş, özgürmüş o! Bunu unutma istedim.”

 Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma düşmüş, birini Orhan kapmış, diğerini annesiyle babası paylaşmış, üçüncüyü de bu masalı ünleyen yemiş.

Gelelim kıssadan hisseye güzellerim. Kıssasını diyelim ki, boşa gitmesin çekilen acılar. Deyin bakalım bu masal ne anlatır?

Sa

08.03.10 – Beylerbeyi

Bir kadını Öldürmek…

Evet uzun süredir bunu planlıyorum.

Belki bazılarına en azından profesyonellere çok kolay gelir ve hatta kimse benim şu andan itibaren anlatacaklarıma inanmak istemeyebilir.

Olabilir, taş düştüğü yerde ağır.

Ben zorlandım. Hayır hayır geçmiş zaman kullanarak kurtulabileceğim bir sorun değil bu; z.o.r.l.a.n.ı.y.o.r.u.m.

Bekara karı boşamak kolay derler. Bana gülenleri görür gibiyim. Gülün gülün! Ben de size güleceğim, zamanı geldiğinde.

Bu kadın neyim mi olur?

Boş verin şimdi bunu. Konu kesinlikle bu değil. Belki…

Belki ileride bunu da söylerim. Neyse önemli olan gerçekten kahrolası yakınlık derecemiz değil. Sorun onun ne derece belalı biri olduğu!

Ve neden bu sebeple öldürülmesi gerektiği.

Onu çok uzun zamandır tanıyorum. Evet bu cümle şu an için doğru ama belki bir saat ya da bir hafta sonra yanlış olacak. Çünkü onu takip etmek çok zor. Bir balık gibi kayar avucunuzdan. Bir an tamam dersiniz işte bu! Siz daha keyfini çıkaramadan başka sularda yüzmeye başlar Allahın belası!

Kadın milletinin tamamı böyle midir? Bilemiyorum. En azından benim öldürmeye zorunlu olduğum kadın tamı tamına böyle.

Kızgın olduğumu düşünüyorsunuz, belki de onun karım olduğunu ya da lanet patronum olduğunu sanıyorsunuz. Fark eder mi? Yoksa sizde de mi var bir tane?

Her neyse ben planıma dönmeliyim. Zaman geçiyor. Hem de hızla geçiyor. Ve o benim sonumu keyifle hazırlarken böyle lak lakla oyalanacak değilim.

Çocukluğunu hayal meyal hatırlıyorum. Kıvırcık saçları, pırıl pırıl parlayan kahverengi gözleri, melek gibi kandırıcı gülümsemesi ile insanları ne kolay etkilediğini düşünüyorum da… Ne kadar safmışım. O bir büyücü! Hem de su katılmadık lanet bir büyücü.

Hep bu gücünün nereden geldiğini merak etmişimdir. Her şeyi bilen ukala tavırları ve karşısındakileri anlayışla süzen o gizli kibiri.

Çok ama çok daha sonraları duruma aydım. Onun gücü kendini kandırmaktaki ustalığında yatıyor. Kendini ikna etmiş birine karşı öylesine çaresiz olunabiliyor ki şaşarsınız. Ona ve samimiyetine hayran olmaktan başka seçeneğiniz kalmıyor. Üstelik kendi yalancı kişiliğiniz bozkırda bir korkuluk gibi capcavlak ortada kalıyor. O ne kadar samimi olursa siz o kadar dikkatli ve tedirgin oluyorsunuz.

O bir ölüm meleği. Öylesine güzel, öylesine akıllı ve ikna edici. Donarak ölmek gibi isteyerek severek dizlerinin dibinde uyuyabilir ve bir daha uyanamazsınız.

Sanırım ondan nefret ettiğimi anlamışsınızdır artık.

Ve ona taptığımı da!

Onu öldürmenin zorluğunu ve zorunluluğunu  belki şimdi daha iyi anladınız. Daha durun. Daha başlamadım bile.

O, kadınlardan çekinir hatta bazılarından korkar bile. Oysa erkekler, ah onlar dişinin kovuğunu doldurmayan zavallı çerezler. Kadın hakları, ezilen kadınlar, erkek mezalimi! Gülerim…

Onun adına güldüm. Çünkü bütün bu martavalları yutmaz o. Çünkü o bir cadı! Belki de hepsi böyledir bunların.

Durun bir dakika. Kapıda bir ses mi var? Kilit sesi! Geldi galiba.

Daha çok anlatacağım var, bir yere ayrılmayın. Bunu reklamlardan öğrendim. Başbelası televizyonlardan ve onların iğrenç, metalik, çığırtkan duyurularından.

 “Aşkım, sen burada mıydın? Korktum valla. Zili çaldım duymadın mı?”

“Dalmışım herhalde”

“Ne yapıyorsun orada? Chat mi yine?”

Allahım o güzel yüzündeki bu anlayışlı, küçümser ifadeden nefret ediyorum. Biri beni çimdiklesin, uyanmak istiyorum.

“Yooo, yazacağım makale için bilgi topluyorum. Bak istersen”

“Ne istersen onu yaparsın aşkım. Seni hiç kontrol ettim mi bu güne kadar? Sen özgür bir adamsın. Kahve ister misin?”

İğrenç! İğrenç! İki yüzlü cadı.

“Evet lütfen canım”

Seni öldürmek benim boynumun borcu. İnsanlık için yapacağım en büyük hizmet bu olabilir.

“Dur amaaa. Bak şimdi suyu döktürdün. Sen benim yapışık ikizim misin?”

“Özledim ama”

“Ben de seni özledim bir tanem. Ama bi dur. Nefes alayım.”

Al tabii. Daha o cillop zihninde yeterli istek ve plan oluşmadı değil mi?

Önce beni yeterince süründür. Süründür ki, tam kıvamına geleyim, uşağın olayım. Sonra karşıma geç ve ben seni hiç kontrol ettim mi bitanem diye sor. Yemezler! Binlerce yıldır sağdığınız ineğin gözü açıldı.

“Buraya mı koyayım kahveni?”

“Lütfen canım. Gel yanıma otur.”

Nasıl kedi gibi sokulur. Hemen uzatır bacaklarını kucağıma. Bunun tek anlamı var. Hadi lütfediyorum ayaklarımı ov biraz.

“Dışarısı nasıl sıcak bilemezsin. Bayıldım, bittim”

Neyse yaz gelince biraz rahatlıyorum; çünkü gerçekten sersemliyor. Onunla kışın asla boy ölçüşemezsin. Bir lokmada yutar valla

“Ah canım benim. Toplantı nasıl gitti?”

Öylesine sorulmuş bir soru işte. Nasıl gittiğini, gideceğini biliyorum. O nasıl istediyse her şey zaten öyle olacak. Her şey iğrenç bir oyun.

“İyiydi”

“İşi aldın mı?”

“Evet de, zaman sıkışık , hava sıcak biliyorsun”

Bilmez miyim? Bu iş olmayacak o zaman, mademki cadımız sıcak sevmiyor, o zaman bu iş feriştah gelse olmaz.

“Neyse hayırlısı olsun canım”

“ıııııımmm”

Yaa öle gerin işte, az önce bir ceylan avlamış dişi bir kaplan gibi memnuniyet sesleri çıkar. Köleniz iş başında.

Ha şimdi biraz kendine geldi. Serinledi. Zihni henüz icat edilememiş bir bilgisayar programı kadar sonsuz açılara, yönlere doğru işlemeye başladı. Tanrı bizi korusun.

Ayaklarını çekip toparlandı başını göğsüme koyup, koklamaya başladı

“Ne güzel kokuyorsun aşkım”

“Öyle mi?”

“eveetttt. Güneş kokuyorsun. Her zaman mis gibisin zaten. Nasıl böyle olabiliyorsun?”

“Bilmem”

“Iıııııımmmm”

Başladık!

“Biliyor musun ilginç bi  şey oldu bugün?”

Bir de böyle söylemez mi! Allahım sen aklımı koru. Sanki her şeyi planlamıyor, ince ince, iğne oyası gibi döşemiyormuş gibi bir de hayret eder ya! Yok yok bu kadının yaşaması insanlık için tehlikeli.

“Yine mi?”

“Niye öyle söylüyorsun amaaaa… Duyan da her dakika ilginç bir şey olduğunu sanacak”

“Ne bileyim, öylesine söyledim işte. Eeee neymiş o ilginç şey bakalım?”

“Alay ediyorsun”

bu küsmüş yüz ifadesine dayanamayacağımı sanıyor. Aslında biliyor. Cadı!

“Nerden çıkardın tatlım. Söyle hadi. Merak ettim şimdi”

Merak filan ettiğim yok. Bu cadının artık hiç bir şeyini merak etmiyorum. Her şeyi spontane yaptığını sanan, kendini kandırmışlığın mukabele edilemez gücüne sahip bu kadının hiçbir şeyine inanmıyorum ben. İşte bu sebeple onu öldüreceğim.

“Toplantıya girmeden önce lobide bekliyordum. Bir adamla tanıştım.”

Al işte!

“Eeee?”

“Adam… Neydi ismi yaaaa? İşte isim tutamam aklımda biliyorsun. Gerçi kartını verdi, çantamda. Neyse adam yogiymiş.”

“Yogi?”

“Yoga öğretmeni yani”

İşte bunların başlıca sahası! Anlamadığınızı düşündükleri, güçlü oldukları saha bu. Siz öyle aval aval bakarken, onlar cümleleri sıralarlar. Kendinizi uzaydan gelmiş gibi hissedersiniz ve çaresizlikle şu hatayı yaparsınız

“Amaaaan… Ben de yeni bir şey sandım”

Bitti işte! Bu akşam yogi falanca beyimize kurban edilecek.

“Kıskandın mı ne? Hahahahahahahah”

Ah bu acımasız kahkahalar. Senden ve küçümseyici kahkahalarından nefret ediyorum.

“Ne alakası var?”

“Ne bileyim… Birden yüzün bi tuhaf oldu da”

olur tabii. Ben yogi efendiye değil kurban edilecek akşamımıza tuhaflaşıyorum. Senin umurunda mı. Nasılsa bedenine hakimsin. Günlerce kendine hakim olabilirsin. Sevişmezsin!

“Alakası yok aşkım. Eeee Yogi beye ne olmuş?”

“Bak yine alay ettin”

Hay dilim kopsun. Hadi biraz atağa geç oğlum, gece gitti gider. Ênerjini kullan. Çekiciliğini. Kullan işte ne kullanırsan kullan ama çabuk.

“Aman da sevgilisini kıskanırmış bu tatlı adammm”

İşte burada susmak lazım, yoksa annenin nikahını seyredersin!

“Neyse işte. Adama yogaya gitmek istediğimi, uygun bir yer ve zaman ayarlayamadığımdan dertlenince, çok ilgilendi”

İlgilenir tabii, Kavat! Bulmuş cillop gibi hatunu

“Eğer evde bir gurup ayarlayabilirsem buraya da gelebileceğini söyledi. Hem de hiç pahalı değil. Bulunmaz bir fırsat değil mi? Gidip geleceğin taksi paralarını, kaybedeceğin zamanı düşünürsen hiç bi şey değil valla. Haksız mıyım? Hem sen de katılırsın belki. İstiyorum demiştin değil mi?”

İstemez miyim? Seni bir de bu pezevenkle yalnız mı bırakacağım? Hayır öldürmeden önce asla!

“Evet kesinlikle istiyorum sevgilim.”

Başını göğsümden kaldırıp yakın plandan yüzüme bakar dik dik. Acaba ciddi miyim, alay mı ediyorum, gerçekten istiyor muyum? İstemediğim hiçbir şeyi yapmamı tercih etmez. Özgür iradeye gönülden inanır. Düzüleceksem bu mutlaka gönüllü olmalı!

“Vallahi istiyorum. Daha geçen gün bizim sekretere sordum bildiği bir yer var mı diye”

“Tamam o zaman. Harikaaa! Bizim Şebneme de söyleriz. O da istiyordu. Senin Nedret de ister mi acaba? Dört kişi olsak acayip ucuza gelir”

Neyse ikna oldu. Yine de dikkatli olmak lazım. Her an işkillenebilir. Galiba geceyi kurtardık

“Benim Nedret mi?!”

“Evveeet. Hani şu yeni başlayan editör hanım”

Tamammmm. Bir bu eksikti.

“Nerden çıktı şimdi o?”

O güzel kıvırcık baş tekrar kalkar göğsümden. Yine yakın plan bir bakış. Öyle saf ki! Ve habire saçlarımı okşayan sol eli bir kelebek gibi.

“Ya sen geçen hafta Nedret Hanım doğu felsefesine meraklıymış, sizi tanıştırmak istiyorum filan dememiş miydin? Ay uyduruyor muyum yoksa? Kafam çok dağınık vallahi. Ne olacak bu halim”

Doğru. Vallahi doğru. Buyur buradan yak. Kim bilir hangi detayı göz ardı edeyim diye sokuşturmuştum doğu felsefesi zımbırtısını. Hiç mi unutmazsın sen be kadın!

“Yoo, doğru söylüyorsun. Ben unutmuşum. Önemsemedim herhalde”

“Ayy neyse! Kafayı yiyecektim. Yapma bana böyle”

Artık bu lafa lafla cevap verme saflığına düşersen boşuna cinayet planı filan yapma oğlum. Bu kadın seni beşbin kez daha gömer.

Gözlerine öyle bir bakıyorum ki, anında dudaklarımız birleşiyor. Uzun ve onun değimiyle dağınık bir öpüşme yapıyoruz.

Bu saatten sonra konuşmasına imkan vermemeliyim. Dudakları öyle güzel ki. İri ve dolgun kirazlar gibi. Hele düşünmesine asla izin vermemeliyim. Kanepede yana doğru devriliyoruz. O benim tişörtümü çekiştiriyor. Ben televizyonun kumanda aletini yere düşürüyorum. Kapağı bir yere pilleri başka yere saçılıyor. Nereye saçılırsa saçılsın!

Kendimden, bu kadından, düzenden, her şeyden nefret ediyorum. Yatak odasına doğru arkadan beline sarılmış pozisyonda tren vagonları gibi badi badi yürüyoruz.

Darlıktan daralır. Dar yerleri, dar vakitleri sevmez o. Geniş çayırlara yayılmalıyız.

  ***

 Bölüm 2

 Bir kadın tarafından doğurulmak zorunda mıydım?

Örneğin beni babam doğursaydı her şey farklı olabilirdi.

Eğer kadın olmasa bu dünya bizim için bir şey ifade eder miydi?

Para için, iktidar için, ahlak için savaşıp da ne yapacağız, kıçımıza mı sokacağız kazandıklarımızı?  Onları bir kadına sunamadıktan sonra ne anlamı kalır.

Sunamayanları gördük; ya delirdiler, ya önce filozof olup sonra delirdiler, ya da intihar ettiler.

Oysa kadın öyle mi?

Hayır! Çünkü o bu dünyanın malı. Dünya OYUNunun sahibi, sonsuzca sürebilmesinin garantisi.

Kadınla erkek arasındaki OYUN, acımasızca adaletsiz.

Çünkü bütün maçlar bizim için deplasmanda oynanıyor.

Dünya kadınların sahasıdır.

Ve bizi ne için doğuruyorlar sanıyorsunuz?

Doymaz iştahlarından. Gezegenin karnı doymuyor. Yolculuğa devam etmesi lazım. Nasıl olmuşsa olmuş kaynağından ayrı düşmüş bir kere. Onu biz erkekler besleyeceğiz!

Kanımızla, canımızla, terimizle, menimizle, saflığımızla sulayacağız toprağını. Yaşarken de akıtacağız içine, öldüğümüzde de yatacağız içine.

Böyle korkunç bir senaryoyu daha Hollywood bile bulamadı.

Eğer dünyayı seviyorsan, kadını da sev o zaman. Çünkü ikisi aynı şey.

Teslim ol ona, zevk al. Bunda yanlış bir şey yok.

Ama lütfen özgürlükten, büyük buluşlardan, büyük fikirlerden bahsedip de güldürme kadınları! Bari gülünç olma.

Kurtuluşu olmayan bir kapan varsa o da dünya illüzyonudur.

Asıl düzülen bizleriz çünkü.

Kadını sevmekle, ona sunaklar hazırlamakla ve onu dölleyerek, sonsuza kadar düzülüyoruz biz.

Amazon dönemi bitti diye içiniz ferahlamasın yani. Zaten öyle bişey hiç olmadı. Bu hikaye dünya oyununun ve onun tüm zamanlarının öyküsüdür.

Eğer dünyadaki tüm kadınları öldürsek, hatta hızımızı alamayıp tüm canlıların dişilerini öldürsek dahi değişen bişey olmaz. Çünkü dünyanın kendisi dişidir.

Kendi kapanına baş kaldıramazsın,  ancak mastürbasyon yaparsın.

Fakat aslında işler bundan çok daha karışık.

  ***

 Bölüm 3

 Her zamanki gibi erken uyandım. Zaten “kaçta yatarsam yatayım..” diye başlayan geyiği de ben icat etmiştim. Yani gündüzlerin  adamı olan, bu cinayeti tez elden planlayacak olan ben.

Müstakbel kurban içeride uyuyor, saat onbirden önce de uyanmaz.

Yani plan yapmak için daha çok vaktim var!

Kendime poşet çay yapıyorum. Bilgisayar açık bırakılmış, hatta çalıştığı dosyaları bile kapatmamış haspam. Her şeyim açık, al, yut beni diyor. Sabaha kadar çalışmıştır. Kim bilir neler yumurtlamıştır ben uyurken.

Seviştikten sonra hemen uyumamı çok normal karşılar; güya o işi yaparken enerji değiş

tokuşu yaparmışız. Kendisindeki ölümcül negatif enerji bana, bendeki hayati pozitif enerji ona geçiyormuş. Böylece ben uyur, o uyanıklaşırmış.

Her şeyi biliyor ya, allahın belası!

İyi ki bir enerji kelimesini öğrendiler. Onu zaten Newton bulmamış mıydı? Ya da Einstein. Her kimse işte.

Zaten dünyada kadınlardan doğru dürüst bilim kadını çıkmamış, filozof çıkmamış, kahraman yok, lider yok. Bu kadınların acınacak hallerine de anlayış göstermek lazım. Fakat yine de beni sinirlendiriyor işte. En iyi bildikleri şey harcamak; parayı ve erkekleri! Sanki kendi icat etmiş gibi “şimdi bu enerji…” diye başlayan her lanet cümlesinden sonra bir kez öldürmeliydim onu. Ancak o zaman hırsımı biraz alabilirdim.

Neyse biraz işime bakayım. Ne iş mi yapıyorum? Aslında buna iş bile denmez de kendimi açık açık işsiz sınıfına sokmak istemiyorum. Maazallah Türkiye’nin gizli-açık işsiz oranının bir parçası da ben olmayayım. Evet hiç olmazsa ülkem için bunu yapabilirim. Çözümün parçası değilsem de sorunun parçası olmayabilirim.

Beni “işliler” sınıfına sokan tanınmış bir magazin dergisinin daimi yazarı olma sıfatı. Ayda bir yumurtlayan nadide bir kuşum ben. Bazen başka bir gazete ya da dergi için de yumurtladığım olur ama bunlar arızi şeyler tabii.

Herneyse, bu ayki yazımı göndermeden önce biraz daha rötuş gerekiyor. Dişçi bir kuzenim var, kendisi matrak bir adamdır ve bana yazılarımın “diş sökmek” gibi olduğunu söyler. Güya her ağrıyan dişi söküp atmak istermişim ben; üstelik söktüklerimin yerine bir çözüm de bulamıyormuşum ve dişsiz ağzımla yiyecekleri ve sözcükleri gevelemeye çalışıyormuşum. Böyle sadık okuyucular dostlar başına. Onun tuzu kuru tabii. Evlenmiş çoluk çocuğa karışmış. Bizim gibilerin halinden anlaması pek mümkün görünmüyor gözüme.

 Üzerimdeki bu uykulu baygın hal!

Uyandır beni barmen. Kahrolası bir içki yap; bol kahveli, konyaklı olsun. Yok yok daha iyisi sen şu kenardaki tip kutusunu indir kafama.

Uyanmak istiyorum. Bu lanet oyundan gına geldi bana. Hadi yap şunu, okkalı bir çimdik at koluma.

Bu dünya, bütün bu anlı şanlı görüntüsü, delinmeyen kuralları, delinebilen kuralları vs vs ile dahiyane bir oyun işte.

Buna nasıl mı karar verdim? Tekrarları gördüm! Sıkıcı ve biteviye tekrarlar. Berbat bir kadın-erkek oyunu. Ya da daha iyi tanımıyla kutuplar valsi. He he he darbe iyi geldi oğlum. Uyanmaya başladın. Bu ne güzel bir isim böyle; kutuplar valsi!

 “Günaydın bitanem”

“A uyandın mı canım. Erkencisin bugün?”

“Yoo saat onbire geliyor, hem fazla geç yatmamıştım. Kahve ister misin?”

“Hayır ben almayım. Şurada az bi işim kaldı, çıkacağım”

Zaman ne çabuk geçiyor. Sen uyanıncaya kadar atı alan üsküdarı geçiyor.

“Aa gidiyor musun? Bugün de kalmayacak mıydın? Bak hep böyle yapıyorsun”

Adi kadın. Bugün de kalmayacak mıymışım. Kalsam yarın kapı dışarı edilirim.

“Dergiye uğramam lazım sonra da eve gideceğim biraz işlerim var hayatım”

“Hay Allah! Ben de birlikte dışarı çıkarız filan zannediyordum”

Boşuna bağırıp durma mutfaktan, içinden çektiğin “ohh” u duyuyorum ben.

“Bir dahaki sefere sevgilim”

Bende bu dangalaklık oldukça daha çok seferler yapacağım dünya hanfendiye.

İki kutup arasında kaç meridyen ve kaç paralel vardı? Dur elim deymişken bir bakayım. Zaten adım lüzumsuz işler uzmanına çıkmış, bir eksik bir fazla ne fark eder.

Lüzumlu işlerle uğraşamayanlar lüzumsuz işlerle iştigal eder der kuzen.

Her şeyi bilen kadına sorsak bunu da bilir. Neyse artık yirmidört saat açık adsl var, bunu bari kendim öğreneyim. Ona ne kadar az muhtaç olursam o kadar iyidir.

“Sevgilim bir şey yememişsin, sana tost yapayım mı? Aç karnına gitme”

“Ah evet, acıktım aslında”

!!! Ben bir öküzüm.

Ve salaklık hep karnımı acıktırmıştır.

Kuzey kutbu ve güney kutbu. Ya da anot ile katot.

Bakın bu ezopun hikayeleri kadar şık bir başlık olur:

Anot ve katot hikayeleri.

Baş harfleriyle baksan AK oluyo. Bu da onun aslında OK olduğunu gösteriyo ve OK ise ön Türk dilinde yüce insan, yönetici anlamına geliyormuş. Zaten cinsiyet simgesinde de ok erkeği temsil ediyor.  Tersinden bakarsan KA oluyor, bu da Mısır da yaşam enerjisi. Bak sen scrabble bilgilerim ne kadar işe yarıyor!

Buna serbest çağrışım deniyor. Bir dahaki ay yazımı bu konuda hazırlayım bari.

Serbest serbest salınınca hangi b.. batacağımız belli olmaz der kuzen.

Bu arada google soruma cevap verdi. (Tanrının sesi gibi! İste bulsun, iste versin!)

360 meridyen, 180 paralel var. Bunu neden böyle öngörmüşler acaba? Şimdi çık işin içinden çıkabilirsen.  Bu hesaba göre İki meridyen arasında dört dakika var. Bu önemli olabilir!

“Al aşkım, istediğin gibi kıtır kıtır oldu bak. Soğutma ama”

“Harikasın”

“Portakal suyu da getirdim. Hem de taze taze sıktım bebeğime”

Bak bana, besle beni boğa niyetine

“Sağol yaa, zahmet oldu sana, şurda önemli bir şeye takıldım, yardım edemedim sana”

“Benim için zevk oldu. Önemli şey ne?”

Aman merak et. Hiçbir şeyi kaçırma sen

“Yaa gelecek ay yazım için bi şeyler not alıyorum. Bakma şimdi sen.”

Bir öpücük, anlayışlı bir iç çekiş

“Hımm sürprizi bozmayayım o zaman”

 Tost gerçekten de nefis olmuş. Şaka maka “anot katot hikayeleri” beni iyice sardı. Bir an önce gidip kendi bilgisayarıma kavuşayım. Elim kaşınmaya başladı. Bakarsın ilginç hikayeler çıkar bu çağrışımdan.

 Bölüm 4

 Orgazm olduktan sonra neden rahatlıyoruz?

Bana dünya oyunundaki bütün koşturmacalar orgazm için gibi geliyor.

O anda bir şeye kavuştuğumuz için mi yoksa bir şeyden kurtulduğumuz için mi rahatlıyoruz?

Bunun üzerine hiç düşünmemişim. Daha önce hiç düşünmediğim bir konu bulmak ne güzel. Milli Piyango vurmuş gibi.

Çözüm şöyle olabilir, en azından biri budur.

Orgazm olunca hem bir şey buluyor hem de kaybediyoruz.

BİRliği buluyor, ayrılığı kaybediyoruz. Ve demek bu bizi rahatlatıyor. İlginç!

Ama rahatlığı bulma anımız yeniden ayrıştığımız an’a denk geliyor. BİRlik anı coşkulu bir yok oluş ve hemen ardından gelen rahatlama; “evet evet ben yine varım, şükür ki varmışım, dünya bir yana ben bir yana!” Gülerim ben buna…

Şiir gibi oldu.

Dünyayı kızdırma, kadınları kızdırma!

Bu oyundan çaktırmadan,  düzeni bozmadan, usul usul tüymelisin.

Tevekkeli değil orgazma önceden beri önem veririm. Ha bir de Aşka.

Aşk, dikkat enerjisinin olabildiğince üst seviyede yücelmişi.

Aşk kavramını kadın-erkek arasında bırakırsan kısır bir oyun olur. Oysa aşk her iki şey arasında olabilir; bu bir cerbezedir. Anot-Katot hikayesi.

Anotlar kendi arasında, katotlar kendi arasında kayda değer bir ilişki pek yaşamıyor gibi geliyor bana.

Oysa bir An-Ka, adeta anka kuşu gibi kafdağının ardına yeni ve büyülü bir yolculuk başlatıyor. Hareket, bereket işte dünya oyununun ilk kuralı.

Dünyada kalmak için kadınlara ihtiyacımız var.

Karısı ölen adam haftasına ölür ya da kırk gün sonra yeniden evlenir, bitmemiştir çilesi besbelli.

Dünyada kalmak kimin umurunda?!

Sus sus, böyle alenen söylenmez, bu işler böyle yürümez.

Yoksa oyunlar arasına yuvarlanabilirsin.

Bir dişçi koltuğunda bulunmaktan daha beteri bekleme odasında bulunmaktır der manyak kuzenim.

Aslında hiçbir zaman neler olduğunu doğrudan görüp bilemeyeceğimiz dünya oyununa bu denli tutunuyor olmamız ne acıklı.

 Algıladığımız her şey şimşeğin ışığını gördükten sonraya ait. Yani sesini duymayı beklemiyoruz diye kendimizi övüp durmayı bırakalım artık. Bu kadar da ahmak olmayalım.

Ne mi saçmalıyorum?

Olduğunu sandığımız her şey; ancak algımıza çarptıktan sonra bilgiye dönüşüyor. Her an yalnızca bir anı bizim için. Hep bir önceki andayız biz. Ve hep algımızın bulunduğu yerdeyiz.

Algımıza çarpıp önceki bilgilerle test edilen ve uygun bulunanlar bizim var dediklerimiz oluyorlar.

Gerçekte ne olup bittiği meçhul bir oyunda mahpus kaldık biz.

Çift D oyunu.

Düşünce-Duygu sinyalizasyonu. Şifreleme teknikleri. Casus filmi gibi.

Bir düşmandan daha beteri ikinci düşman, yani DD dir.

Aslında içinde bulunduğumuz oyun seviyesinde, sabitleşmiş ve katı görünümlü şeyleri, sözleri kaldırıp atsanız geride duygu sinyalinden ibaret bir çeşit enerji bedenlerimiz ve her şeyi birbirine bağlayan elektriksel bir ağ örgüsü kalır.

Bu örgüyü, karayollarını ve demiryollarını gösteren haritalar gibi tahayyül edebilirsiniz. Fakat bu örgü de diğer her şey gibi hareketlidir ve her an güncellenir.

Duygu sinyalizasyonları yani insanlar, şu anın ve bu illüzyonun gerçekleridir. Düşünceler ise dünya oyununun geçmiş ve geleceğini inşa eden yapı taşlarıdır.

Her şeyi birbirine bağlayan ağın her bir ince lifi bir insanın ilgisidir. İnsan ilgi duyduğu şeye anında bağlanır. Bunu internet bağlantısına benzetebiliriz belki. İlgi duyduğu nesne ile kendi arasında karşılıklı bir akış başlar. Fakat bu öylesine ilginç bir bağlanış ki, ilgi duyduğunuz şeye o anda ilgi duyanlar ve onun ilgi duyduklarına da hiç bilmeden bağlanmış olursunuz. Bilmediğiniz bir alanda bir çok şeyle farkında olmaksızın BİRlikte olursunuz.

İlgi bağı, olumlu ya da olumsuz alanda kurulabilir. Yani negatif ya da pozitif bağlanmanın işlev konusunda hiç farkı yoktur.

İlginin yöneldiği nesnelerin de birbirinden hiç farkı yoktur. Bir kitap, bir fikir, rüzgar, bir kız, ya da pembe bir ev aniden kişinin ilgisini çeker.

İnsan ilgisinin bulunduğu yerde oturur. Aynı dönemler içinde birden çok şey aynı insanın ilgi sahasına girebilir; ancak eğer “an” hesabı yapacak olursak; herhangi bir anda insan (yani onun algısı ya da duygu sinyalizasyonu) yalnızca tek nesne üzerindedir.

Ve bu durumda biz basitçe o insan, o anda, o nesnedir diyebiliriz.

İçinde bulunduğumuz hava bize dokunmak için kıvranan sayısız olta ile dolu, bilmem bunun farkında mısınız?

Size bilinmeyenlerden değil yalnızca bilinenlerden bile bahsetsem bunun korkutucu düzeyini anlayacaksınız.

Şu anda neredesiniz? Kapalı bir mekanda ya da bahçede, bu önemli değil. O küçük odada; Dünyada şu anda yayın yapan tüm

Televizyon yayınları

Radyo yayınları

Telsiz yayınları

Ve

Milyarlarca cep telefonu arama ve mesaj yayınları

Mevcutlar. Siz alıcısını açmadığınızda onların var olmadığını sanmamalısınız. Hepsi alıcı cihazınızı açmanızı bekleyerek trilyonlarca iştahlı dil gibi başınızın çevresinde dolanıyorlar.

 Tabi bütün bu tespitler yalnızca dünya seviyesi oyun için geçerlidir. Diğer oyun evrenlerinin sistematiği üzerine pek fikrimiz yok. Pek tabii bazı varsayımlarda bulunabiliriz. Ve bu tür öngörülerimiz, düşüncelerimiz olarak geleceğe gidip fikri bildiğimiz manada inşa etmeye başlar.

Birbirini kapsayan birçok oyun evreni vardır.

Hepsinin kuralları farklıdır.

Bütün oyunlar aynı yerde, aynı zamanda birbirlerini her an güncelleyerek sonsuzca sürüp giderler. Bu bildiğimiz evrim tanımlamasının daha gelişmişidir. Çünkü evrilen eskiyi geride bırakamaz, bir halden diğerine geçilirek ilerlemek söz konusu değil. Diğerini içeren haller halinde ilerlenir/gerilenir. Yön önemsizdir. Zaman yoktur.

Berbat ve mükemmel; dahiyane!

Bön bön yüzüme bakmayı kes!

Kendimden daha çok nefret ettiğim bir şey varsa, o her şeyi bilen bir kadın olabilir.

Ne olması gerektiğini bilen ve sürekli onu size dikte etmeye çalışan, ayağınızdaki prangadan bahsediyorum.

Onu öldürün. Sonra gelin konuşalım.

-Bir Kadını Öldürmek kitabı ilk 3,5 bölüm-

 

Yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur.

Şimdi önemli bir noktaya geliyorum. Eski yasalar yanlış olabilir. Bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Eğer dikkatli biçimde kontrol edilmişse, bir gözlem nasıl yanlış olabilir? Niçin fizikçiler yasaları sürekli değiştiriyorlar. Yanıt öncelikle şudur ki, yasalar gözlemler değildir, îkincisi, deneyler her zaman doğru değildir. Yasalar tahmin edilmişlerdir, ekstrapole edilmişlerdir. Onlar sadece şimdiye kadar süzgeçten geçmiş olan iyi tahminlerdir. Ancak şimdiki süzgeçlerin delikleri, daha önce kullanılan süzgeçlerin deliklerinden daha küçüktür. Bu nedenle yasa şimdi süzgeçte kalarak yakalanabilir. Yasalar tahminlerdir ve bilinmeyene ekstrapole edilmişlerdir. Ne olacağını bilmiyorsanız, bir tahminde bulunursunuz.  

Örneğin bir şeyin hareketinin onun ağırlığını etkilemeyeceğine inanılıyordu – bu keşfedilmişti – .Eğer bir topacı döndürür ve tartarsanız ve sonra onu durdurduğunuzda tartarsanız, aynı ağırlıkta olduğunu görürsünüz. Bu bir gözlemin sonucudur. Fakat bir şeyi. ondalık basamakların çok küçük bölümlerinde, milyarda bir bölümlerinde tartamazsınız. Biz şimdi biliyoruz ki, dönmekte olan bir topaç, durmakta olan bir topaçtan milyarlardan küçük birkaç bölüm kadar daha ağır gelmektedir. Eğer topaç, saniyede 186.000 mile yakın bir hızda döndürülebilirse, ancak o zaman topacın ağırlığındaki artış fark edilebilir duruma gelebilecektir, ilk deneylerde topaç saniyede 186.000 milden aşağıdaki hızlarda çevrilmişti. O durumda dönen topacın  kütlesiyle dönmeyen topacın ki tam olarak aynı görünüyordu. |Ve birisi, kütlenin asla değişmeyeceği tahmininde bulunmuştu.

 Ne kadar aptalca! Oysa o sadece tahmini olarak ileri sürülmüş bir yasaydı, bir ekstrapolasyondu. O kimse niçin böyle bilimsel olmayan bir şey yapmıştı? Gerçekte burada bilimsel olmayan bir şey yoktu. Sadece olgu kesin değildi. Tersine, tahminde bulunmamak bilimsel olmayan bir tutum sayılacaktı, tahminde bulunmak zorunluydu. Çünkü ekstrapolasyon gerçekten bir değere sahip olan tek şeydir. Daha önce denemediğiniz ve hakkında bilgi sahibi olmaya değer bir durumda neler olacağına ilişkin düşüncelerinizin tek ilkesi ekstrapolasyondur. Dün neler olduğuna dair bana söyleyebileceğiniz şeylerin bilgi olarak gerçek bir değeri yoktur. Bilgi, eğer bir şey yapacaksanız, yarın neler olacağını söylemek için gereklidir.  Gerekli de değil fakat eğlenceli. Bunun için sadece boynunuzu dışarıya uzatmaya istekli olmanız gerekecektir.

 Her bilimsel yasa, her bilimsel ilke, bir gözlemden elde edilen sonuçların her ifadesi, detayları dışta bırakan bir tür özettir. Çünkü hiçbir şey tüm ayrıntılarıyla ifade edilemez. Topaç örneğindeki adam, sadece yasayı şu şekilde ifade etmesi gerektiğini unutmuştu; “Bir cismin kütlesi, cismin hızı çok yüksek düzeylere çıkmadıkça fazla değişmez.”

  Oyunun esası, bir spesifik kural yapmak ve sonra da onun süzgeçlerden geçip geçmediğine bakmaktır. Buradaki spesifik tahmin, bütün durumlarda kütlenin asla değişmeyeceği yönündeydi. Heyecan verici bir olasılık! Bu durumun  olmadığının anlaşılmasının zararı yoktur. Çünkü o sadece kesin olmayan bir şeydi ve kesinsiz olmanın zararı yoktur. Bir konuda  hiçbir şey söylememektense, emin olmadan bir şeyler söylemek daha iyidir.

Gerçek şu ki, bilimde söylediğimiz şeylerin hepsi, varılan sonuçların tümü kesinsizdir, çünkü hepsi sadece sonuçlardır. Onlar gelecekte neler olacağı hakkındaki tahminlerdir ve siz ne olacağım bilemezsiniz. Çünkü çok sayıda eksiksiz deney yapmadınız.

Öte yandan dönmekte olan bir topacın kütlesi üzerindeki bu etki çok küçüktür ve bu nedenle de “Oh, bu etki herhangi bir farklılık yaratmıyor” diyebilirsiniz. Fakat doğru olan ya da en azından ardışık süzgeçlerden geçmeyi sürdüren ve çok daha fazla gözlemle geçerliliğini devam ettiren bir yasa formüle etmek, büyük bir zekayı, imajinasyonu ve felsefemizin, uzay ve zaman anlayışımızın eksiksiz bir şekilde yenileşmesini gerektirir. Ben rölativite teorisine atıfta bulunacağım. Rölativite teorisi, ortaya çıkan zayıf etkilerin, daima çok devrimci düşünce modifikasyonları gerektirdiğini göstermiştir.

Bu nedenle bilimciler, şüphe ve kesinsizlikle iş görmeye alışıktırlar. Tüm bilimsel bilgi kesinsizdir. Şüphe ve kesinsizlikle ilgili bu deneyim önemlidir. Ben bu deneyimin çok büyük bir değer taşıdığına ve bilimin ötesinde de genişletilmesi gerektiğine inanıyorum, inanıyorum ki, daha önce çözülememiş herhangi bir problemi çözmek için, kapıyı bilinmeyene aralık bırakmak zorundasınız. Tam olarak doğru biçimde kestiremediğiniz olasılığa fırsat vermek zorundasınız. Aksi takdirde, eğer zihninizi önceden hazırlarsanız, problemi çözemeyebilirsiniz.

Bir bilimci size problemin cevabını bilmediğini söylediğinde, o bilgisiz bir insandır. Nasıl çalışacağı hakkında bir sezişi olduğunu söylediğinde o konu hakkında kesinsiz durumdadır. Nasıl çalışacağı konusunda tam emin olduğunda ve size “onun çalışma tarzı budur sanıyorum” dediğinde hala bir miktar şüphe içerisindedir, işte bilgisizlik ve şüphe arasında yaptığımız bu ayırım, gelişme yaratmak için paha biçilmez bir öneme sahiptir. Çünkü biz şüphe duyuyoruz ve o zaman yeni düşünceler için yeni doğrultularda araştırmalar öneriyoruz. Bilimin gelişme hızı, yaptığınız gözlemlerin çokluğu değildir. Çok daha önemlisi, test etmek üzere yeni şeyler yaratmadaki başarınızdır.

Eğer yeni bir yöne bakma arzusu duymamış ya da bu bakışı başaramamış olsaydık, eğer hiç şüphe duymamış ya da bilgisizliği kabul etmemiş olsaydık, yeni fıkirlere sahip olamayacaktık. Hiçbir şey kontrol etmeye değer olmayacaktı. Çünkü biz gerçeğin ne olduğunu zaten biliyor olacaktık. Bu nedenle, bizim bu gün bilimsel bilgi olarak adlandırdığımız şey, kesinliğin değişik düzeylerdeki ifadelerinden oluşan bir kümedir. Bunlardan bazıları pak fazla emin olunmayan şeylerdir. Bazıları ise hemen hemen emin olunacak türdendir. Ama bunların hiç biri mutlak olarak kesin değildir Bilimciler buna alışıktır. biz biliyoruz ki, yaşayabilmek ve bilmemek, birbiriyle uyumludur. Bazı insanlar, “bilmeksizin nasıl yaşayabilirsin?” diyor. Onların ne demek istediklerim bilmiyorum. Ben daima bilmeksizin yaşıyorum. Bu kolay bir Şeydir. Neyi bilmek istediğimi nasıl bilebilirsiniz?

Feynman’ın “Bilimin Kesinsizliği” konferansından alıntı. Konuşmanın tamamını bi kaç yılda bir yeniden okumak lazım bence. Özellikle gençlere önermek istiyorum: https://blog.sonsuz.us/?p=237