Doğrular beni güldürür

Karanlık bastı, dışarda yağmur var. Bir bardak çay aldım ve sigara içmek için balkon kapısını açtım. Serin hava yüzüme çarptı ve ağzımdan çıkan şu sözleri duydum:

“Sıkı tut! Sıkı tut kahrolası! Sıkı tut ve çek!”

Akşamüstü trafiğinin sesini yutan bu haykırış tüylerimi diken diken etti. Ne oluyoruz diye mırıldandım. “Sıkı tut ve çek!” diye bağırdı(m)tekrar.
Rüzgar tıpkı bu sözler gibi yüzüme çarpmaya devam etti.
Önce anlamsız bulduğum bu sözlerin hayatımın hikayesi olduğunu fark etmem ancak otuz saniye sürdü.
Sıkı tutamadığımı ve çekemediğimi biliyordum. Benim tür modellerin bir özelliğiydi belki bu. Peki ama neden? Sebebi açık değil mi? Sıkı tuttuğum  şey beni esir alır. Oysa ben göçebe bir fakirim. Hep böyleydim. Her şeyin bir bedeli var.
Gözlerim dolmuştu. Bardağı aşağı fırlatma isteğini frenledim, onun yerine ağlama ihtimaline karşı elimde tuttuğum kozu kullandım:

“Kendine mi acıyorsun Sibel?”

Her zamanki gibi coşkulu bir kahkaha dudaklarımdan fırladı. Doğrular beni güldürür.

Ayni yalınlıkla ölmek isterim

Ayni yalınlıkla ölmek isterim
 Kırda bir çiçek gibi, sakin, gösterişsiz.
 Mum yerine yildizlar parlasın üstümde
Yeryüzü uzansin altımda sessiz.
>
 Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim
 Varsin hainleri gizlesinler soguk bir tas altinda
Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında
Yüzüm dogan güneşe dönük öleceğim
                          Jose Marti

01.03.10- Pazartesi- Düğümlerle bağlıyız

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ben nenemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken Kuzey kıyılarından bir köyden büyük şehre gelin gelen Ayşe isminde genç bir kadın varmış. Canından çok sevdiği yakışıklı kocası bir fabrikada çalışıyor, kendisi ise sadece kendi yuvasına değil, eşin dostun akrabanın her türlü işine koşuyor, bir yandan da minik oğulcuğunu büyütüyormuş.

…

Yeni’den Doğanlara kitabında yayınlanmıştır

Burcu, ben feci dağıldım yani!”

İnsan gerçekten de ne oldum değil ne olacağım demeliymiş.  Eski yıllarda reklamların tek karesi bile sinirimi oynatırdı! Beyin yıkama ve para harcatmaya dolayısı ile kölevari çalışmaya mecbur ediyorlar diye sevmezdim. Üstelik yüksek ses, tekrar eden cıngıllar beni neredeyse bayılacak kadar fena ederdi.

Onaltı yıl önce TV seyretmeyi, gazeteyi dergiyi terk ettim. Son bikaç yıldır bazı Amerikan dizileri izliyorum ama hala gündelik yayınlarla ilişkim yok. Fakat bu arada çok sevdiğim bir arkadaşım sayesinde reklamlara başka türlü bakmaya başladım. Bunlar sanki başka bir frekansta başka bi yayın yapıyorlardı! Bilimkurgu gibi olacak ama gerçekten öyle. Hatta bikaç yıl önce bi Vichy reklamı izlerken birden başka şeyler dinlemeye ve görmeye başladığımı hissetmiş ve çok şaşırmıştım. İste versin google’dan aradım, hemen adresi verdi:

http://agnia.blogcu.com/buyuculuk/533671

Neyse ben aslında son bi kaç gündür başıma gelen şeyi anlatacaktım. Üç gecedir yatağa yatıyorum, az sonra anlatacağım bir reklamdan kesit geliyor aklıma, sesi kulaklarımda çınlıyor ve beni katılırcasına güldürüyor, öyle ki dakikalarca tekrar tekrar gülüyorum. Kendimi durduramıyorum. Tabi bu arada gecenin bi saatinde çınlayan kahkahalarım komşuyu rahatsız ediyor mudur diye de endişeleniyorum.

Bu durum ilgimi çekti ve ben de bu tür tepkiler uyandıran reklamları bana göründüğü şekliyle paylaşmaya karar verdim.

Böylece başlattığımız “Reklamdan al haberi” kategorimizin ilk reklamını irdelemeye başlıyorum:

Reklam, bir reklam filmi çekilen set görüntüsü ile başlıyor. Reklam cıngılını bağırarak söyleyecek genç delikanlı, başla komutunu aldıktan sonra kendine verilen repliği değil kendi isteğini söyleyiveriyor. Şaşıran yönetmen çekimi kesiyor, “ne söylüyorsun sen? Tekste böyle bişey yok” diyor.

Delikanlı fütursuzca, kendi söylediği repliğin daha güzel olduğunda ısrar ediyor.

Tam o anda kırmızı bi pencereyle dış bir ses devreye giriyor ve delikanlının repliğinin daha güzel olduğunu kabul ediyor. Ve anında delikanlının istediği her neyse, onu aynen bağışlayıveriyor. Ve bağışlanan şey sadece delikanlıya değil o sesi “tanıyan” herkese şamil oluyor.

Buraya kadar pek bişey yok fakat işte o anda beni gülme krizine sokan sahne geliyor: Önünde gerçekleşen bu sahneden şaşkına dönmüş olan uzun saçlı yönetmen, son derece kırgın ve üzgün bir sesle yardımcısına şöyle diyor:

“Burcu, ben feci dağıldım yani!”

Bu cümlede hem otoritesinin elinden gitmiş olduğu kırıklık, dert yanma ve hem de bu acıyı yardımcısı olan kadına fatura etme isteği var!

Burcu’yu ise nerdeyse hiç görmüyor ve duymuyoruz. O faturaların yüklendiği bir hayalet. Bir kadın asistan!

“Burcu, ben feci dağıldım yani!” Bu cümle ve görüntü tekrar tekrar  bana geliyor ve ben katılırcasına gülüyorum.

Mesele bundan ibaret. Fakat bu kadar gülünce, reklama dönüp bi daha bakma isteği duydum ve işte gördüklerim:

Edebiyat ve görsel kurgularda “dış ses” genelde Tanrının sesi gibi yorumlanır.

Şimdi Tanrı ne istediğini ve ne vereceğini bir tekst(ne olduğunu söylemeye gerek yok) ile reklam şirketine (peygamber) önceden vermiş, gerekli anlaşma yapılmış.  Eski reklamlarda (eski dünya)artık burada tanrının işi kalmaz. O kendi işine bakar. Yetkiyi almış olan peygamber de ortada görünmez, onun buyruğunu gerçekleştirecek bi yönetmen (yönetici, kral vs) tayin etmiştir, O gereğini yapar. Hatta yaparken de kraldan çok kralcı olur genelde. Oyunun çekildiği sahnelerde tanrı yerine geçer artık, dediği dedik çaldığı düdüktür, ona nerdeyse tapınılır. Vekil tanrı diyebiliriz yönetmene.

Oysa bu reklamda ne oluyor?

Tanrı anlaşmaya sadık kalmıyor! Neden? Bilmiyorum J Ya oyuncu genç öyle sevimli ki, onun her dediğini emir telakki ediyor. Ya da oyuncu genç “oldurma” yetkisini bi şekilde kapmış, tanrıyla birlikte çalışmaya başlamış. Haydaaaa!…

Peki ama bu işin faturasını Burcu mu çeksin yani? Gerçi önceleri onun da yanına yaklaşılmazdı havasından, yönetmeni her daim nerde bulacaksın, o da tanrının vekilinin vekiliydi. Üstelik hep el altında olan gerçek vekildi. İşleri hep o yapar, cezayı da ulufeyi de o dağıtırdı, çok çok çalışırdı inanın. Gösterdiği bu insanüstü çabayı da bir gün tanrı vekili olabilme ümidiyle yapabilirdi, yoksa dayanılmaz yani J

Yani güldüğüm kadar yok muymuş sorarım sizlere?

Bu arada benim göremediğim sembolleri de siz söyleyin kuzum J

 sa. 26.02.2010-Beylerbeyi

Entegral Bakış

Eski/Yeni Dünya -9

Bilincin, natürel enerjinin bir sapması olduğunu söylemekle başlayacağım. RA Bilgilerinde, bizim sistemimizin natürel enerjisinin sevgi olduğundan bahsedilmişti. Sonrasında bu akıştan sapmalar, alt sapmalar oluştu. Sapma kelimesinin kültürümüzde hoş bir anlamı olduğunu sanmıyorum. TDK’nın “Sapma” için fizik terimleri dışında verdiği tanım şöyle: İşlemlerin olağan sırasını bozarak, denetimi, adresi belirtilen bir işleme geçiren herhangi bir komut. İşte bizim bilinçlilik hali dediğimiz bireysel bilince geçiş, bu anlamda bir sapınç; ancak bunun, ne amaçlı bir edim (tarifteki gibi), ne de yanlışlık olduğunu söyleyebilecek konumda olduğumuzu sanmıyorum. Ben, kişisel olarak, bu sapmanın olduğunu kabul ettiğim yerden sonraki gelişmelere ve sonuçlara bakma yanlısıyım.

Öncelikle entegral kelimesine ne anlamlar yüklemiş olduğumuza bakalım (Bir an Spinoza geldi aklıma, belki de kendi izini sürerken kavramları açıklamanın gereğine sadık bir bağlılık gösterdiği için onu andım.):

Entegral: kelime bütünleme, bir araya getirmek, birleşmek, birleştirmek, kapsamak anlamına gelir. Aynılık anlamında değil, renkleri, gökkuşağı renkli insanların zikzaklarını, bütün harika farklılıkları tekdüze hale getirmek anlamında değil, genelde Kozmos anlamındadır. Sanata, ahlaka, bilime ve dine meşru bir yer veren daha kapsamlı bir bakış edinmek ve bunların hepsini Kozmik kekin sevilen dilimleri haline indirgemeye çalışmamaktır.

Bu tarif, Ken Wilber’e ait ve bana tamamıyla uygun geldiği için aynen tekrar etmekte sakınca görmüyorum. Oldukça keskin mesajlarla dolu bu tanımı biraz açmaya çalışmakla başlayabiliriz belki.

Entegral bakış nedir ne değildir:

  1. Aynılık değildir. Örneğin yakın tarihteki bir bütünleşme birleşme denemesi olan komünist sistem, bireylerini aslında amaçlamadığı halde aynılığa itmiş olduğu için entegral değildir. Yine bir başka sistem faşizm, aynı hatayı hem amaçlı hem de daha keskin yöntemlerle tekrarlamıştı. Geriye kalan ve son yüzyıla damgasını vuran Kapitalizm ise, aynılık hatasını ustaca gizlediği için halen borusunu öttürmeye devam edebilmekte. Kapitalizm sözde bireysel özgürlükleri desteklediği ve buna sınırsız alan tanıdığı söylemiyle yola çıkar. Ancak bireylerinin bilinçaltlarını her türlü yöntemle yıkayıp, onlara ne istemeleri ve ne hissetmeleri gerektiğini önceden yerleştirmek suretiyle onları aynılaştırır. Tekdüzeliğin olduğu yerde entegral bakış yeşeremez. Son dönemde bazı sosyalist denemeler haricinde (ya da küçük topluluklar bile olsa var olduklarına inancımı sürdürmek dileğindeyim) entegralin anlamına yaklaşmak mümkün olamamıştır.
  2. Her şeye daha kapsamlı bir bakış edinmektir. Şüphesiz daha kapsamlı bir bakış edinebilmek için farklılıklara sıcak bakılabiliyor olması gerekir, hatta teşvik edilmiş bile olmalıdırlar. Aslında bu konu Psikoloji Biliminde kabul görmüş iyileşmenin beş aşamasını gerçekten andırıyor. Tabi ben buna iyileşme yerine, dönüşüm için gerekli alacakaranlık dönemi demeyi tercih edebilirim. Bu süreç beş aşamadan oluşuyor:

Denial – İnkar

Anger – Öfke

Bargaining – Pazarlık

Depression – Bunalım

Acceptance – Kabullenme

Gerçi şu andaki tutumuyla her türlü iyileştirme hareketinin “mükemmelleşme” baskısından oluştuğunu düşünsem de, yukarıdaki süreçler ortalama insan için hakikaten geçerli gibi görünüyor.
Bir sosyolog değilsem de gözlemlediğim kadarıyla toplumlar için de bu aşamaların aynen işlediğini sanıyorum. Sanırım şöyle başlıyor: Önce benim gibi olmayan, bana hiç benzemeyen toplumları görmezden geliyorum. Burnumun ucuna getirilip gözüme bile sokulsa onlar için başka bahaneler ve açıklamalar getiriyorum. Sonra bu durum öylesine baskınlaşıyor ki öfkeleniyorum ve “başka türlü” olduklarını iddia eden toplumlara savaş açıyorum. Onları yok edip önceki inkâr konumuma dönmek istiyorum. Fakat bu mümkün olmayınca bu kez pazarlık etmeye razı oluyorum. Bu bir ricat başlangıcı oluyor. Onların varlığını kısmen bana benzemeleri (buna razı olmaları) şartıyla kabul etmeye hazırlanıyorum. Ancak bu süreç öylesine acılı ve uzun oluyor ki sonunda bunalıma düşüyorum (Amerika’yı oldukça çağrıştıran bir kompozisyon). Bu ilk kez kendi varlığımdan şüphe ettiğim, kendimi beğenmeme ihtimalimin kapıya dayanması anı oluyor. Bu ise yıkıcı ve yere çökertici bir durum. Böylece ölmeye hazırlanıyorum. Sonunda başkalarının da (benden tamamen farklı olsalar bile) varlığını kabul ediyorum. Bu aslında yeni bir benin doğmuş olduğunu gösteriyor.

Tabi kabul etmek yeterli değil, örneğin Avrupa ülkeleri bu aşamada gibi görünüyorlar. Ne için yeterli değil? Entegral bakış için yeterli değil. Çünkü zorunluluktan kabul ettiğim bir durum içindeyim. Diğer toplulukları gerçekten merak etmiyorum, onların varlığını kendi varlığımın garantisi gibi göremiyorum henüz. Bu kez öğretmenliğe soyunuyorum, “bakın arkadaşlar, varlığınız iyidir- hoştur, kabulümdür ama seninle birleşip bütünleşebilmek için sana yanlış yaptığın şeyleri göstermeli ve onları nasıl düzeltebileceğini öğretmeliyim!” Diyorum.

Oysa Dualitik dünyamızda her şeyin kendi tersiyle görünür olduğunu “felsefe kitaplarından” çıkarıp gündelik yaşamımıza getirdiğimizde köklü bir dönüşüme uğrayacağımızı hissediyorum. Örneğin “öğretme” kavramı öğrenmenin karşıtı olarak, bir bütün şeklinde vardırlar. Bu durumu bazen şöyle anladığımızı görüyorum: “A işini ben biliyorum bunu öğretiyorum, tabi benim bilmediğim F işini de başkasından öğreniyorum”. İşte ben prosedürün böyle işlediğini düşünmüyorum. Her ne ise o araç, öğretilirken öğreniliyor, öğrenilirken öğretiliyor. Bu birbirinden ayrılamaz bir bütün. Yeni dünya’da öğretmen ve öğrenci kelimelerini birleştiren yeni bir sözcük türetilmesini öneriyorum. Bunlar ayrı kişi oldukça eğitimden söz etmek mümkün olmayacak bana göre. Kelimelere takıldığım için değil, kelimelerin bizi olayın özünden uzaklaştırma potansiyelini bildiğimden yapıyorum bu öneriyi.

İşte şimdilik bu aşamadayız. Tabi ki bu bir süreç, diğerleri nasıl geçildiyse bu da geçilecektir; fakat geçilip bitirilecek bişey de değil bu durum. Bu aşamaların hepsi bilinç oldukça mevcut olacaklar. Onlar kıpırdamadan yerinde duran birer koridor, biz insanlar “aşama koridorlarında” dolaşıp duracağız.

  1. Kozmos anlamındadır.

-devam edecek-