Kazanma Hırsı

Kazanmak ne güzeldir değil mi? Her zaman kazanmak… Ne olursa olsun kazanmak…

Kazanmanın tadı, kolay vazgeçilmeyen bir hazdır.

Küçük büyük, önemli önemsiz, kazanmamızı sağlayan hiçbir şeyden vazgeçmek istemeyiz. Doğamız buna göre programlanmıştır ve her birey farklı konularda ve dozda kazanma hırsı taşır içinde. Başarının ve kazanmanın en önemli kriterlerinden birisidir hırslı olmak. Her türlü donanıma sahip olabilirsiniz ama bu donanımları değerlendirip, başarıya çevirmeye yeterince hırsınız yoksa yerinizde sayar durursunuz.

Eksikliğinde başarısızlığa neden olabilecek bu duygu; şiddet dozu ayarlanmadığında ise, kısa dönemde çevrenizdekilere, uzun dönemde de kendinize zarar verir.

Hırsın artık muhterisliğe vardığı noktada, kendi kendini kontrol iyice zorlaşır. O hazzın kadehinden gereğinden fazla içip, artık başınız dönmeye başlamışsa, insan olmak adına tehlike çanları çalmaya başlamıştır.

İç görü denilen kendini olduğu gibi, yani hatalarıyla görebilme yetisinin geliştiği kişiliklerde bu sarhoşluk kısa sürüp, hırsın fazlasının oto kontrolü yapılabilir. Fakat gelin görün ki, dünya yüzeyinde bu tür kişilerin sayısı diğerlerine göre epey azınlıktadır. Aksi olsaydı, dünya bu kadar mutsuz insanla dolu olmazdı çünkü.

Bir bakın etrafınıza şöyle, tanıdıklarınızı ve sevdiklerinizi düşünün, sözlerime hak vereceksiniz.

Kimileri var daha çok para kazanmanın hırsında, kimileri var işinde bir numara olmanın hırsında, kimileri var sürekli haklı olmanın hırsında, kimileri var asla yenilmemenin hırsında, kimileri var bütün dünyaya sahip olma hırsında…

Amacı ne ise onun hırsına kendini tamamen teslim etmiş ve gözü tek noktaya dikilip sabit kalmış, diğer güzel duygularının ve yakınındakilerin duygularının farkında olmayan ve çevresine sürekli acı çektiren bu tür insanlara acımak gerek diye düşünüyorum. Her ne kadar bu hırsları nedeniyle onlar kendilerini başarılı sansalar da, gerçek başarıyı zaman gösterecektir aslında onlara.

Yaşadığımız bu sistemde hiçbir şeyin karşılıksız kalacağına inanmıyorum kendi adıma. Yapılan her hatanın bedeli bir gün ödenecektir.

Daha çok kazanmak veya üstün olduğunuzu ispat etmek için vazgeçmeden üzüyorsanız, evrenin bütün gizli uyarılarına rağmen hala bazı şeyleri anlamakta zorlanıyorsanız, aslında sizin olmayan ve giderken götüremeyeceğiniz değerler için bir tek yüreği bile incitiyorsanız daha çok yolunuz var demektir, işte bu yüzden acımak gerek size…

Vazgeçemediğiniz şeyin ne olduğuna dönüp bir bakın ve değip değmediğini bir daha bir daha düşünün bence. Gözünüzü kapatıp giderken ne götüreceğinizi ve ne bırakacağınızı bir kez daha tartın içinizde. İnsan olmak adına içinize konan uyuttuğunuz hakikatı uyandırmayı ve duymayı başarırsanız, o size söyleyecektir ne götürüp ne bırakacağınızı.

Yine o hakikat söyleyecektir, paranın en büyük miktarlarının bile sevdiğiniz birinin tek bir tırnağını satın alamayacağını…

s a m i r e

Eski/Yeni Dünya -7

avrupa-nin-vahsi-mucizeleri-fotograf-yarisma-vahsi-doga-1150994Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta öylesine bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

-devam edecek umarım-

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.

  

H.Z AİŞE MASALI !!!!

hz.aişe masalı (yalanı)
Sahih olduğu kabul edilen hadislerde Peygamberimizin hz. Aişe ile 6 yaşında evlendiği ama 9 yaşında gerdeğe girdiği yazar. bu Buharide ve Müslümde ve bir kaç hadisçide yazılıdır güya bunlar 7 şahit getiren yazıcılardır. Günüzmüzde düşünün 50 yaşında bir adam 9 yaşında kızla ilişkiye girse ne olur ? Belki linç edilir ve kanunen de büyük suçtur ve gerçekten çok cezalar alır. Biz bu hadisleri inanırsak ne olur: Peygamberimizi sapık ve Allahıda bu sapıklığa izin vermiş bir yaratıcı olarak kabul etmiş olmazmıyız ?

Hz. muhammedin ölümünden 200 sene sonra yaşamış buhari ve müslim bunları nerden biliyor. peygamberimiz ise aişe 9 yaşına girdiğinde onla ilşkiye girdim diye yanındakilere bildirmişmi yani ? peygamberimiz 9 yaşında aişe ile cinsellik yaşadığını o 7 şahidemi anlatmış ? dünya üzerinde kim anlatır ben karımı küçük yaşta aldımda eh 9 yaşına gelice kızlığını bozdum diye. bu akıl almaz yalana nasıl inandığınızı ve bu hadislerin bile diyanetin sahih olarak kütüphanesinde durmasına dayanamıyorum. Bakın hz. muhammede dair resimler yok neden oysa aynı dönem yaşamış hz. alinin resimleri yokmu günümüze gelen ? hz. muhammedin ölümü ve aradan geçen 200 yılda ne olmuşta herşey gizli kalmış?? nedeni şu:

Hz musa ve hz. isaya allahlık payesi verdiler ve şu an bile hz isaya Tanrı diyen milyonlarca hristiyan var. Aynı hatalar son peygamberdede yaşanmasın ve onuda çok yüceltemesinler diye ona ait mezarıda dahil tek bir düğmesi kalmamacasına her şeyi imha ettiler. ve hz muhammedin ölümünden sonra halifeler dönemi ve 4 halifede öldürüldü ve sonra savaşlar karışıklıklar ve aradan geçen zaman herşeyi unutturdu. sonraki yüzyıl gelen insanlarda hep hz. musanın mucizeleri ve hz. isa nın insanları diriltmesinden bahsettiler. hiç anlatacak bir şey bulamayan bazı güya iyi niyetli müslümanlar. tahminlerini yazarak bir çok şey ürettiler . ama o kadar yalanlar ürettilerki. bir ara 2 milyon hadis toplatıldı ? düşünebiliyormusunuz Allahın dinine güya yardım ettiğini düşünen hadisçiler hz. muhammedi SAPIK durumuna düşürecek yalanlar söylediler. lütfen sadece KURANı yani Allahı hayatınıza sokun. Allah defalarca söylüyor. Onlar peygamberdenn başka bir şey değildi. HZ. muhammedin size şafaati falan bunlarda yalan. sebebi şuki. Kuranı okuyun orda hz. nuh ve lutun karısı kurtarılmadı ve hz nuhun oğluda kurtarılmadı ve helak oldular yani o peygamberlerin ne oğullarına ne karılarına yetecek şefaatleri yoktu. her insan kendi yaptıklarından sorumlu. iyi insansanız ve sadece Allaha yöneliyorsanız kimsenin şefaatine ihtiyacınız yok. lütfen bunları araştırın ve körü körüne yalan hadislerin peşinden gitmeyin. şunu hep sorun neden peygamber öldükten 200 sene sonra hadisler yazılmaya başlandı ? o iki asırda ne olmuştu ? yarın ahirette Allah size hesap sorarken diyecekki. demeki ben hz muhammedi 9 yaşında bir kızla cinsellik yaşayacak sapıklığa alet ettim ve ben sessiz kaldım sizin ithamlarınıza göre. yani siz o kadar ahmaksınızki bunlara inandınız diyecek. ve o yalanı uyduran o güya hadisçileri huzura getirecek ve diyecekki itiraf edin bakalım ve onlarda diyecekki bizim kötü bir amacımız yoktu sadece Allahın dinine yardımcı olsun diye bunları dine ekledik. Allahta diyecekki Allahın dinini yayması için yalancılaramı ihtiyacı vardı ve onlara cezalarını verecek ya sizler inanarak nasıl suç işlediniz sizde akıl yokmuydu demiyecekmi ? ben herkesin aklını başına almasını ve doğru olan neyse ona inanmalarını ama inanılacak tek kaynağın bozulmayan ve korunan KURAn olduğunu söylüyorum.

MUCİZE

MUCİZE
Kuranı Kerimde bütün peygamberlere mucizeler verildiği bildirilmiştir
özellikle Kitap verilen ve gönderilen peygamberlere çok büyük Mucizeler
verilmiştirki insanlar bu mucizeleri görsün peygamberine inansın ve onun
öğretilerine uysun diyerek. hz. İsa ölüleri diriltmiş çamurdan kuş yapmış
ve ona can verip uçurmuş. bebek iken konuşmuş insanlarla v.b. hz. musada
bakara 67-73 te ölü diriltmiş. kızıldenizi ikiye yarmış asası yılana dönüşmüş ve
firavun inansın diye 9 mucize gönderilmiş sırayla ve diğer peygamberlerinede
mucizeler vermiş. Piyasada satılan kitaplarda hz. muhammed ile ilgili yok 1000
mucize gönderilmiş yok ağaçlarla konuşuyor ağaçlar yürüyormuş yanına geliyormuş ve tonlarca hikaye. Fakat Kuranı Kerimi defalarca okuyan ve araştıran biri olarak
ki.. Kuran yaklaşık 23 senede indirildiği için zaman zaman ordaki insanlar sürekli peygamberimizden MUCİZE göstermesini istemişler. aşağıdaki ayetleri okursanız yanılmadığımı anlarsınız. ama yine araştıran arkadaşlar şu söze hiç rastlamıyacaklardır.
_ Muhamedede şu mucizeleri verdim. yada Muhammed sende şu Mucizelerimizle
git o insanlaraki sana inansınlar diye.
şimdi o insanların nasıl mucize istediğini ortaya koyalım ayetlerle.:::


En’am Suresi 37 Dediler ki: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Kuşkusuz, Allah bir mucize indirmeye Kaadir’dir. Fakat çokları bilmiyorlar.”


En’am Suresi 109 Tüm yeminleriyle Allah’a yemin ettiler ki, eğer kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklar. Söyle onlara: “mucizeler ancak Allah’ın katındadır.” mucize geldiğinde de iman etmeyeceklerini anlamıyor musunuz?
En’am Suresi 158 Neyi bekliyorlar? Kendilerine meleklerin gelmesini mi, Rabbinin gelmesini mi, yoksa Rabbinin bazı mucizelerinin gelmesini mi? Rabbinin bazı mucizeleri geldiği gün, daha önce iman etmemiş yahut imanında bir hayır sahibi olamamış kişiye imanı hiçbir yarar sağlamayacaktır. De ki: “Bekleyin! Doğrusu biz de bekliyoruz.”

Yunus Suresi  20 Şöyle derler: "Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!" De ki: "Gayb, Allah'ın tekelinde. Hadi bekleyin; sizinle birlikte ben de bekleyenlerdenim." 

Rad Suresi 7 Küfre sapmış olanlar şöyle derler: “Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!” Sen sadece bir uyarıcısın ve her topluluk için doğruyu ve iyiyi gösteren bir önder vardır
Rad Suresi
27 Küfre sapanlar derler ki: “Rabbinden ona bir mucize indirilseydi ya!” De ki: “Allah dilediğini/dileyeni saptırır. Doğruya yöneleni de kendisine iletir.”

Ta-Ha Suresi 133 Dediler ki: “Rabbinden bize bir mucize getirseydi ya!” Peki, önceki sayfalardaki açık kanıt onlara gelmedi mi?

Enbiya Suresi 5 Şöyle de dediler: “Saçma sapan rüyalar bunlar! Belki de uydurduğu bir yalandır. Belki de bir şairdir o. Hadi bir mucize getirsin bize, öncekilere gönderildiği gibi…”
Şuara Suresi 154 “Sen de bizim gibi bir insansın. Eğer doğru sözlülerden isen, hadi bir mucize getir.”

Ankebut Suresi  50 

Dediler ki: “Ona Rabbinden mucizeler indirilseydi ya!” De ki: “mucizeler Allah katındadır. Bana gelince, ben açıkça uyaran biriyim.

Peki neden Hz.muhammede mucize verilmemiştir. Bu soruya cevap veremeyen ilahiyatçaılar Kuranın en büyük MUCİZE olduğunu söylüyorlar. anlıyorum ama
İsa ve musa peygamberede kitap gönderdi allah ve o kitaplarda o dönem Mucize kitabıydı benim anlatmak istediğin neden o insanlara görünür bir MUCİZE verilmediği?
Kuranı Kerimde görünen büyük bir MUCİZE varda acaba ilerki yüzyılların anlıyabileceği bir MUCİZE mi idi ki. bakın yunus suresinde dediği gibi. ^^ Hadi bekleyin; sizinle birlikte ben de bekleyenlerdenim.” diyor. Bence hala bekliyor ve umarım bu MUCİZE yakında hayata çıkacak.

Şeriat ve Kadın

İSLAM ÜLKELERİNDE KADINLAR…
Şeriat gölgesinde 2. sınıf yaşamlar…

İRAN: Kadınlar 1963 yılında seçme ve seçilme hakkı kazandı. Kadınlar pasaport alabilmek için baba, eş ya da bir erkek akrabadan izin almak zorunda. Evli kadınlar ülkeden ayrılmak için önce eşlerinin yazılı iznini almak zorunda. 2003 yılında Muhafızlar Konseyi, BM İşkencenin Önlenmesi ve Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi (CEDAW) sözleşmelerinin benimsenmesini öngören yasayı reddetti. Erkeklere 4 eşe kadar evliliğe izin veriliyor. Ceza kanunu, zina ile suçlanan kadın ve erkeğin taşlanarak öldürülmesine yönelik hükümler içeriyor.

Bir kadının mahkemede tanıklığı erkeğinkinin yarısı kadardır. Bir kadın suç kurbanı için ailesine ödenen kan parası bir erkek kurbanın yarısıdır. Kadınların evli olmayan erkekler ya da akrabaları olmayan erkeklerin arasına karışmaları yasaktır. Otobüslerde kendilerine ayrılan yerlere binmek ve kamu binalarına, üniversitelere ve havaalanlarına ayrı girişlerden girmek zorundadırlar. Kıyafetleri ya da davranışları uygun görülmeyen kadınlara cezai yaptırımlar uygulanmaktadır. Mevzuata göre, -yabancı kadınlar dahil- örtülü olmayan kadınların resimlerinin yazılı medyada yayımlanması yasaktır. İşyerlerinde İslami kıyafet kurallarına uymayanlara cezai yaptırımlar uygulanır.

SUUDİ ARABİSTAN: Majlis Ash-Shura’nın 150 üyesi kral tarafından atanır ve kadınlara yer verilmemiştir. İlk kez 2004 yılı yerel seçimlerinde sadece erkeklere seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. İş dünyasında kadın ve erkeğin ayrı çalışması zorunluğu vardır. Kadınlar, mimarlık, mühendislik ve gazetecilik alanlarında sınırlandırılmıştır. Suudi hükümeti, CEDAW Sözleşmesi’ni 2000 yılında “İslam hukukuyla çeliştiği” noktalarda çekincelerini koyarak imzalamıştır. Mahkemede iki kadının şahitliği bir erkeğin şahitliğine eşit. Bir erkeğin boşanması için gerekçe göstermeksizin istemek yeterli iken, kadının özel olarak düzenlenmiş yasal bir durumu gerekçe olarak göstermesi gerekiyor. Boşanmış ya da dul kadın, çocuklarının bakımını erkek çocuklarda 7, kız çocuklarda 9 yaşına kadar üstlenebilir. Bu yaşın üzerindeki çocuklar boşanmış erkeğe ya da ölmüş erkeğin ailesine verilir. Kadının hane halkından olmayan erkeklerden ayrı durması gerekir. Kadın, sürücü ehliyeti alamaz ve hane halkından olmayan birisinin kullandığı arabaya binemez. Bir kadının bir sağlık müdahalesi alabilmesi için hane halkından birinin yazılı rızası gerekir.

Kamu yaşamında bir kadının “abaya” (vücudu tümüyle örten giysi) giymesi beklenir. Kadınlar, yakınlarda ikamet eden ve sorumluluğu üzerine alabilecek erkek akrabası bulunmadıkça kırsal kesimde iş kabul edemezler.

LİBYA: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1964 yılında kavuştu. Yasa önünde kadın ve erkek eşit olmasına karşın, sosyal eşitsizlikler sürmektedir. Kadınlar yurtdışına seyahat edebilmek için eşleri ya da yakın akrabalarından izin almak zorundadır. Kadının miras hakkı erkeğinkinin yarısıdır.

MISIR: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1956 yılında kavuştu. Mısır mevzuatı, Roma hukuku ve İslam hukuku prensiplerine dayanır. Kadınların medeni statülerine ilişkin düzenlemeler evlenme, boşanma, miras ve çalışma alanında hükümler içeren İslam hukukundan kaynaklanmaktadır. Müslüman kadınların Hıristiyan bir erkekle evlenmesi yasak. Müslüman erkekle evlenen gayrimüslim kadınlar ise İslam hukukuna tabi oluyor. Mısır, CEDAW Sözleşmesi’ni 1981 yılında “İslam hukukuyla çatışma” konusunda çekinceler koyarak onayladı. 2002 UNICEF raporuna göre Mısırlı kadınların yüzde 35’i kocaları tarafından dövülmüştür. Töre suçlarına mevzuatta özel olarak değinilmiyor, uygulamada ise mahkemeler bu tür suçlardan yargılananlara diğer cinayet suçlularına kıyasla daha hafif cezalar vermektedir.

PAKİSTAN: Kadınlar 1947 yılında seçme ve seçilme hakkına sahip oldu. Ülkede kadına karşı şiddet, tecavüz ve çocuk istismarı ciddi sorunlar yaratıyor. Pakistan İnsan Hakları Komisyonu’na göre her iki kadından biri ruhsal ya da fiziksel şiddete uğruyor. Kadınlar; aile hukuku, mülkiyet hukuku ve yargı sisteminde ayrımcılıkla karşı karşıyadır. Kız çocuklar mirastan erkek çocukların yarısı kadar pay alırlar. Kadınlar eşlerinin mirasından 1/8 oranında pay alabilirler.

TUNUS: Kadınlar oy kullanma hakkında 1957-59’da sahip oldu. Arap bölgesinde kadın hakları konusunda en çok gelişme gösteren ülke olarak anılmaktadır. Siyasi partiler için yüzde 20 gönüllü kadın kotası uygulanmaktadır.

ÜRDÜN: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1974 yılında sahip oldu. Medeni, adli ve ticari mahkemelerde bir kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşittir; ancak şeriat mahkemelerinde çoğu durumlarda ancak iki kadının tanıklığı bir erkeğinkine eşit kabul edilir. Evlilik, boşanma ve çocukların vesayeti gibi konular İslam hukukuna dayalı mahkemelerde karara bağlanır.
“Kadını dövmek onun onurunu incitmez, çünkü kadın doğuştan onursuzdur” kuralı benimseniyor. Örtünen her kadına ayda 22 dolar kadar para ödeniyor. Her evde 5-6 kadın olduğu için aylık gelir 130 dolara kadar çıkıyor. 1990’lı yıllarda karma eğitim kaldırıldı. Kız öğrencilerin şort giymeleri ve gösteri yapmaları yasaklandı. Görücü usulünü eleştiren bir film gösterilirken sis bombası atıldı, kadın sığınma kampı bombalandı. Ülkede bekaret çok önemlidir. Bekaret zarının tamir masrafı yaklaşık 300$. Bu durum ülke genelinde oldukça yaygındır.

YEMEN: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1967 yılında sahip oldu. Medeni hukuka göre evli bir kadın kocasına itaat etmek zorundadır. Erkekler rahatça boşanabilirken, kadınlar bunu gerekçelendirmek durumundadır. İslami kurallar, kadınların kocasından izin almadan ev dışına çıkmasını yasaklamaktadır.

ENDONEZYA: Kadınlar 1945 yılında oy kullanma ve seçilme hakkı kazandı. Seçim yasasında 2003 yılında yapılan değişiklikle siyasi partilere aday listelerinde en az yüzde 30 kadın aday göstermeleri kurala bağlandı.

FAS: Kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1963 yılında kavuştu. 2003 yılında kabul edilen Aile Yasası ile Yasal evlilik yaşı 18’e yükseltilerek çokeşlilik zorlaştırıldı. Eylül 2002 seçimleri öncesinde Kral 6. Muhammed kadın kotası koyarak 325 sandalyeli meclisin 30 sandalyesini kadınlar için ayırdı.

KUVEYT: Kadın her bakımdan ikinci sınıf muamelesi görüyor. Fakat erkeklerle birlikte çalışabilme özgürlükleri var. İslamcı örgütler kadınları örtünmeleri için zorluyor. Kuveytli kızların %60’ı örtünüyor. Örtünmeyenler üzerinde de büyük baskı var. Tıp fakültesinin bombalanması gibi eylemler yapılıyor.

KATAR: Kadinlar secimde aday olsalar bile, erkeklerin bulundugu ortamda bulunmalari yasak. Miting ve TV’de yüzlerini göstermeleri yasak, sadece telefonla oy isteyebiliyorlar. Çarşafsız sokağa çıkmak yasak. Nüfus cüzdanları yoktur, isimleri babaları veya kocalarının kimliklerinde yazılıdır.

YEMEN:Kadınlar erkeklerle yüz yüze gelse bile el sıkışmaları yasaktır. Çarşaf giyip, peçe takmaları zorunludur.

BANGLADEŞ: Bangledeş’li kadınlara uygulanan baskı nedeniyle, kadınlar erkeklere uygun görülen işlerin haricindeki işlere yöneltilir. Yerel mollalarin fetvaları ile hırsızların elleri kesilir, zina yapan kadınlar taşlanır, kırsal kesimde erkekler doğum kontrolu yapan karılarını boşarlar. Kendi küçük işleri için banka kredisi alan kadınlara da iyi gözle bakılmaz, çünkü, “kadınların ekonomik özgürlük kazanmalari, erkeklerden daha üstün bir yer sağlayacağı için” istenmez. “Tanrı’nın planında bu yoktur” denir.

CEZAYİR: Hergün kadınlar kaçırılıyor, işkence görüyor, tecavüze uğruyor, sakatlanıyor ve köktendinci silahlı grup tarafından öldürülüyor.
Kadınlar salt “kadın” oldukları için hedef alınıyor ve tıpkı ortaçağda oldugu gibi, “kötülüğü” simgeledikleri için bu muameleye tabi tutuluyor…
‘Silahli İslamcı Grup’ ve “Silahli Islamcı Hareket” ve “Islami Kurtulus Ordusu” koyu bir taassubu denetliyor.

Silahli islamcı Grup, örtünmeden dolaşan bütün kadınları potansiyel askeri hedef olarak tanımlıyor. Bu tehdidi daha etkili kılmak için köktendinciler, 17 ve 18 yaşındaki iki liseli kızı otobüs beklerken öldürmüşlerdir. Tesettürlü bir kız arkadaşı ile sokakta yürüyen bir başka liseli kız da, yerel köktendincilerce “örtünmesi” için uyarılmış, ama örtünmeyi reddedince öldürülmüştür.
Cezayir’in her yerinde duvar yazılarında şu slogan vardır : “Cilbab (tepeden tırnağa kapalı elbise) giyen kadınlar, Tanrı sizi kutsasın; hicap (başörtüsü) takan kadınlar; Tanrı size doğru yolu göstersin. Ve siz, kendilerini teşhir eden kadınlar, kurşunlar sizin için..”

Bu konuda genç kızlar şöyle demekte;”Hiçbirimiz örtünmeyi istemiyoruz. Ama korku, düşüncelerimizden ve özgür olma isteğimizden daha güçlü, korku bizi her taraftan kuşatıyor. Anne-babamız, erkek kardeşlerimiz hep bir ağızdan, ‘Yaşamak istiyorsan örtün!’ diyorlar.

Vatan gazetesinden..