Eski/Yeni Dünya -6

Bazı öğretilerde Yeryüzü’nün canlı olduğu yazılıdır. Bunu kendi içimden de kuvvetle hissediyorum. Gezegenimizin yüzeyindeki diğer canlılar (bitki hayvan ve insanlar), tıpkı bir insan bedenindeki “kıllar” gibi dışarıdan gelen etkileri çekmek ve bedene iletmekle yükümlü organlar gibi görünüyorlar. Yeryüzü, biz canlılar yolu ile diğer gök cisimlerinden gönderilen haberleri kendi bilincine aktarıyor. Tabi bu bilgiler/etkiler, biz canlıların her biri tarafından kendi işlevimiz ve yetkinliğimiz gereğince işlenir ve Yeryüzü’ne aktarılır. Bu gezegende yaşayan hepimizi bir çeşit haberci/ulak gibi hissediyorum. Eski zaman büyücüleri (şamanlar) sanırım bu durumdan haberliydiler ve diğer canlıların taşıdığı her bir haberi de Yeryüzü ananın yapacağı gibi deşifre etmeyi öğrenmişlerdi. Böylece çiçekle, böcekle, ayıyla hatta taşla bile konuşup anlaşabiliyorlardı.

Demem o ki, gezegenler, uydular, yıldızlar hepsi bu daha kapsayıcı bir sistemin bilinçli varlıklarıdır. Hem onların hem de Yeryüzü içindeki bizlerin bir “besin zincirine” bağlı olması herhalde gayet tabiidir. Besin zincirinin kırılması, gerek kendi kişisel gözlemlerimiz gerekse bilimsel yöntemlerle değerlendirildiğinde, akla dahi gelmeyen felaketleri ortaya çıkarmaktadır. Biz buna doğanın dengesi diyoruz. Bu denge, dev bir yıldız için geçerli olduğu gibi bir karıncanın bünyesinde de geçerli ve aynı sonuçları doğuruyor.

Diğer canlıların durumlarını şu an için ihmal edip insan kardeşlerimin besin zinciri içindeki yerine dönecek olursam, bizlerin farkındalık üreten organizmalar olarak, Yeryüzü ve ondan beslenen AY için çok elzem besin kaynağı olduğumuz aşikâr geliyor bana. Bu doğrultuda bakarsak, besin zincirinden kopup gitmek isteyen yani özgürleşmek isteyen insanın, kapsayıcı sistem tarafından hoş görülmeyeceği de açıktır. Bir bilimkurgu filmi gibi yukarıda oturan federasyon üyelerinin bu doğrultuda engelleyici kararlar aldığını söylemiyorum, ama bu belki sadece “kendiliğinden” böyledir. Peki özgürleşmek isteyen, yani “et kütlesi” konumundan çıkmak isteyen insan için bütün yollar kapalı mı? Kapalı değil, ancak hiç kolay değil. Bu konuda benim sezgilerim; belirli bir zaman aralığı esas alındığında, besin döngüsünden kaçabilecek insan sayısının, evrende sönmekte olan yıldız sayısından fazla olamayacağını söylüyor!

Eğer zaman faktörünü dikkate almazsanız, hepimizin özgürleşme şansının olduğunu anlarsınız; çünkü yıldızlar da eninde sonunda ölür! Böylece insanların neden sadece ve başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın sadece, çoğalmaya teşvik edildiğini anlayabiliyor musunuz? Burada bir kasıt aramak, şu iyidir bu kötüdür demek pek anlamsız olurdu. Çünkü benim saç telim ancak ben varsam yaşamını sürdürebilecektir, bu sebeple de insanın bindiği dalı kesmesi düşünülemez! Ama gönüllü olarak beslemek zorunda olduğumuz bir hapishanede olduğumuz gerçeğini de değiştirmez.

Peki ben neden çoğalmadan yana değilim? Yeryüzünü, AY’ı sevmiyor muyum, bindiğim dalı mı kesmek istiyorum? Bu soruyu gerçekten cevabı duymak amacıyla sordum kendime. Cevap şöyle çıktı: “İnsan nüfusunun artması, her bir insandan sağılan farkındalık ışığının rekor seviyelerde düşmesi üzerine, kapsayıcı sistemin aldığı önlemle alakalıdır. Birim kar çok düşünce sürümden kazanma yoluna gidildiği bizce bilinen bir gerçek. Fakat “Kapsayıcı Sistem” bundan pek de memnun değil; çünkü aynı kazancı tutturmak kendisine pahalıya patlamaya başladı! Kalabalık insan nüfusu –ne yaptığını bilmeden- bindiği dalı kesiyor ki bu durum sistemin dengesini diğer açıdan bozunuma uğratıyor ve işte bu sebepten acil uyarı sirenleri deli gibi çalmaya başladı. Bu sesleri duyan birçok insan var ve onlar dört elle sistemin çökmemesi için ”Yeryüzü” nü korumaya almaya çabalıyorlar. Yeryüzü demek biz demek anlamına gelir. O olmadan biz bir hiçiz.”

Özgürleşmek güzel de, yediğin kaba pisleyerek olmuyor bu işler. İşte tam bu noktada çalan sirenlerin verdiği başka bir haber daha var; her bir üründen daha fazla kar sağlayacağı eski döneme benzer yeni bir evreye geçileceğinin haberi bu! Ben buna yıllar önce “Yeni Dünya” ismini koydum, şimdi artık birçok yerde de bu isimle anılıp çağırılmaya başlandı, hayırlı uğurlu olsun umarım.

Ez cümle Kapsayıcı sistem (Oyun), birçok insanın aynı anda aydınlanıp(sadece bu nedenle değil, öylesine dağılıp heba olmalarını da istemez. Ağacın, olgunlaşmamış meyvesini bırakmadığı gibi)  evrene saçılmasına izin vermez (gravitasyon), ancak arada yeni yıldızların doğmasına gereksinim olduğunun da farkında olduğu için, insanın özgürleşme olasılığını sıfırlamaz. Farkındalıkta ustalaşmanın “aslanın ağzında” olduğunu artık daha iyi anlıyoruz sanırım.

Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

-devam ediyor-

Okyanus Damlacıkları

Bütüün varlıklar tek bir ruhtan ne şekilde bölünmüşlerdi?

Herşey bittikten sonra tek bir yerde nasıl biraraya geleceklerdi?

Havsalası bir türlü almıyordu yavru ördeklerin.

Su kenarında bitiverdi karga bilge istek üzerine

Anlattı saatlerce.

Ve en sonunda kapattırdı gözlerini

Tekrar ettirdi öğrettiklerini yüksek sesle…

-Nesiniz hadi söyleyin bakalım?

-OKYANUSTA SU DAMLALARIYIZ

-Var mı birbirinizden farkınız?

-HAYIIIR. HEPİMİZ SAF SU TANECİKLERİYİZ.

-Kirli sulara ne demeli?

-SU, HEP SAF, HEP TEMİZDİR.

KİR. SUYA KABUK BAĞLAMIŞ, GEÇİCİ BİR ŞEYDİR.

-Güzel. Peki söyleyin bakalım okyanustaki su damlacıkları,,

Sonsuz okyanusun içinden sizi alıp,

küçük bir kaba sizi doldursam ne olursunuz siz?

-DÜNYAYA GELMİŞ OLURUUUZ.

-Kap kirliyse ne olur peki?

-HİÇBİR ŞEEEY. KİRLİ BİR KABA KONMUŞ

TERTEMİZ SU TANECİKLERİ OLURUUUZ.

-Kabı tekrar denize döktüğümde ne olur?

-SUYUN GERÇEK YATAĞINAAA

ÖZÜMÜZE DÖNMÜŞ OLURUUUZ.

-Başka?

(kısa bir duraklamadan sonra)

-BOŞ KABA BAKANLARIN GÖZÜNDE ÖLMÜŞ OLURUUZ.

-Hem tanecik hem okyanus olmak ne demek

anlaşıldı mı şimdi su damlacıkları?

-ANLAŞILDI KARGA BİLGEEE..

-Güzel. Hadi bakalım yüzün selametle…

(Burak Özdemir)

Dipnot-1

 

Dipnot1. Örtük:

Örtük, adı üstünde üstü örtülmüş olan ama yine de içinde başka bişey olduğu bilgisine sahip olduğumuz anlamına geliyor. Eğer içindeki şeyi gerçek belleğimiz bilmiyor olsaydı ona “örtük” diyemezdik. Hemen hemen aynı anlamlarda kullanılan “içrek” kelimesi de genel olarak ezoterik, batini konularda kullanılagelmiştir.

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? “Kim” konusu şu anda yapmakta olduğumuz iş için çok da gerekli değil ama “neden” konusu önemli. Evet neden elma ağacı? Ve neden hemen sonrasında cennetten kovulma ve örtünme?! Din kitapları bunu bir suç ve ceza kavramı olarak işliyor ben ise buna katılmıyorum.

Örtünme, “merak” duygusunu oluşturmak ve böylece araştırma, riske girme gibi heyecanları uyandırmak için hoş bir tuzak diyelim. Ve biz insanlar bu tuzağa düştük. Eğer bireyselleşmenin gereksizliği konusunda bir fikriniz varsa bu hakikaten bir tuzak; ama ben öyle düşünmüyorum. Bireyselleşme yani dışsallaşma, tanrının bizatihi yaptığı ve bizim de adına evrim dediğimiz sürecin bir parçası. Kötü olan bireyselleşmenin “hedef” ya da amaç olarak görülmesi olabilir. Oysa bireyselleşme bütünün bir evresi olarak algılanabilir.

<

p class=”MsoNormal” style=”margin: 0cm 0cm 10pt;”>Sonuç olarak örtük objeler, insanların yola devam etmesi için gereken en önemli aracı kazanmamıza yola açar, yani merak ve risk alma arzusu. Bu olmadan, örneğin cennette evrim geçirmek olası değil, bence tanrının canı sıkılıyordu! İnsan kardeşlerimin hatası bence şu oldu, merak edip çabalarıyla ele geçirdiği objeye/fikre sahip olmak istedi. Onun evrim/dönüşüm yolunda sadece bir araç, bir atlama taşı (Dibin dibi-1)olduğunu göremedi. Oysa biz biliyoruz ki, “sahiplik” kölelik gereğidir, bunlar siyam ikizidirler!
Her ne kadar sanal bellekle sarmalanmış olsak da, gerçek belleğimizin örtük olanı derhal fark etme yetisi var. Bu sebeple insanda dönüşüme yol açabilen, bilgi kitapları değil, şiirler, öyküler, şarkılar, resimler ve rüyalar olmuştur. Çünkü oralarda “içrek olan” yatar ve gerçek belleğimizdeki kardeşine göz kırpar.

Dibin dibi-1: Taş:

“Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..” (Bir Kadını Öldürmek-arka kapaktan)    

Naviler ve Mohikanlar

Avatar filmini seyrettiniz sanırım. Filimde Na’Vi adıyla tanımlanan yerli halk ile Amerikan yerlilerinden Mohikanlar arasında büyük benzerlikler var. Saç kesimlerinden dünya görüşlerine kadar. Alttaki resimde bu benzerliği görmek mümkündür.

Filim bir bakıma beyaz adamın kızılderililere yaptıklarını farklı bir senaryo ile anlatıyor. Bir çeşit günah çıkarma olarak da görülebilir. Sonunda önemli bir de nasihatta bulunuyor. Na’Vi’ler başarıya ulaşıp işgalcileri ülkelerinden atmayı başarmışlarsa nedeni birlikte savaşmayı ve ortak düşmana karşı birlikte mücadele etmeyi göze almış olmalarındandır. Kızılderililer bunu maalesef başaramadılar. Birleşemediler ve sonuçta yenik düştüler. Bence bu mesaj önemlidir ve pek çok insanın gözünden da kaçmış olabilir.

Not: Resmin kaynağı alttaki sitedir.

http://www.x-bilinmeyen.net/avatar/id1.htm

Eski/Yeni Dünya-5

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

Böylece insan, kendini anlamak ve bilmek için belleğini dışa aktardı ki bu insanın dışsallaşma dönemi oldu, buna teknolojik dönem de diyebiliriz. Stiegler’in bu yorumunda “dış” fiziki gerçeklikleri gösteriyor gibi olsa da bunun gölgesi de zihinlerimizde sanal olarak mevcut.

Bu işlemin Tanrıya öykünme olduğunu sanırım herkes görebiliyordur. Hani Tanrı da kendini bilmek istemişti ya! Evreni yaratarak kendini dışsallaştırmıştı. Onun yarattığı insan evladının da aynı yolu izlemiş olması bence şaşırtıcı değil.

Burada onbinlerce yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. İnsan kendini dışsallaştırırken bence sorun yoktu çünkü bu bireyleşmenin (ve bir anlamda tanrılaşmanın) bir yoluydu. Fakat özellikle yazının icadından sonra bu nehir tersine de akmaya başladı. Yani dıştan ithal bilgi zihne akmaya başladı. Fakat burada normal olmayan bir işleyiş var, dikkat ederseniz dışsallaşırken bilgi gerçek bellekten çıkıyordu, oysa geri dönüp geldiğinde gerçek belleğe değil sanal belleğe doluyor. Zihin, içindeki bilgiler yoluyla insanın kendini gerçekte olmadığı biri sanmasına sebep oluyor.

Bunun sebebi de açıktır, insanın gerçek belleği ancak “deneyim” ile oluşur! Yaşamdaki her şey aynı kurala tabi; kuram/hayal ve deney birbirini izlemek zorundadır, tıpkı yürümek için sağ adımın sol adımı izlemek zorunda olduğu gibi.

Tam da ithal bilgilerden bahsederken birden bunu çok daha önceleri bir vizyonda gördüğümü ve yazdığımı hatırladım. Geriye giderek taradım ve onu Bir Kadını Öldürmek kitabının sekizinci bölümünde buldum:

Birçok öğreti kendisine “ışık” rehberini almıştır. Sanki ışık karanlık sayesinde olmuyormuş gibi.

Oysa ben kendimi çoğunlukla yabani bir şaman gibi hissediyorum. Karar vermek istemiyorum, seçim yapmak istemiyorum, tanımlamak istemiyorum.

Her yaptığım tespit, her tanım beni biraz daha öldürüyor. Fakat yine de içimde bilemediğim bir itki bunu yapmam için beni zorluyor.

Bu oyunun içine daha ne kadar BİR malzemesi atacak ve onu öldüreceğiz?

Nereye kadar isim vermeye devam edeceğiz? Bu işlem büyünün dik alası değil midir? İsim vermek şeyleri adeta demir bir kafes içine ve sonsuza kadar hapsetmek gibi geliyor bana.

Bana bu satırları yazdıran, aslında hiç anlatmadığımda doğruluğundan en ufak şüphe duymadığım, yalnızca bildiğimi, sözlere ve kavramlara dökmek suretiyle eksilttiğim ve çarpıttığımı fark ediyor olduğum halde beni buna zorlayan Dünyanın kendisi değilse nedir. Varlığını sonsuza kadar sürdürmek isteyen dişi canavar. Oyunların ilahesi.

Eskiden bilgilerle oyalanırken ve belki içten içe onları onaylayamazken, anlatıyor, yazıyor olmak normaldi; çünkü kendime yandaş arıyordum. Onaylanmak ihtiyacı içindeydim. Topu başkalarına atıyordum; “onayla ki inanabileyim” ya da karşı çık ve içime şüphe tohumları at, böylece o bilgiden vazgeçebileyim.

Oysa şimdi bildiklerimi onaylatmaya da yok etmeye de ihtiyacım yok. Çünkü ben kuru ağaç kabukları gibi ortalarda uçuşan “bilgi”leri gördüm. Onlar vaktiyle bir ağacın gövdesindeyken şüphesiz canlılardı oysa şimdi birer atık onlar, ölüler. Dünyanın toprağına düşüp onu besleyecek gübre olmuşlar.

Ben zaten bilinenim, bilmenin ta kendisiyim.

Şimdiye kadar söylediklerimi ve bundan sonraki her şeyi hemen unutacağım. Çünkü onlara ihtiyacım yok. Artık not almaya da ihtiyacım yok.

Oyunun sistematiğine ters düşmeyecek kadar bir şeylerle oyalanacağım.

Bir kadınla asla ters düşmemelisiniz.

Bir kadın ancak sizi kendi isteğiyle bırakırsa serbest kalabilirsiniz.

Bütün bunları sadece fiziksel olanla anlamaya çabalamayın. Ben burada size OYUNa rağmen oyunu anlatmaya çalışıyorum.

Size bir kadına karşı donanımlı olabilmeyi öğretiyorum.

Başka ağaçlardan kopmuş kabukların (bilgi) benim bünyem için bişey ifade etmeyeceği açık değil mi? Fakat o kabukların yine de hoş bir tarafı var, insan kardeşlerimin yürüdükleri yolları gösterir, bazen ibretle bazen sevinçle onları seyrederim, ama sadece seyredebilirim. Kabuk bir kez gövdeden koptu mu artık tarih oldu demektir. İşte ben de bu sebeple Yeni Dünya’nın hayalini kurmak için sıkça çocuklara bakacağım, onları dinleyeceğim.

Yukarıda alıntıladığım bölüm insanın fizik bedeni, gezegen, diğer gök cisimleri ile ilişkilerimiz konusunda birçok ipucu sunuyor. Bir kaç sayfa önce bir şey sormuştum: “zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!”  Korunmuş kelimesinin yanına (!) işareti koymalıydım aslında, umarım okurlar işaret olmaksızın bile ortada bir bit yeniği olduğunu “hissetmişlerdi”. Her şeyi açıkça yaz diyorlar bana, evet sıkça eleştiri alıyorum bu konuda. Oysa yazamayacağım için değil yazmamın faydası olmayacağı için örtük(dipnot1) bir lisan kullanıyorum. İnsan egosu, kendi keşfetmediği şeyleri massetmeye açık değil. Sınırları keskince oluşturulmuş cam kavanozlar gibiler.

Bu soruyu açıklamak için her kelimeye ayrı ayrı bakmak gerekecek. Anlaşılan o ki, zihinle korunmamış(!) olsa insan, ortada et kütlesi olmayacak, başka bir şey olacak! Biz gerilim yazarları, ortada bir suç varsa önce bundan kim menfaat sağladı diye sorarız.

-Devam edecek ama sorular olmadan pek de uzun sürmez sanki-