Sanatın Gerekliliği ve Ebru

Birisi tarafından yapılmadığı sürece, herhangi bir biçimde yokluğu farkına varılmayan , ancak yapılmasıyla birlikte , boşluğunun farkına varılan ve kendine alan yaratan bir şey , nasıl olurda , görüldüğü andan itibaren ihtiyaç yaratır?

Bu sorunun yanıtı aynı zamanda sanatın ne olduğu konusunda düşünmememizi sağlar.

Sanat ancak toplumun tüketim için üretim yapmaya yönelmesi ve ihtiyaçların karşılanması temelinde örgütlenmesi ve zanaatın yerini büyük ölçekli aynılaştırılmış üretimin almasıyla , oluşan boşluğun sonucu bu günkü halini aldı . Çok uzun süre nerdeyse XVIII yy. sonlarına kadar güzel sanatlar deyimi hiç kullanılmamıştı. Bugün bizim hayranlıkla izlediğimiz resimler , heykeller, müzikler hiçte sandığımız gibi , farklı bir bakışı olan sanatçının kendini ifade etmek için düşünüp araştırıp oluşturduğu yapıtlar değildi. Bunlar büyük ölçüde zanaatçı-sanatçılara ayrıntılarıyla sipariş edilen aristokratların şatolarını, saraylarını süsleyen dekorasyon ürünleriydi.Bir prensesin doğum günü için çalınacak bestelerdi.Ve elbette kilisenin siparişleri, dinsel ayinler için besteler,incilin okuma yazma bilmeyen halka vaazı için resimlenmesi vs.

Sonuç olarak kent yaşamının gelişmediği üretimin özgün yanının yok olmadığı dönemlerde kısaca kapitalizm öncesi dönemlerde bugün anladığımız anlamda sanattan ve sanatçıdan söz etmek imkansızdı. Bu yaklaşım üretimin seriye ,zanaatçının işçiye dönüşmesi sonucu, özgün ve bireysel üretimin özellikli ve yetenekli kişilerce faklı yapılması sonucu doğdu.Yani zanaatın üretim yanı ile yaratıcı yanı birbirinden ayrılmak zorunda kalmasaydı bugün bizim sanat olarak adlandırdığımız çalışmalar ve yaklaşımlar hiç olmayacak ancak resim,heykel, müzik olacaktı.Maddi yaşamın bu yeni örgütlenme biçimi zorunlu olarak , bu geleneklerden yola çıkarak , zanaatın tinsel ve sanat yanıyla ilgili çalışmak zorunda kalan ve yaşamın tinsel yanını örgütlemeye çalışan sanatçılar doğurdu.

Bu sanat yaklaşımı iyice kavranmadığı sürece herhangi bir sanata doğru yaklaşmak mümkün olmayacaktır.Özellikle bu süreçleri birebir yaşamamış ve fazlasıyla düşünce ve sanat akımı ithal etmiş ülkemizde bu daha da önemlidir. Çünkü henüz dekoratif öğeyle sanatsal öğe birbirinden tam anlamıyla ayrılmamıştır. Kökleri bizde sanatsal çabalarda yeterli gelişim gösterilememiş ve bugün dekoratif olmayan bir sanat anlayışı sanatçılarda dahil hiçbir kesimde oluşmamıştır. Şiir bu konunun dışındadır. Çünkü tinsel yanın örgütlenmesi, felsefi,estetik,teknik yaklaşımlara gereksinme duyar . Bunun için de kendi birikimlerini kullanır. Hele binlerce yıllık bir uygarlıklar zincirinin son halkasıysanız, bu daha da önem kazanır.İşte bu noktada bir zanaat-sanat olarak ebru dan bahsedebiliriz.
Ebru sanatı bu noktada nasıl bir yol ayrımındadır?

EBRU SANATI

Geleneksel yaklaşım:-Yoğunlüğü artırılmış bir sıvı üzerine,esas olarak topraktan elde edilen boyaların , at kılından fırçalarla serpilmesi ve elde edilen desenin kağıda aktarılması suretiyle gerçekleştirilen , bir kitap ve kağıt bezeme sanatıdır.

A.Babaoğlu(ebru yapımı vcd) Figüratif yaklaşım:Su üzerinde resim yapmaktır.(F.Arıkan) Modern yaklaşım (ressam ve sanatçıların iddiası):su üzerinde müdahale imkanı çok az olduğu ve sanatçının kendini ifade imkanları yaratmadığı için sanat değildir.Ya da günümüz sanatında bir yer alması mümkün olmaz.

Bu yaklaşımlardan her iki ebru yaklaşımı da bir takım iç zaaflarına karşın yine de doğru yaklaşımlardır.Çünkü bunlar bir sanat çabasının açılımlarıdır.Gerçi Ebru geleneğini tamamen kıran Necmeddin Okyay tarafından yapılan ve kendi adıyla anılan ebruların geleneğe dahil edilme mantığını çözebilmiş değilim.Ancak sanata tamamen batı mantığıyla bakan sanatçı ve özellikle ressamların yaklaşımınaysa değil katılmak yanına yanaşmak mümkün değil.Çünkü bütün batı sanatı, Rönesansla gerçekleşen büyük dönüşümle maddi gerçeklikten ,yola çıkılarak , bu gerçekliği bire bir yansıtacak biçimde yeni teknikler bulmak ve sanatçının yeni duyarlılık alanı oluşturabileceği teknikler oluşturmasıyla geçmiştir.Ancak burada temel asla teknik olmamıştır.

Sanatçı kendi yaklaşımı ve dünyaya bakışı doğrultusunda, tekniğini geliştirmek zorundadır.

Burada ilginç olan modern ve geleneksel yaklaşımın aynı noktada buluşarak ebru sanatını , değişmez ve gelişmelere kapalı sanatçının yaratıcılığına izin vermeyen bir sanat olarak görmeleridir. Oysa hiç müdahalesiz ebru sanatı bile doğru yer ve zamanda, sanata ve tinsel yaşama bir gönderme yaptığında sanattır. Bunun çok ötesinde doğu geleneğinden oluşan bir sanat yaklaşımı olarak ebru , geliştirdiği tekniklerle, kendi kültür yapımıza çok uygun bir resim tekniğidir. Bugün benim çalışmalarım batıda kullanılan soyut teknikleri ve daha fazlasını istediğim biçimde ve yerde yapmama büyük ölçüde izin veriyor.Ayrıca doğaçlama yanlarıyla da çok daha ilerde etkilerde yaratıyor. Sanırım ki bugünkü batı sanatıda buna yakın bir şey arıyor.Terim doğru mu pek bilemiyorum ancak içedönük bir resim yaklaşımı belki. Doğucu yaklaşımın nerdeyse sanatta hiç kullanılmamış bir tekniği olarak ebru ,su resmi ya da benim özel isimlendirmemle Reng-i su. Doğu’da , Batıdan çok daha önceleri varolan , bir soyut düşünmenin sanatlarından biri olarak ebru, bugün önce bizim insanımıza daha sonrada bütün insanlığa yeni bir tinsel alan yaratacak bir sanat tekniğidir.

Ali Burhan Ersan

(Resimleri büyütmek için üzerine tıklayınız)

Eski ve Yeni Dünya-2

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiç bişey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin bir çoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış mı peki? Değil tabi ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde, -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşme”ye varan nerdeyse hiç olmuyor. 🙁

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğa severlik, naturel hayat adına çalışma yapan guruplar.

Ben bu davetlleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar,tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı?! Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu 🙂

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

-devam edeceğim, gün uzun, ev sıcak, kahvemiz çayımız yanımızda çok şükür-

Not: Bu arada bir de röportajımız yayınlanmış bugün Akşam gazetesinde, internetten gördüm (haber verenlere teşekkür) : http://www.aksam.com.tr/2010/01/23/haber/cumartesi/580/ruyalarinizi_cozerek_bilincaltinizi_rahatlatin.html

Aslında bu, üç saatlik uzun ve güzel bir sohbetti ama yer kaygılarından olsa gerek biraz çıtırtılı olmuş. Röportajı gerçekleştiren  sevimli, nazik genç bayanla gerçekten güzel bir boğaz vakti geçirmiştik, teşekkürler Ekin Hanım.

Ay’ı Kimler Yaptı?

Spiritüel alandaki kitaplarıyla tanınan yayınevi yeni bir kitap piyasaya sürmüş. İşin ticari boyutu belirli misyonlarına ne derece etki eder orası tartışılır ama bir şekilde bu okült dünya hakkında bilgiler veriyorlar. Herneyse, kitabın ismi şu:

Ay’ı Kimler Yaptı?
(Christopher Knight,Alan Butler)

Kitabın ismi ilgi çekici, içeriği hakkında yazılanlarsa şöyle:

Ay’ın nasıl oluştuğuna dair bugün için bilimsel olarak kesin bir açıklama getirilememiştir. Çünkü önceden ileri sürülen tezler, daha sonraları geçerliliğini yitirmiş durumdadır. Başta NASA olmak üzere yapılan tüm bilimsel araştırmalar, Ay’ın fiziksel yapısının Dünyamız’dan tamamen farklı olduğunu göstermiş ve bir zamanlar ileri sürüldüğü gibi Ay’ın Dünya’dan kopan bir gök cismi olmadığını ispatlamıştır.
NASA yaptığı açıklamada Ay’ın içinin boş olduğunu ve böyle bir durumun hiç bir gök cisminde normal şartlarda olmaması gerektiğini vurgulamıştır. Konunun bir başka ilginç yanı da Ay’ın Güneş’ten kopan bir gök cismi olmadığını da yapılan araştırmalar ortaya koymuştur. Uydumuz Ay adeta evrenin başka bir köşesinden alınıp yörüngemize yerleştirilmiş gibidir!… Eldeki verilere göre Ay içi boş ve yapay bir uydudur!… Dünyamız ve Ay’la ilgili tüm bildiklerinizi sorgulayacak bilimsel kanıtları, olağanüstü ama mantıklı iddialarla bu kitapta bulacaksınız.

Aslında imkansızın olmadığı gerçeklikte bunun sorgulanabilir bir durum olduğunu düşündüm. Hatta kitabı görünce aklıma daha önceden okuduğum bir metin geldi:

“…
Ay’da hayat var mıdır, yok mudur diye sormak
dahi olumsuzdur.
Ay yaratılmıştır.
Belli bir göreve atanmıştır.
Ay yaşayacak, görevini ifa edecek ve yaşatacaktır.

Ay’da insan vardır.
Ay’da bitki fazladır.
Ay’da hayvan vardır.

Ay insanı sizi tanıyor.
Ay insanı tekâmül vetiresini hayli ilerletmiştir.
Diğer gezegenlerden gelen insanlar ve bilgiler,
Ay insanını, dünya insanından önce uyandırmıştır.
Ay insanı, Dünya insanından farklı değildir.
Biçimsel benzeyiş dolayısı ile, dünyanızda yaşayan
Ay’lıları tanımakta güçlük çekiyorsunuz.
Tanısanız, onlar çalışamayacaklar ve sizlere gerekli
bilgiyi aktaramayacaklar, uyandıramayacaklardır.
Zamanı gelince ve her şey anlaşıldığında, Ay’lılar
ile Dünya’lılar bir kardeş olarak birlikte yaşamasını
öğreneceklerdir.

Ay’daki yaşamın farkı şudur:

Ay’da yaşam, Ay üzerinde olmakla beraber, Ay’ın
tabiatı icabı yeraltı şehirleri kurulmuştur.
Krater gibi gördüğünüz delikler, yeraltı şehirlerinin
giriş ve çıkış kapılarıdır.

Fakat, Ay üzerinde de Ay’lıların bir çok yerleşim
alanları vardır. Bu enstelasyonlar sizinkilerden çok
farklıdırlar. Işığı, havayı, kozmik ışınları ve radyasyonu
alır, içeriye şehirlere verir. Ay’lı, dışarıda da yaşıyabilir.
Fakat bunun güçlükleri vardır. Bitkiler de hem içeride
ve hem dışarıda yetişir.

Ay bir enerji deposudur.
Fazla enerji Dünyaya akar.
Yalnız Güneşin ışınlarını yansıtmakla kalmaz. Bizatihi
kendi bünyesinde mevcud enerjiyi de Dünyaya aktarır.
Ay ışığında, dünya insanlarının romantik duygulanımları,
ferahlık hissetmeleri, daha çok sevgi verebilmeleri
bundan dolayıdır. Gelen Ay enerjisi, toprağa ve bitkiye de
hayatî önem taşıyan gıdayı ulaştırır.

Dünya yalnız değildir.
Ay’da da dünya problemi önemlidir.
Ay’ın mevcudiyeti ile Dünya’nın mevcudiyeti birbirine
bağlıdır ve Ay’lılar bunu müdriktirler.
Fakat Dünyalılar henüz bu durumları anlayamıyorlar.”

Günümüzde filmlere, dizilere ve popüler romanlara konu olan dünya dışı gerçeklik yalnızca ticaret ağının bir parçası mı, yoksa bilmediğimiz tarafları da var mıdır?
Sizce?

Serseri Mayın

Bazen durup kendime sorarım, neredeyim diye…

Günlük yaşamın, hele ki İstanbul’un aceleci dakikalarının içinden çıkıp, kendi zamanımın içine girebildiğim anlarda; ben ve bana ait her şey nereye doğru gidiyor diye sorgularım… Tabii ki kendi yakın çevremdeki ve tüm dünyadaki her şey bana aittir ama bir de tüm etkilerden yalıtılmış bir ben var bana ait… İşte o “ben” in ne yaptığı, nereye gittiğidir asıl sorduğum…

Ruh denen o asıl kimlik, kullandığı vücudun içinde ne kadar rahat şekillenebilmişse, o kadar huzur doludur. Ruhunu yaşamla beslemeyi başarabilenler, kalabalığın içinde yüzlerindeki ve tüm bedenlerindeki güzel enerji ile hemen fark edilirler. Onları görmemek mümkün değildir. Beden yaşları her ne olursa olsun, bir fidan gibi tazedirler. Gözlerinden yaşam fışkırır. Yaşam onları değil, onlar yaşamı kullanırlar. Yaşamı ruhlarına sindirmiş ve bedenlerine, duygularına, düşüncelerine hakimdirler.

Kimileri ise serseri mayın gibi, yaşama teslim olup değişik boyutlarda dolanır; kimi gün zirvelerde, kimi gün derinlerde… Her şeye hakim olunan bir orta boyut yoktur yaşamlarında. Ruhları, çoğunlukla aşırı huzur ile mutsuzluk arasında gidip gelmekten yorulur.

Sanırım bu tür kişilikler için tıpta uygun tanılar mevcut ama ne kadarı hastalık olarak nitelendirilebilir, tartışmak gerek. Bu kişilerin çoğu, normal sınırlarda bir yaşam sergilerler. Meslekleri, işleri, eşleri, çocukları vardır çoğunun. Anormal tanımlaması normalden sapma olarak tanımlandığına göre, bu insanlara anormal demek yanlış olur diye düşünüyorum.

Kendisini sorgulamayı en çok yapan kişilerin bu grupta olduğu kesin. Yaşamını ruhuna tam oturtamamış, ya da ruhunu yaşamına adayamamış kişiler, azınlık olan diğerlerine göre daha bir huzursuz, durduğu yerde duramayan, yaşamın kendisine verdiğinle yetinmeyip, hep bir arayış içinde değişik duraklarda molalar verip, sonra bir daha yola çıkanlardır. Onların kendilerini sorgulamaları hiç bitmez… Yeniden başlamalarının sonu gelmez.

Dışardan görülen yaşamlarının normalliğine rağmen, onların iç dünyalarında fırtınalar, kaoslar çoğunlukla benliklerini teslim alır. Bu fırtına ve kaoslar dışarıya yansıdığında ise şaşırtıcı bir kırılma yaşatır çevresindekilere. Kendini kabullenmede yaşanan travmayı, bir başkasının görmesini kabullenememektir bu… Kendi iç aynamıza baktığımızda, kendimizden başka birinin de aynada bizi izlediğini fark etmemizin yaşattığı acıdır belki de.. Kendi sorgulamamızdan sanık olarak çıktığımıza tanık olunması hiç işimize gelmez çünkü…

Mutlaka her birinizin etrafında pek çok sayıda vardır bu sorgucu insanlardan. Size en yakın olduğunu düşündüğünüz, sizi üzmeyeceğini sandığınız bir sürü kişiyi, sizi incitirken seyretmek şaşırtır genellikle… Sizin kendi kişiliğiniz ya da benliğinizle ilgili olduğunu sanabilirsiniz bu kırılmaların, ama derinine düşünmeyi ve hissetmeyi başarabilirseniz, sizi inciten kişinin asıl probleminin kendisiyle ilgili olduğunu fark edebilirsiniz.

Kırılmayı bir tarafa bırakıp onları izlemeyi başardığınızda, farkına varabildiğiniz gerçek şudur ki, onlar aslında, kendi yaşamlarına bir türlü tutunamayanlardır.
Normal görünen yaşamlarının onları tatmin etmediği apaçık meydandadır. Eğer zırhlarından içeriye girebilirseniz, kendi gerçek kimliklerini aradıklarını hissedebilirsiniz… Sosyal kimlikleri en üst seviyede olabilir. Doktor, hakim, gazeteci, memur, başarılı bir işadamı, siyasetçi, öğretmen ve hatta psikolog bile olabilirler. Ne yazık ki sosyal kimliklerinin olması, kendi gerçek kimliklerini bulduklarını göstermez. Mesleki ve sosyal başarıları, ruhsal kimliklerini yakalamada yetersiz kalabilir.

Kafanızı çevirip etrafınıza şöyle bir bakın, kaç kimlik kendi gerçek ruhunu yakalayabilmiş, kaç kişi bedenini ruhuna uygun ölçülerde biçebilmiş, kaç birey yürüdüğü yaşamsal yolun bütün tozlarını içine sindirebilmiş? Yakınınızdakilere bir de bu paradigma ile bakmayı denediğinizde, onlar hakkındaki düşüncelerinizde ve kırgınlıklarınızda eminim ki değişimler olacaktır.

Eminim ki, pek çoğumuz kendimizi sorgulama sonucunda vardığımız noktada, pek çok kez bir şeyleri yıkıp yeniden yapma cesaretini bulamıyoruz. Bu cesareti bulamadığımız kadar da kendi hayal kırıklıklarımız ve yakınımızdakilere yaşattığımız kırgınlıkların sonu gelmiyor.

Oysa yaşam o kadar kısadır ki aslında. Bir zamanlar bir yerlerden yola çıktığımız gün, geriye bakıp düşündüğümüzde bir rüyayı hatırlamak gibidir çoğunlukla. Dizinsel bir sıraya konulduğunda, yaşamı pek çok olayla dolu olarak yaşamış kişiler, çok iyi fark ederler bunu.

Hayat boyu ne çok kişi ile karşılaşırız, ne çok şey konuşuruz, ne çok acı çekeriz. Ne yazık ki çoğunlukla da çok az mutlu oluruz. Yaşadığımız bir sürü şeyi hatırlamak, bir sabah uyandığımızda bir rüyayı hatırlama zamanı kadar yer alır yaşadığımız o anın içinde. Kabul edebiliyorsak eğer ulaştığımız sonuç; bu yaşamın bir yalan olduğudur. Yalanların içinde yaşayabildiğimiz gerçek anlar ise, kendimiz olabildiğimiz ender zamanlardır. Ruhumuzla bedenimizin bire bir örtüşebildiği bu değerli anların ne kadar az olduğunu geç kalmadan fark edebilirsek ve değerini anlayabilirsek, yeniden başlama cesaretini gösterebiliriz. Bu cesaret, kendi yaşam haritamızı kendi ellerimizle çizme saltanatını yaşatır bize. Yeniden başlayabilme cesaretini gösteremediğimiz ölçüde, dünya yüzeyinde dolaşan o serseri mayınlardan biri olmaktan başka seçeneğimiz kalmaz.

Şimdi elinize cesaret kaleminizi alın ve kendi haritanızı kendiniz çizin… Bu arada eğer siz de benim gibi sıkça kendinizi sorguluyor ve bazen o sorgular esnasında yanınızdakileri kırıyorsanız aman ha dikkat!

Sevdiklerinizi serseri bir mayına kurban etmeyin sakın… Bu mayın siz bile olsanız…

Samire Sehhar

Ateistan

Bir varmış, bir yokmuş.

%99 unun ateist olduğu, Ateistan diye bir ülke varmış. %99 diyoruz ama zaten çocuk doğduğunda nüfus cüzdanına ateist diye yazarlarmış. Bunda da anormal bir şey yokmuş. Zaten her insanı doğuştan ateist kabul ediyorlarmış.

Ateistan ülkesinde yaşayan insanlar, ateist olmayıp tanrıya inanan insanları kınar, her fırsatta bütün ahlaksızlıkların, sapkınlıkların sebebi olarak bu inanan insanları gösterirlermiş.

Ateistan ülkesinin insanları, günde 3 defa yüksek binaların üstünden, “Tanrı yok, tanrı yok, yaşasın bilim. Haydi mutluluğa, haydi refaha. Tanrı yok, tanrı yok” diye bağırırlarmış. Akabinde ve detayında, bu çağrıyı duyan ateistler kütüphanelerde toplanıp. Bilim, biyoloji, sosyoloji, psikoloji gibi konularda konuşur. Kendilerince materyalist sohbetlerle ibadet ederlermiş.

Şimdilerde değil ama, geçmişte inananlara çok büyük eziyetler etmişler. Biri tanrıya inanıyorum demeye görsün, taşlamışlar, asmışlar, kesmişler. Tanrıya inananlarla iş yapmamışlar, onlardan vizye adında vergiler kesmişler. Kendi inançları gereği evlenen teistleri kina yapıyorsunuz diye kırbaçlamışlar.

Ateistanda yaşayan insanlar, kendi inançsızlıklarını en üstün görür, bunun son felsefik yaklaşım olduğunu iddia ederlerdi. Kendi inançsızlık sistemlerinde bir sürü kişi vardı. Bu kişiler, etraflarına insanları toplar ve tanrıya inananlara verip veriştirirler ağız dolusu hakaret ederlerdi. Bütün hastalıkların, ahlaksızlıkların ve akılsızlıkların kaynağı olarak inananları gösterir hatta bazıları ileri gidip “onları bulduğunuz yerde tartaklayın, inançsızlığımıza saygısızlık gösterirlerse sopalarla bulundukları yerleri basın, duyarlı olun.” derlerdi.

Zaten ateistlerin kutsal kitabı, “Ate-i Kerim” de inananlar için söylenen sözler ateistlere göre rahatsız edici değildi. Odun, hayvan, azgın, yalancı, sapık, akılsız gibi zaten her inanan için söylenecek gayet normal şeyler gibiydi.

Hikayemiz daha çok uzun. Siz zaten benzer hikayeler duymuşsunuzdur, kim bilir belki de o hikayelerin birinin içinde bile yaşıyor olabilirsiniz.