KAYIP KADINLAR

“Tanrı, kadının erkeğin hizmetçisi olacağına karar verinceye kadar erkek-kadın-doğa üçlüsü güzel bir bahçede mutlu- mesut yaşıyorlardı.”

Böyle yazar kutsal kitaplar… Anlattıklarının mevcut bilimselliğe uymadığından kasıtla, eski Çin ve Yunan uygarlıklarının bir takım efsanelerinde çok eskiden kadın ve erkeğin eşit ve yan yana dünyada yaşadıklarını anlatan hikayeler ise; hayal dünyasına aitmiş gibi kabul edilir.

Eski birçok uygarlığın bize bıraktığı çanak çömlekleri, resimleri, evleri, kullandıkları aletleri incelerken binlerce yıl önce yaşamış o ataların, sosyallikleri, kültürleri, örfleri, davranışları ve aile yapıları açısından da incelenmesi zorunludur. Bulduğumuz o eski tarihin kalıntıları içine saklanmış satır araları; bazen şaşırtan bir medeniyet tablosu gösterir ve çağdaş eşitlikçi düşüncenin sadece bizim çağımızın eseri olduğu yanılgısından bizi uyandırır oysaki… En yakın ve en müspet örneği olarak da kendi topraklarımızda yaşamış olan Çatalhöyük insanını inceleyebiliriz.

M.Ö 7000’li yıllarda var olduğu tespit edilen o uygarlık, pek çok alanda olduğu gibi kadın-erkek konumları açısından da ilginç bir durumdadır. Neolitik kültür diye adlandırılan bu dönemde; obsidyenin ustalıkla kullanılması neolitik dönemin en parlak çağı olmasının bir kanıtıdır. O çağda Çatalhöyük civarının ikliminin epey farklı ve bereketli olduğu tespit edilmiştir. Çatalhöyük’lülerin barış, refah, bolluk ve mutluluk içinde yaşadıklarının şüphe götürmeyecek kanıtları vardır. Çatalhöyük söz konusu olduğunda bugün bildiğiniz ne varsa unutmaya hazır olun, mekanları, araçları, iletişimi, teknolojiyi ve hatta inançlarınızı da bir tarafa koyun çünkü Çatalhöyük sizi bambaşka bir yaşam tarzının varlığına götürür. Tam 9000 yıl öncesine bir seyre giderken şaşırmaya hazır olun.

Bu uygarlıkta savaş yok, hiyerarşi yok, sanat hayatın tam merkezinde ve kadın erkek çelişkisi de yok. Bugünün Konya Çumra’sında bulunan Çatalhöyük’te değişik güçlerin tanrıları yerine, bereketi, gücü simgeleyen, şişman ve doğurgan kadın tasvirleri ve heykelleri var sadece. Önce eskiden yaşandığı söylenen anaerkil dönemlerin bir örneği olduğu sanılan Çatalhöyük’te araştırmalar ilerledikçe; kadın ve erkeğin eşit işleri, eşit aletlerle birlikte yaptıkları anlaşıldı. Bulunan kanıtlarla; birlikte buğday öğütüp, ekmek yaptıklarına ve ne erkeğin kadına, ne kadının erkeğe hükmetmediğine karar verildi. Liderlikte kadının ve erkeğin cinse bağlı bir ayrıma tabi tutulmadığı ve merkezi bir otoritenin izine rastlanmayan bu ilginç uygarlığın, yöneticisiz, rahat ve bireysel özgürlüğün ağır bastığı bir yaşam tarzına sahip olduğu sonucuna varıldı. Buyurun size kendi bağrımızdan ve hayal olmayan gerçek bir hikaye, hem de bütün elle tutulur kanıtlarıyla…

Şimdiki bizler, tam 9000 yıl öncesinde yaşanan bu eşitliğin, başka bir sürü farklı eski medeniyette örnekleri mevcut olsa da yok sayar ya da bilmeyiz ve bugün yaşadığımız toplum düzeninin başka seçeneği olmadığını, olamayacağını sanırız. Doğal bir kabul edişle ve sorgusuzlukla ataerkil düzenin içinde yaşar gideriz.

Ataerkil toplum düzeni, erkek merkezliği simgeleyen, insanların yaşamına yön veren ve erkeklerin etken durumunu haklı kılan sosyal durumdur. Bu düzeni sorgulamanın çoğu insanın aklına bile gelmemesi normal bir durum sayılır çünkü bunun alternatifi olmadığı ve insanlık tarihinin mevcut düzeninin uygar olduğu, ondan önceki düzenin ilkel ve barbar olduğu bize öğretilmiştir nedense.

Oysa 6000 yıl öncesine ve daha eskilere gidildiğinde anaerkil dönemlerin uzun süre devam ettiğine dair açık seçik kanıtlarla doludur tarihin çizgisi; tıpkı Çatalhöyük’te olduğu gibi…

İnsan soyunun ortaya çıkmasında; dişi cinsiyet başrolü oynamıştır. O günden sonra da yaşamın yarısı olan kadın, insanlığa, on bin yıl öncesine gelinceye kadar sürekli önderlik etmiştir. Bu önderliğini hiçbir zaman karşı cinsiyet olan erkeği sömürmek için kullanmadı, buna dair hiçbir kanıt yoktur tarihte… Çünkü bu anacıl düzenin hakim olduğu ilkel toplumun doğasına aykırıydı. Çünkü insanlığın bu aşamasında sömürü diye bir olgu yoktu. Doğurganlığı, çocuğunu beslemesi ve koruması, bitki toplaması, tohum devşirmeciliği, ekme biçme işleri, tane öğütmesi, hastalıklara ve yaralara bakması, hayvanların evcilleştirilmesi, kenara ayırdığı şeylerle geleceği düşünebilmesi dikiş dikme, çanak çömlek yapması, ev tasarımı, köy mimarisi gibi tüm bu çabalar kadının erkekten üstün olması için gerekli olan özel becerileridir. Tabiatı gözleyerek sırlarını ilk çözen kadındı. Kararları alan ve ilk tabuları belirleyen kadındı. Erkek ise kadının vasıflarını bilir, kadının buyruklarına boyun eğer, saygı duyardı. Yaratılışın eril ve dişil yanını betimleyen ve tekrar tekrar doğan ilah inancı Anadolu, Asya ve Mezopotamya’da her dönem var olmuştur. Ana tanrıça olgusu tarihin ilk kapsayan, koruyan ve var eden bütüncül düşüncesidir.

Eski ilkel dönemlerde avcılık ve toplayıcılıkla edinilen besinlerde, oranların %20-80 olduğu tahmin edilmektedir. Avcılık oranı 20, toplayıcılık oranı ise 80 idi ve toplayıcı yüksek oranla kadındı. Bu tür toplulukların yaşam biçimleri incelendiğinde kadınların hem soy devamı açısından, hem erk açısından önde ve sözü geçer konumda olduklarına hiç şüphe yoktur. Üretimde cinslerin ikisi de etken olmakta, ilişki daha çok dayanışmanın üzerinde inşa edilmekteydi. İnançlar ve normlar doğa ile bütünleşmekte, bundan dolayı da kadın daha saygın durumu almaktaydı, üremeden dolayı analık kavramı önemliydi yani ana soyluluk geçerliydi. Kadın tanrıça olarak algılanmaktaydı, bu tanrıça doğanın ve insanın bir parçası ve insan ile doğa arasında kutsal bir bağdı, tıpkı toprak gibi… Kadın hayat veren ve besin maddesi üreten yüce bir varlıktı, bu yüzden kadının değeri doğa ile eşleştirilirdi.

Anaerkil dönemden sonra gerçekleşen değişim bir anda ya da kısa sürede ortaya çıkmış gelişmeler değildir. Ataerkillik düzenine geçiş ve kadınların saygın ve eşit durumunu kaybetmesi, barış bolluk içinde bir yaşam yerine şiddete dayanan, savaşı baş tacı yapan dönem yaklaşık MÖ. 4000–3500 yıllarında başlar. Bu yeni anlayışın coğrafik olarak nereden başladığı, sebeplerin incelenmesi açısından önemlidir.

Eski Dünya bölgelerinde yani, Orta Asya, Kuzey Afrika, Yakın Doğu’da çevresel yeni oluşumlarla, yağışlı koşullardan kurak çöl koşullarına geçerken toplum sistemleri de yavaş yavaş ama köklü bir şekilde değişime uğramıştır. Çölleşmiş bölgelerin terk edilerek göçlerin oluşması esnasında eski kültürler de; tıpkı kuraklık ve çölleşmenin sert ve acı verici olması gibi ana-çocuk ve kadın-erkek bağını bozmuş ve sertleştirmiştir. Zorlaşan hava koşulları hayatta kalma mücadelesini pekiştirip zorlaştırırken artık erkekler evden uzaklaşarak yiyecek bulmak zorunda kalmış, toplumdaki kadınlar çocuklar ile birlikte kalıp, onların bakımı tek başına üstlenmek durumundadır. Artık erkekler tarafından ayrıntı ve küçük işler olarak görülen çocuğun bakımı ve hayatın öğretilmesi kadının üzerine farz olmuştur bu dönem sonunda. Bu dönemin sonunda artık kadın- tanrıçanın yerini erkek-asker yer almıştır.

Dünyanın tek tanrılı dinlere geçişiyle ise dengeler tersine ve haksız yönde değişmeye devam etmiştir. Tevrat’a göre, İbrahim Peygamber, ilk ‘ata’ydı. İslam ya da Hıristiyanlık olsun, dünyadaki büyük dinlerde tanrı erkek ile özdeşleştilir, kadın ise günahkardır ve bundan dolayı cezalandırılmış, erkeğin tahakküm altında bulunan, insanoğlunun devamını sağlayan bir araçtır, insana hizmet etmek için yaratılmış bir varlıktır, ama asla erkek ile eşit değildir. Kadının, erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı ve Adem sıkılmasın, yalnız kalmasın diye yaratıldığı kabul görmüştür. Tanrılı ve tanrıçalı dönemlerden tek tanrılı dine geçişte eski kaynaklar yakılmıştır, tanrıçalar ile ilgili kaynaklar yok edilmiştir. Bize ulaşan yazılı kaynaklarda kadının erkek ile eşit durumunda, ya da en az erkek kadar saygın durumunda olduğunu kanıtlayacak bulgular yok denilecek kadar azdır.

Ata erkil toplum, aile, özel mülkiyet ve devlet temelleri üzerine kurulmuştur. Aileyle, ondan sonra gelen özel mülkiyet arasında bir birine kenetlenmiş bir ilişki vardır. Tek ata, tek güç ve daha sonra ortaya çıkan devlet, hem özel mülkiyeti, hem de soy düşüncesini, mal ve unvanların babalardan oğullara geçmesini sağlayıp baba-ailesi sağlamlaştırmış ve yasal hale getirmiştir.

Bu çekişme sürecinde ana taraflı rakiplerin kazanmasını önlemek için kız çocukların öldürmesine bile gidilmiştir. Bir süre sonra kızların ‘başlık parası’ kazandıracak metalara dönüşmesi sağlanmıştır. Kızların evlilik konusu artık serbest ve isteğe dayalı değil, ticaret haline dönmüştür, bu da tabi ki kadının edilgen durumunu daha da yoğunlaşmıştır ve erkeğin hegemonyası altına alınmıştır. Kadın kendi yaşamı ve bedeni üstünde denetime sahip değildir ve koca eline bakan, ekonomik bir yük olarak görülen, boyunlarındaki ilmiği erkeklerin elinde olan ikinci sınıf bir meta gibidir ataerkil sistemde.

Erich Fromm

Erich Fromm ‘Anaerkil Toplum ve Kadın Hakları’ kitabında, toplumların kişilik tiplerini ikiye ayırır. İnsanların ana merkezli düzende büyümesiyle oral kişilik, baba merkezli düzende ise anal kişiliğe sahip olduğunu iddia eder. Anal toplum kapitalist toplumdur, doyum bilmeyen, hırslı, rasyonel, kendi din, kültür ve ırkının üstünlüğüne inanan, bireysel ve geleceği düşünmeyen, erkeği yücelten ve aynı anda da ayrımcılığa ve ikiciliğe çok yatkın olan toplumdur.

Akıl –Doğa, Erkek- Kadın, Zihin-Beden, Efendi -Köle, Ruh -Madde, Medeni- İlkel, Evrensel- Tekel, Kamusal- Özel, gibi ikicilikler iktidar tarafından oluşturulmakta ve kurumsallaştırılmaktadır. Her bir insani (eril) özelliğe karşı ilkel, doğal ya da dişi olan özelliği vardır. Eril toplumda efendi-erkek kişilik nitelikleri taşır ve karşı olan nitellikleri geleneksel olarak erkek ideallerinden dışlayarak, kadınları ve doğayı, yani dışlamayla tanımlanan cinse yakıştırılan özellikleri verir.

Kadının doğa, erkeğin akıl olduğu varsayımı ve akılın doğanın üstünde olduğunun kabulü; Batı felsefesinin temellerinde yatmakta, Aristoteles ve Platon felsefelerine dayanmaktadır. Aristoteles’e göre; insanın hedefi iyi devlet kurmaktır, ideal devlet modeli kurmak akıllı erkeklerin elindedir, kadınlar, köleler ve doğal kaynaklar bu yücel hedefe ulaşmak için gereken araçlar ya da objelerdir.

Yüzyıllarca kadının önderliği ve kutsallığı neolitik dönemin sonunda yükselen uygarlıklar döneminde giderek erimiştir. Uygarlıklarda tanrı ile kullar arasındaki çizgi netlik kazanınca paralelinde ikinci bir çizgi daha belirginlik kazandı. Bu çizgi kul erkek ile kul kadın arasındaki çizgidir. Kadın; hem tanrıların bir kul’u hem de kul erkeğin bir kul’u olarak ikili bir kulluk konumuna düştü. Ninhursag’ın şahsında tanrılar panteonunda temsil edilen kadının, erkek tanrısı kurnaz “ Enki’yle’’ kavgaları; kadının düşüşünün ve kaybolmasının en önemli temsillerinden biridir.

Kadınlar; çıplak tasvir edilen ama tapınılacak kadar saygı duyulan o eski çağlardaki konumundan, bugün heykelleri bile giydirilen ama bir taraftan da gizlice soymak için inanılmaz paralar ödenen, teniyle her şekilde pazarlanan bir konuma geldi. Kadın ancak baba erkilden koca erkile yer değiştirebilir. Kadın artık bir pazar malıdır, satılabilir, hiçbir hakkı yoktur. Hayvan, silah gibi nesneler karşılığında değiştirilebilinir, sokağa atılabilir, baba evine geri gönderilebilir, öldürülebilir. Erkeğin zulmü mubah ve müstahaktır, haklı ve yasaldır, töre ve adaletlere uygundur. Çünkü kadın zulmün her türlüsüne layık bir yaratıktır, tehlikeli ve zehirlidir, zulüm ona bir kaderdir. Kısacası kadın artık medeniyet sahnesinde kayıptır.

Ve bugün çok öğündüğümüz bu “medeniyet”imize rağmen savaşların ve ekolojik dengesizliğin zirvelerindeyiz. Topraklar kirletilip yok ediliyor, insanlar katlediliyor, doğal hiçbir ürünümüz kalmadı, onları da giydirdik kendi ellerimizle. Genetiği değiştirilen gıdaların zorunlu üretimine ve tüketimine mecbur bırakılıyoruz bağrı dolu Anadolu’muza rağmen… Kendiliğinden oluşmadığına emin olduğumuz anlamsız grip virüsleriyle bilinmeyen gözdağlarının gölgesinde yaşıyoruz. Doğamızın gerçeğinden her konuda ayrıldığımız gibi cinselliğin de doğal gücünden çıkılıp, bastırılması sonucunda psikolojik bozulmaların sonucunu yaşıyoruz. Yani tabu ve günah kavramlarının cinselliği getirdiği nokta ve iki ayrı ucun (yasaklar ve özgürlüklerde) birbirinden sapkınlıklara varacak kadar uzak olması; dengesiz ve psikolojisi her durumda bozuk bir toplumu inşa etmiştir artık geri dönüşsüz bu yolun üstünde.

Bir zamanlar çölleşme nedeniyle başka topraklara gidip kendi yönetimini kurmak, kendinin ve çocuklarının hayatını kurtarmak için ancak savaşarak çözüm bulunabilirdi. Fakat hala devam eden anlamsız savaşlar artık başka nitelik kazanmıştır. Güçlü olanın diğerini gitgide daha fazla ezmeye, doymak bilmeyenin açlığını gidermek için bu kadar fazla yemeye devam etmesiyle, dünya için ipin ucu gerçekten kaçmıştır. Kayıp kadın sahnede gerçek yerini almadan da dünya asla düzelmeyecektir…

Dünya; bizim bütün ihanetlerimize ve hakaretlerimize rağmen, kadın-erkek demeden hala hepimize yetecek kadar zengin ve doğurgandır, tıpkı Anadolu tanrıçası Kybele gibi…

Nesrin Dabağlar
kaynak;
http://indigodergisi.com

Küresell fayda için AĞ örmek

http://www.ted.com/talks/lang/tur/gordon_brown.html

17 dklık bir konuşma ama vaktiniz varsa dinlenmeli. Söz konusu ağ varoluşumuzun temeli olarak zaten var, hatta ünlü “kelebek etkisi” bu sebeple oluyor. Zenginlik/yoksulluk, iyilik/kötülük gibi dualitik çukurlar öylesine büyümüş durumdaki yine burda anlatılan finansal ve iklimsel krize vardık. Yeryüzü ananın mevcut yapısı ve zekası bütün meselelerin çözümünü biliyor ve uyguluyor üstelik bunun için insanın bilinçli aklına ihtiyaç duymuyor. Enerjetik varlığımızın bileşkesi yeryüzünün kar-zarar tablosunu anında oluşturuveriyor! Finansal kriz ya da önümüzdeki heyula iklim krizi tesadüfen önümüze konulmuş bir matematik problemi mi yani?! Biri bizi test etmek için oturup sınav soruları mı hazırlıyor?!
O halde insana düşen, aklını başına devşirmektir, bizle ya da bizsiz bu gemi gidecek, bilinçli hayvanlar olmak için seçimimizi yapmamız lazım. Biliyorum bu lafım bazı kişileri gücendirebilir yine de söylüyorum 🙂

TAŞYÜREK

Bir varmııış, bir çokmuş…Zamanın mekanı yokmuş, hiç durmadan ve sevgiyi duymadan koşuyormuş..

Derken sonsuzluğun bir yerinde, yürek denizinin içinde, birdenbire bir çift yürek oluşmuş. Zamanın hiç durmadığı ve sevgiyi duymadığı yokluklar alemi; o yüreklere bakıp şaşırtıcı bir kıskançlık duymuş ve ne yapmış etmiş, sonunda o yürekleri birbirinden ayırmış.. Yüreklerden birini minik bir taşa dönüştürmüş ve yürek denizinin en dibinde binlerce yıl bekleyeceği köşeye savurmuş.

Sular ve yıllar üzerinden geçip gitmiş, sevginin sıcak eli, minik taş yüreğe uzun süre hiç değmemiş.. Derken bir gün, kristal köşeli süslü şişede bir mesaj gelmiş.. köşesiyle minik yüreğe dokunmuş ve;

… Minik yürek ayağa kalk ve eşini dile !! demiş..

Minik taş şişeden gelen sesi dinlemiş, içinden eşini dilemiş ama tek başına nasıl ayağa kalkacağını bir türlü bilememiş..

Olanları binlerce yıldır sessizce izleyen su perisi, hemen minik taşın yardımına koşmuş.. Suları ılık nefesiyle bir savurmuş; minik yürek içinde binlerce yıllık yorgunlukla, umut sahilinde karaya vurmuş.. Kendisine benzer binlerce taşın içinde ağlayarak beklemeye koyulmuş..

Deerkeeennn bir gün dalgalar arasından bir ses duyulmuş..

…Hayrola minik taş ağlıyorsun, sana ne olmuş?

Minik taş buğulu gözlerini ovmuş, meğer bir çift çekik göz ona bakıyormuş..Minik taş dile gelmiş konuşmuş.

…Bana eşini dile dediler, o beni burada bekliyormuş..

Çekik göz gülümsemiş, sonra konuşmuş..

…Gülümse artık, o benim, dileğin hakikat olmuş..

Minik taş pek sevinmiş, coşmuş ama yüreğine de bir kuşku dolmuş..Bu kuşkuyu, kendi yalnızlığının evhamına yormuş. Sonra çekik göze hemen sormuş..

…Ben yürüyemem, taşıyabilecek misin beni, sanırım hayat seni epey yormuş?

Çekik göz kendinden emin konuşmuş..

… Güven bana, inan ki binlerce yıldır aradığım buymuş..

Minik yüreğin gözleri yaşlarla dolmuş..

… Öyleyse al beni, burada vaktim dolmuş…

Çekik göz onu eline almış, üşümesin diye yüreğinin içine koymuş… Minik yürek sanki mutluluktan bir nur olmuş, parlamış ve dünyasının üstüne şavkını vurmuş, bir güneş gibi kendi sabahına doğmuş.. Renklenmiş içinde her ne var ne yoksa solmuş…

Yolculuk bir zaman böyle gide durmuş, derken birden bire her ne olduysa olmuş, çekik gözün kalbi, minik yüreği taşımaktan yorulmuş.. Elleriyle tuttuğu yüreğini bırakmasıyla minik taş yere savrulmuş, hem korkuyla, hem acıyla konuşmuş..

… Meraklanma kırılmam ben.. Zaman beni epey katı yoğurmuş..

Çekik göz onu yerden alıp, tekrar yüreğine koymuş ve yeniden yola koyulmuş..

Amaaa zaman da boş durmuyor, hiç durmadan koşuyormuş!!… O koştukça yürüyen sevgiler yoruluyormuş !!.

Çekik göz yoruldukça, minik taş bir daha, bir daha yere savruluyormuş. Bir gün artık düşmekten epeyce yorulmuş, savula savrula ilk geldiği yeri bulmuş.. Suya girip yürek denizinin içinde kaybolmuş.. Orada mekanı sonsuza kadar yalnızlık olmuş.

Böylece zamanın kıskançlığı bir kez daha kazanmış ve bir çift yürek sonsuza kadar birbirinden ayrı kalmış..

Bu masalın bize anlatılan sonu buymuş,

Bir varmıııış, bir yokmuş….

Yürek denizinde yalnız kalpler çokmuş….!!!

Nesrin Dabağlar

kaynak;
http://indigodergisi.com

Topluma Sahip Çıkma Ve Koruma Görevi

Sn. Prof. Dr. İsmet Gedik’in bayram mesajından alıntı

….Hayatın müsveddesi yoktur. Hayatımızı ya doğru-dürüst yaşarız, ya da heba ederiz. Gelecek nesillerimiz olan çocuklarımızın, hayatı gerçeğe uygun şekilde yaşayabilmeleri için onlara bırakacağımız en önemli miras, mal-mülk değil, doğadaki oluşum ve gelişim sistemini doğadaki doğal kayıtlarda nasıl ise, o şekilde kayıt altına almak ve hiç çarpıtmadan onlara aktarmak olmalıdır. Çünkü bizlerin bedenlerini oluşturan hücreler de milyarlarca yıldır bu yöntemi uygulamışlar ve genetik bilgiler olarak gelecek nesillere sadece ve sadece doğada nelere bağlı olarak nelerin nasıl yapılması gerektiği gibi değişim-dönüşüm sistemi bilgilerini aktara gelmişlerdir. Bizler, hücrelerimizin birbirlerine bıraktıkları bu önemli bilgilerin bir ürünüyüz.

Öğrendiğimiz tüm bilgiler, aslında hücrelerimiz tarafından öğrenilmekte, onlar tarafından çeşitli sinaps-bağlantı ları ve bu sinapslarda kullanılan özel protein oluşumları olarak kayıt altına alınmaktadır. Yani hücreler önemli bir değişim-dönüşüm bilgisini kayıt altına aldıklarında, onların bileşenleri olan atom ve moleküllerin yapısal-dokusal durumları değiştirilmektedir. Bu değişimler kah atom-izotopları nın değiştirilmesi, kah polarizasyon değerlerinin, kah elektron yörüngelerinin, kah amplitüdlerin veya frekansların, kah spinlerin vs. değiştirilmesi şeklinde olmaktadır. Bu şekilde bizlerin öğrendiği bilgiler hücrelerimizde yapısal-dokusal değişimler olarak, hücrelerin oluşturdukları bilgiler atom ve moleküllerde yapısal-dokusal değişimler olarak; atom + moleküllerdeki değişimler ise, atom-altı-öğelerinde yapısal dokusal değişimler olarak kayıt edilmektedir.

Özet olarak durum şöyle: Hücrelerimiz değişim-dönüşüm içinde bir doğada yaşadıklarını çok iyi biliyorlar. Bizlerin yaşadığımız ortamda gerçekleşen değişim-dönüşümleri sıklık oranına göre kayda alıyorlar ve en sık gerçekleşenleri otomatik devreler şeklinde sabitleştiriyorlar, bu sayede daha az enerji ve zaman kaybıyla, olayları takip edebiliyorlar. Bu olay alt-sistemlere doğru bu şekilde otomatik devreler (yani sabitleştirilmiş bileşimler) oluşturularak varlıkların en küçük bileşenlerine kadar devam ediyor.

Tüm işlemler ve eylemler en temeldeki kuantsal enerji öğeleri tarafından gerçekleştirildiğ inden, atom è molekül è mineral è hücre gibi üst sistemlere doğru ilerledikçe, bilgi sistemlerinde değişiklikler yapılması gerekir.

Fizikçiler kuantsal öğeler için “süper-simetrik” terimini kullanırlar. Bunun anlamı şudur: Onlar her türlü işlem ve eyleme uygundurlar. Ama Fe (demir), C (karbon) O (oksijen) gibi üst sistemlere geçildikçe, o element içindeki kuantsal öğelerde simetri kırılmaları denilen bir işlem gerçekleştirilir ve o sistem içinde bulunan kuantsal öğeler, o sistemin (o elementin) özelliklerine uygun davranacak şekilde kendisine bir çeki-düzen verir. Bunun için kendi iç dinamiğinde değişiklikler yapılır. Örn. o kuantlar serbestken başka bir yönde, başka bir hızda salınım yaparlarken, o elementlin içine girdiklerinde başka bir yönde ve hızda salınıma başlarlar. İşte bu şekilde simetri-kırılmaları , sabitleştirme, otomatiğe bağlama gibi işlemlerle doğadaki değişim-dönüşümlü sistem geliştirilerek sürdürülmektedir.

Bedeni oluşturan hücreler, bilgi faktörüne çok önem verdiklerinden, ataların oluşturdukları düşünce ve davranışları kopyalayıcı sinir-hücreleri oluşturmuşlardı r ve çocukluk evresinde bunları otomatik olarak kopyalayıp, bedenlerin bu verilere uygun olarak davranmasını sağlamışlardır. Bu nedenle atalarımızın doğru olarak oluşturdukları bilgiler yanı sıra, hatalı olarak oluşturdukları bilgiler de otomatik olarak gelecek nesile aktarılmış olmaktadır. Yanlışlıkların sonucu, nesiller sonra, hatalı bilgiler oluşturan ve bunları gelecek nesle devreden varlıkların başarısızlıkları nedeniyle zaman içinde yok olmalarıyla son bulmaktadır.

Bu açıklamalardan sonra şunu fark ederiz: Bedenimizi oluşturan hücreler, sık sık yapılan veya yapılması gereken olayları otomatik devreye alırlar ve ondan sonra her defasında bu işlemi otomatik olarak işleme koyarlar. Böyle yapılmakla doğada sık sık tekrarlanan olayların otomatiğe bağlanarak kolayca gerekenin yapılması sağlanmış olunur. Aksi takdirde, her defasında düşünüp-taşınılarak bir karara varılıp yapılması gerekirdi ki bu çok zaman ve enerji harcanmasına yol açardı. Alışkanlık dediğimiz tüm davranışlar, bu tür otomatiğe alınmış hücreler arası sinaps devrelerinden oluşurlar. Bir insan neyi sıkça yapmaya başladıysa, hücreler hemen bu davranışları otomatiğe bağlarlar ve ondan sonra da, her uygun durumda bu davranışı sergileyecek şekilde bedeni uyarırlar. Sigara içmek dahil, tüm iyi veya kötü davranışlarımız, hücrelerimizin otomatiğe bağladıkları işletim devreleridir.

Biz insanların beyinlerindeki hücreler bizlerin çocuklarımıza anlattığımız hikâyeler, verdiğimiz hayat görüşleri, vs. ile kendilerini programlayıp, ona göre davranıyorlar; çünkü kalıtsal veri tabanlarında yaşadıkları ortamın ve bağımlı oldukları enerji kaynaklarının sürekli değişip-dönüştüğü temel bilgisi bulunuyor. Şimdiye kadar bilim adamları atom-molekül gibi maddeleri bilye veya bilardo topu gibi pasif davranışlı cansız, ölü varlıklar olarak düşünmüş, onların harici bir güç tarafından birbirleriyle çarpıştırılarak bir araya getirildiklerini varsaymışlar, bizleri de buna göre eğitmişlerdir. Bizler de bu düşünceyle, bizlerin üstünde olduğunu kabul ettiğimiz yöneticilerin dediklerini yaparak savaşmışız, devlet dediğimiz şeyi ayakta tutmaya çalışmışız. Hâlbuki doğada her şey varlıkların bizzat karşılıklı haberleşmeleri (sinyalleşmeleri) ile yapılmaktadır. Bizler ise, tepedekilerin yönlendirmeleriyle, kardeşlerimizle, komşularımızla savaşlara girmekteyiz. Doğadaki sisteme uygun davranacak olsak, komşumuza “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna cevap arayacak şekilde davranırız ve bu durumda karşılıklı anlaşma-uzlaşma zemini ortaya çıkar.

Vatan veya devleti koruma gibi bir hedef yanıltıcı bir saptırmacadır, çünkü devlet dediğimiz sistem tepede bulunanlarca parsellenmiş ve sahiplenilmiş sektörlerden (A-Bakanlığı, B- bakanı, X-Holding, Y-Holding, Telekom, Vodafon, Z-Fabrikası, vs.) oluşmaktadır ve oralarda çalışanlar bu sistemlerin ortağı değildirler. Hâlbuki doğal sistemde varlıkların bizzat sahipliğini üstlenmedikleri hiçbir şey yoktur ve de oluşturulamamaktadı r. İşte insanlığın sorunlarının temel nedeni bu bilgisizliğindedir. Bu bilgi insanlığa verilmemektedir. İnsanlara aşılanan bilgi şöyledir: ‘doğadaki her şey varlıkların dışında bir güç sistemi tarafından oluşturulur ve sahiplik de ona aittir’. Bu görüş doğa-bilimsel verilere tamamen ters düşmektedir. Bu hatalı temel görüş aktarımı nedeniyle, insanlar da, kendilerine ait olması gereken toplumsal hayat sistemini sahiplenme bilincinden yoksun kalmakta ve toplumdaki tüm işlemleri hep ağa, şeyh, sultan, lider gibi kendileri dışındaki insanlara bırakmaktadır. Tepedeki bu insanlar da, halkın bilinçlenmemesi- uyanmaması için ellerinden geleni hep yapmışlardır ve yapmaktadırlar.

Bilim adamları bile, doğadaki oluşum sisteminin varlıkların kendi iç-dinamikleri ile gerçekleştiğinin, dolayısıyla bileşenlerinin üst-sistemleri sahiplenmeleri gerektiğinin tam farkında değillerdir. Bir örnek vereyim: YÖK denilen bir kurul, ülkemizdeki tüm yüksek öğretim kurumlarının tepesine yerleştirilmiş ve istediği şekilde üniversitelerdeki eğitim-araştırma faaliyetlerini düzenlemektedir. Jeoloji eğitiminin nasıl verileceğini jeoloji bölümünde eğitim veren elemanlar bilebilirler. Toplum hayatı, insanların ortak çıkarları uğrunda birleştikleri bir sistemdir. Bilim adamları bölümün (dolayısıyla toplumun) sahipliğinin kendilerine ait olduğunun tam bilincinde olsalardı, YÖKün eğitim programlarını ve öğrenci kapasitelerini istedikleri şekilde değiştirmeleri karşısında şöyle bir davranış içine girerlerdi:

“Bu bölüm bizim bölümüz, biz geçimimizi bu bölümde iyi jeolog yetiştirerek sağlıyoruz. Nasıl iyi jeolog yetiştirileceğ ini, YÖK (veya rektör) bilemez, bunu biz biliriz. Bizler mesleğimizi iyi şekilde yapmazsak, iyi jeolog yetiştiremeyiz. Bu durumda diplomalı işe-yaramaz bir nesil yetiştirmiş olacağız ki, bu toplum olarak kötüye gitmemiz demektir. Öyleyse, tepeye bağımlı sisteme karşı ortak bir toplumsal tavır koymak zorundayız. Biz tüm bölüm elemanları bunun bilincindeyiz ve eğitim programı bizim görüşümüze uygun olmazsa, hiçbir derse ve uygulamaya girmiyoruz.”

Şimdi herkeste bu tür bir ortak çıkarlara dayalı toplumsal hayat bilinci oluşmuş olduğunu düşünün; tüm üniversite bölümleri sisteme karşı çıkıp, derslere girmeseler, YÖK ne yapabilir? Tepedekiler halkın gücü karşısında hiçbir şey yapamazlar. Ama halk bu gücünün farkında değildir, çünkü halka, oluşturma ve yönlendirme yetkisinin (dolayısıyla sahiplenme işinin) varlıkların dışında olduğu sanılan bir güç sistemine ait olduğu şeklinde yanlış bir bilgi verilmektedir.

Doğa ve dünya maddelerin birbirleriyle çarpışmalarıyla oluşmuyor. Maddeleri birbirlerine doğru iten veya çarpıştıran harici bir güç sistemi yoktur. Tersine varlıklar doğadaki temel enerji birimi paketçikleri olan kuantsal öğeleri kendilerine çekebilmek için sürekli bir yeni yapısallaşma yarışı içinde olan bilgi ve bilinç sahibi öğelerdirler. Atomlardan tutun moleküller, hücreler, hayvanlar, vs. hep birbirleriyle çeşitli türlerde sinyallerle haberleşirler ve ortak bir sinyalde anlaşıp-uzlaştıkları nda birleşirler.

İşte toplum hayatı, bileşenlerinin sahip çıkması oranında başarılı olunan bir sistemdir.

Devletin halk tarafından değil de tepedeki bir zümre (kral, sultan, parti, vs.) tarafından sahiplenildiğ i tüm tepeye bağlı yapısallaşmalarda:

1- Devletin başındakiler kendilerini devletin sahibi olarak görürler ve yasaları kendi görüşlerine göre yaparlar. Bu görüşleri benimsemeyen insanlar topluma düşman olarak görülüp, kovuşturmaya uğrarlar. Bu durum toplumsal bütünlüğe engel olan bir sürü parçalanmaya yol açar.

2- Farklı görüşlere dayalı partili yapıda partiler devleti ele geçirme yarışı içindedirler. Bu nedenle, bürokrasi çarkının içine kendi görüşlerine uygun adamlar yerleştirirler. Bürokrasi çarkı bu şekilde farklı görüşlerce parsellenmiş olur. Her biri kendi görüşündekilerin çıkarını savunacak, diğerlerini baltalayacak tutum içinde olduklarından, toplumda işler kötüye gider.

3- İnsanlar liderlerden gelecek yönlendirmelere göre davranacak şekilde yetiştirilirler; bu tür yetiştirilen insanlar, ortak bir hedefte buluşamazlar.

4- Tepedekiler, istedikleri şekilde at-oynatabilsinler diye, halkın akıl ve mantıksal değerlendirme sistemlerini geliştirecek şekilde eğitilmelerine pek sıcak bakmazlar. Zeka düzeyi yeterince gelişmeyen halkın da üretimi düşük olur ve sonuç geri-kalmışlıktı r.

Toplum oluşturulması gereken yeni bir sistemdir. Toplum oluşturmanın amacı ve doğada bir şeyin nasıl oluşturulduğu, nasıl sahiplenildiğ i bilgisi hücrelerimize otomatik olarak işlenecek şekilde verilmezse, insanlar toplum oluşturamazlar. Bu bilgi geleneklere işlenmiş olursa toplumsallaşma gerçekleşir. Ancak o zaman her çocuk, doğar doğmaz bu geleneksel bilgiyi kopyalayıp otomatik işletim devresi olarak yapısına aktarır ve insanlık ondan sonra bu yolda devam eder. Bu yapılmadığı sürece, toplumsal davranış gerçekleşmez.

Dolayısıyla, doğadaki oluşum mekanizması bilgisinin ana-babalarımı zın geleneklerine işleyecek şekilde onlara aktarılması toplumsal sorunlarımızın çözümü için şart ve gereklidir. Bu görev siz gençlere ve medyaya düşmektedir. Doğadaki oluşum mekanizmasına uygun davranmak ve “toplumsal sistemi bir ortaklık olarak görmek ve sahipliğini üstlenmek”.

Bir bedende tüm işleri yapan hücreler mi? Evet!

Peki, hücreler bedenlerine sahip çıkıyorlar mı? Evet!

Bir toplumda tüm işleri yapan halk mı? Evet!

Peki, halk topluma sahip çıkıyor mu? ????

Neden? Çünkü halka doğadaki oluşumların, varlıkların dışında bir sistem tarafından oluşturulup-denetlen diği ve sahiplenildiğ i şeklinde bir bilgi verilmiş.

İnsanların kendilerini toplumsal (ve diğer doğal sistemlerin) sahibi olarak görmediklerinin en güzel delilini, insanların hayattaki davranışları oluşturur. Şöyle ki:

   İnsanlar 

  -evlerine tükürmezler, kendi eşyalarına zarar vermezler, 

  -ama sokağa tükürürler, denizleri, dağları kirletirler, hırsızlık-soygunculuk yaparlar. 

 Toplumu kendisi oluşturan ve doğadaki tüm diğer varlıklara bağımlı olarak, onlarla birlikte doğal sistemi oluşturdukları nın bilincinde olan bir insan, tamamen farklı davranmaya başlar.

  Hedef “biz nasıl daha rahat bir şekilde yaşayabiliriz?” sorusuna yanıt bulmaktan geçer ve bu soru “toplum nedir? Nasıl oluşturulur”a götürür. Doğadaki tüm oluşumlar bileşenlerin (insanların) karşılıklı anlaşıp-uzlaşmaları na göre gerçekleştirildiğ inden, bu temel prensibi öğrenen insanların başka türlü davranmaları beklenemez, çünkü sistem doğanın sahibine ait sistemdir.

Bu günlerde “Genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) konusunda yoğun tartışmalar yapılmaktadır. Genlerdeki bilgiler, doğadaki tüm faktörlerin karşılıklı etkileşimleriyle oluşturulmaktadı r, yani milyonlarca faktör dikkate alınarak bir canlının genetik bilgisi oluşturulmaktadı r. Hangi sıcaklık, hangi basınç, hangi asit oranı, hangi oksijen, demir, bakır, vs yoğunluğu, hangi hayvan veya bitkiye temel bağlılığı olduğu, vs. vs. Milyonlara varan bu kadar faktörü, biz insanların değerlendirmesi olanaksızdır, bunu ancak hücrelerimiz yapabilmektedirler. Bunu derken şuna dayanıyorum: Beyinde milyarlarca hücre vardır ve her bir hücre 30-40 bin faktörü değerlendirip bir sonuca varır. Bu sonucu diğer bir hücreye aktarır, o hücre bunun gibi yine binlerce veri sonucunu dikkate alıp değerlendirir ve bir başkasına aktarır ve sonuçta bir olasılık hesabı yapılıp, beden için bir karar verilir!

Tüm canlılar arasında karmaşık ekolojik bağımlılık ilişkisi vardır ve bunların hesaplamasını ancak hücreler yapabilmektedir. Biz insanlar 3-5 faktörü bir-biriyle ilişki içine ancak sokup-değerlendirebi liyoruz. Bu nedenle, hücrelerin yapabileceği hesaplamaları yapamayız. Hücrelerin genlerini bozduğumuzda 2-3 nesil sonra doğanın cezalandırması başlar ve genetiği bozulan canlının soyu tükenmeye yüz tutar.

Bizim görevimiz, bizim oluşturacağımız ve sahipleneceğimiz toplum yapısı ile sınırlı olmak zorundadır. Hücrelerin işlerini onlara bırakalım.

Cadılar ve Cadalozlar

 

Cadı denen o acaip kadınla çocukluk yıllarında tanışılır. Çocukken öğrendiğimiz, kafamızda canlanan bir çok kavram ve görüntü erişkinliğe ulaşınca değişse de, cadı figürü, 6 yaşında onu nasıl algılıyorsak 60 yaşında da aynı kalır.
Çirkin, koca burunlu, kabarık saçlı, buruşuk suratlı uzun siyah bir şapka takan, kazanında kurbağa bacağı gibi tiksindirici malzemelerden kötü kokulu iksirler yapan, bir kocakarı. Bu imaj, nispeten daha sempatik. Tarihin sayfalarını biraz geriye çevirip Orta Çağ’dan kalma tasvirlere baktığımızda renkli televizyonun ekranı, masal kitabının sayfası yerini kasvetli ve
karanlık bir odada, görmeye çalıştığımız sahnelere bırakır. Bilinçdışından bilinç altına doğru bir yolculukla kanımızın çekildiğini hissederiz. Çünkü orada kötülük vardır, gece vardır, bilinmeyen sesler, ormandan geçen karaltılar, erkeklerin rüyalarına girip hamile kalan kadınlar, direğe bağlanıp yakılanlar vardır.

Cadaloz ise cadı benzeri şirret bir kadındır. Hep daha fazlasını isteyen bir kaşık düşmanı, çok konuşan, dırdırlarıyla erkeği bezdiren, dünya meselelerinden anlamayan bir cahil, Sır Kapısı, Nuryolu gibi dizilerdeki ibretlik gelin, kıskanç bir kaynana, kötü kalpli bir üvey annedir. Cadaloz, korkutucu değil ama yorucudur. Statükoya karşı bir tehdit değildir. Cadılar ise statükoyu korkutur çünkü dönüştürücülerdir. 1940’larda Amerika’da komünist avının “cadı avı” şeklinde adlandırılması bunun kanıtıdır.
Kimi zaman ise ne ayin ne ritüel bilen, Salem’de olduğu gibi kendi halinde evinde örgüsünü örerken “cadılıkla” suçlanan ya da saçını uzatıp siyah giydiği için sokakta devriye aracı tarafından “satanist” diye çevrilen kişiler hasbelkader hedef olur.
Oysa cadıyı cadı yapan kıyafetleri, şapkası, örtüsü yani giyinikliği değil, soyunabilme ihtimalidir. Ormanın ortasında bütün giysilerini çıkarıp çıplak kalabilmesidir.

Bilinmeyene Duyulan Korku

İnsan aklı açıklayamadığından ve denetleyemediğinden korkar. Her zaman belli açıklayıcılar olmuştur, depremin tanrıların gazabı olduğuna inanmak, tanrıların gönlünü almaya çalışmakla sonuçlanacaktır. Din kavramı bu bağlamda bir yabancılaşmayı getirir. Güç, devredilir. Din öncesi büyü geleneğinde ise, doğa olaylarına hükmetmek büyücü dediğimiz kişinin elindedir. Din adamı yalvarır, büyücü ise neredeyse emreder.

Bu irade güçleri ve değişiklik yapma becerisi aynı zamanda bereket sağlamak veya şifa vermek için uygulanır. İngilizce cadı sözcüğü (witch), bilge, akıllı anlamına gelen “wise/wit” ten türemiştir .
“Cadıların hekimlik ve ebelik sanatları en eski hekimlik geleneğinin dolaysız bir devamıdır. İlkel denilen toplumların büyücülerinin, bitkilerin besin ve ilaç için kullanımında, insan ve hayvan tedavisinde oloağanüstü başarılar kazandıklarını biliyoruz. Cadılar da bu becerileriyle saygıyla karışık bir korkuya yol açmış olmalı. Koca koca papazların aciz kaldıkları durumlardan , köylü bir koca karı Başarıyla sıyrılıyorsa, bu işin içinde bir iş aranmalıydı”(Ahmet Güngören, Cadıların Gün Batımı).

Bugün bir Hristiyan geleneği gibi görünen Cadılar Bayramı, değişimin ne denli çarpıcı olduğunun kanıtıdır. 31 Ekim’de kutlanan Halloween’deki cadı imgesiyle, cadılar bayramının kadim adı olan Samhain’deki cadı imgesi bütünüyle birbirinden farklıdır.
Halloween Cadısı, günümüzün toplumunda bir tüketim nesnesine dönüşmüş olsa da görüntü ve simge anlamında Orta Çağ cadısının yumuşamış halidir, sadece sokakta gözüktüğü için kimse kazığa bağlayıp yakmak istemez.Oysa Samhain cadısı köyün ebesidir, hastaları iyileştiren, hikayeler anlatan, serin kanlı bir kadındır. Buruşuk suratı bilgeliktendir. Kadınlık hallerini ayın halleriyle kıyaslayan anlayışta yeni ay bakire, dolunay anne iken o karanlık aydır.
Hekate’dir, İsis, Astarte’dir.

Kadını kötülük ve şeytanlıkla ilişkendirmek, ondan korkmanın da bir belirtisidir.
Ne trajiktir ki bir çok kadın da hemcinslerini gene bu algıyla algılayıp, güçsüzlüğü, bozgunu kabul eder. İçselleştirilmiş bir ataerkilliğin dünyasında yaşar. Semavi dinlerin kadına bakışı da bu korkunun üzerine kurulmuştur.
Bir hikaye toplayıcısı(cantadora) olarak etno klinik çalışmalar yapan Clarissa Estes,
“Kurtlarla Koşan Kadınlar”isimli muhteşem eserinde
bu konuya şöyle değinir:

“Zamanın seyri içinde eski pagan simgeler Hristiyan olanla kaplanmış, öyleki bir masaldaki yaşlı şifacı, kötü bir cadı haline gelmiş, bir hayalet meleğe dönüşmüş, Cinsel öğeler atılmıştır. Yardımcı yaratıklar ve hayvanlar çoğu kez ifrit ve cinlerle yer değiştirmiştir…

Kadınlara, cinsellik, sevgi, para, evlilik, doğurma, ölüm ve dönüşüm üzerine dersler veren kimbilir kaç masal bu şekilde yitirilmiştir. Eski kadınların gizlerini açıklayan Peri masalları ve mitlerin en eski derlemeleri müstehcenlik, cinsellik, sapkınlık(ibret olarak), Hristiyanlık öncesi, kadınsılık, tanrıçalar, erginleme gibi konulardan arındırıp temizlenmiştir”Toplumlar cadalozlarla yaşamaya alışıkken, cadıları yakmışlardır. “ben de cemaate namaz kıldırabilirim” diyen kadın imam dışlanırken “ben güçsüzüm, iktidarınızı tehdit edemem ama çok iyi kaynanacılık yapar, kocam istediğimi almazsa dünyayı başına dar ederim” diyen kadın yaşam şansı bulmuştur. “Neden kadın peygamber yok” sorusunun yanıtı, cadıların saklandıkları kuytularda aranmalıdır.
Cadaloz, “x bu, sever de döver de” diyendir, cadılar ise “masa başı savaşları yüzünden gencecik askerler ölüyor, oğlum olsa askere gönderemezdim” diyebilen. Kimin yakılmak
istendiğinden belli değil mi zaten?

 

Alıntıve tebrik adresi: http://sosnowqueen.blogspot.com/