111223

Kolay değil o kadar da, tekrar kalemi elime almak. Ne zaman içimde kelimeler kıpırdasa, muhakkak ki ruhumun bir parçasını daha teslim ediyorum yolculuklara. Evet, düşüncelerimin sığ olmaması için çabaladım şimdiye kadar. İlizyonlardan sakındım. Ne nasıl yazmam gerektiğini, neyi nasıl söylemem gerektiğini öğrendim. Küfrettim, nefretimi kustum, şarkılar söyledim, şiirler okudum… Ama hep biliyordum; beni ufukta bekleyen yine bendim. Gençliğimden beri merak içersinde ardını izlediğim dağların ötesinde yine hep beni gördüm. Dedikleri gibi; hayal ettiğinden daha fazlası olacaktır hep. Ve sen bir ağacın altında oturup gökyüzüne bakmayı icad ettiğinde akşam yağacak dizlerine. Cevabı olmayan soruların olmayacak artık. Ya da hissedemeyeceğin kadar büyük bir aşk olmayacak senin bildiğin dünyada. Fareler, kuşlar hatta böcekler bile çekilecek yuvalarına ve sırtına bir pelerin gibi düşen akşamı sadece sana bırakacaklar. Hayallerini başka insanların hayalleri sabote edemeyecek artık. Uyku bir nehir gibi akacak vicudunun üzerinde. Dalların üzerinden havalananlar yapraklar olacak kuşları yerinden etmemek için. Gölgeler kapatacak gökyüzünü rahat etsin diye gündüz..
Şimdi denize doğru bakıyorum; batıya.. ben hep sırtımı dönmek için bakmıştım bu tarafa, şimdi hiç bilmediğim bir şeyi neden sereserpe uzatıyor dudaklarına bu hayat. Kusursuz bir matemarik denklemini andırmasının sebebi nedir. Yoksa bu sefer öldürmek mi amacınız.
Yüzümdeki tebessümleri yeni doğmuş bir bebeğin dudaklarından mı çalıp getirdiniz. Hak etmek derler yaşam sürekliliğindeki on koşul.. Neyi hakettim de böyle bir afyonu verdiniz elime. Kokusu bile yeter baştan çıkartmak için yeterliyken dokunabiliyorum. Ellerim dudaklarıma hiç değmedi ki benim. Ya suya dokundum ya da çiçeklere, varoluştaki en saf ve en aldatıcı şeylerin ürpertisini bulamayacaktım arasaydım da bu ikisinin yerine. Dudaklarımın arasında nefesimin senfonisinde dalgalanıyor şimdi. Oysa ki ben hiç eğmedim başımı gururumdan, yüzümü hiç görmeseler bile dik durduğumu görürlerdi bana doğudan bakanlar. Öyle bir heyecan ki bu şimdi; dilimin üstünde, ağzım kapalı, bir şarkı gibi, eskilerden hani… Ne kadar sürer bu şarkı? Ne kadar duyabilirim bu kıdemsiz ağaçların ayak seslerini? Ne kadar tutabilirim nefesimi..
İşte sen; tam burasındası dalgalanan duygularımın arasında.. Yutamam gibi, tam boğazın üzerinde, bir adım kala akıntıya… Ya teslim olacam sana gözlerimi kapatıp ölmek gibi bir uykuya, ya da ölmek gibi tarifsiz bir duyguya…
Zamansızlık, mekansızlık, korkusuzluk, inançsızlık, saplantısızlık…
Sesler yükseliyor, gelişi güzel günlük konuşmalar, ağlamalar, kahkahalar…
Perdeler toparlıyor kanatlarını yarasalar gibi.. Yürüyorlar, oturuyorlar, sevişiyorlar, doğuyorlar ve ölüyorlar..
Bir nefes, bir koku..
İşte böyle başlıyor bir hayat bir rüyanın içinde.. Rüyanın katil, hayatın zindanı olduğu yerde.. Şu kelebekler de olmasa penceresi de olmazdı heralde.. Biraz önce yanımdan geçen tatlı meltem de gardiyanı olsa gerek.. Yoksa gögüs kafesim mi parmaklıklarım ya da kirpiklerim..
İsimleri oldukça yaşamaya devam edecekler…

İlk kez ne zaman konuşmaya başladım bilmiyorum. Ancak ilk nez ne zaman aşık olduğumu söylediğimi ve gerçekten ne zaman aşık olduğumu biliyorum. İlk kez ne zaman küfürle nefret saçtığımı ve ne zaman gerçekten nefret ettiğimi biliyorum.
Bunları hatırlıyor olmam varolmalarından daha önemli aslında. İnsanların üzerine köpekler gibi saldırıp hiç varolmayan bir şey uğruna kavga ettiğimi düşündüğümde ellerimi sırtıma bir ahtapot gibi sarıp beni benimle bile paylaşmayacağım kanaatine vardığımda ürperiyor gözlerim. Anlatacak hiçbir şeyimin olmadığını düşünmeme sebeb olan şeyle aynı bu hissiyat. Tek bir kelime, tek sözde çırpınan bir nutuk, tek kelimede aşılabilinen bir okyanus; ÖZGÜRLÜK...
Öyle bir özgürlük tutkusu ki şarabı hiç tatmamış, sar kayalıkların denize kavuştuğu yerde iki avuç toprak bulup yeşermiş bir ot gibi. Kendisine bencil. Ölümle ilişik, yaşamın ta kendisi.. Kelimelere bile muhtaç olmaktan şikayetçi, biraz da öfkeli.. Sadece senin adını bildiğin ve sadece senin bu özgür isimle hitap ettiğin şeyi sahiplenemez senden başkası. Hayallerime bile musallat olan o süpürgeli cadılardan ne kadar nefret ettiğimi bilmez benden başkası..
Nasıl da kavuşur deniz toprağa. Sımsıkı; en küçük bir zerreye yer yoktur aralarında.. Birbirlerine hediyeler veririler iğneli dizeler gibi. Belki çok kızarlar da birbirlerine ikisi de kıyamaz çekip bırakmaya..  Vururlar birbirlerine en hırçın silahlarıyla da farkedemeden süt liman olur araları.. Hayranım onlara.. Gem vurdurmazlar özgürlüklerine...
Kuru dallarıma inat şekilsiz uzandığımda kendimi hep zamanı büktüğüm bir anda bulurum. Yalnız değilimdir hiçbirinde de lanet olsun. Bir çift göz bakar saçlarıma. Konuşurum da konuşurum. Büküverir boynunu hemen ayçiçeği gibi yüzüme doğru. Unutur hayatı, kanepesinin üzerindeki sigarası için için yanar, görmez. Tedirgindir de yalnızlığının gölgesinde, iç çamaşırına tıkıştırır hemen, "sözde" çaktrmadan. Ufacık bir tebessğm düşse gözlerine titrer. Ne yapacağını bilemez, bu yüzden de hiçbir şey yapmaz. Kurcalarım dolaplarını, bir saksı buluveririm hemen. Sürükletir bacaklarından bir mağara adamı gibi. Ağlar gibi olur. Sonra düşer dudağı, razı olur; usul usul yerleştiriverir kahverengi toprağa ayaklarını. Saat itaatkar bir uşak gibidir. Beliriverir pencerede hemen ışıkları. Avuçlarımda yaylaya koşmak isteyen bir çocuk gibidir. Bırakıveririm pencerenin önüne.. Altın rengi kasesini attığı zaman gökyüzünün arkasından üzerime düşer gölgesi... Sırtımı döndüğümde sırlanmamış bir aynanın çerçevesinin içine düşer bakışları.. Kaybolur giderim...
Yapraklarından ter döküldüğü sürece ayaklarını saran saksıya, o senindir. O senin olduğu sürece o saat hep o pencerenin önünde duracaktır.



Çığlıklar yükselir gözlerimden, sokakların üzerine biriken suyun ağaçlardaki sonbaharını unuttuğunu gördükçe. Yorgun maden işçisi gibi görünür o koca binalar, birbirlerine yaslanırken. Ölesiye boştur sokaklar. Çöp tenekeleri yığın yığındır kırılmış cadı süpürgeleriye.. Sanki yapraklar inadına düşmez, terkedilmiş dünyanın entrikalarını üstlenmektedirler. Buruk gülümsemeyle kesilirim olduğum yerde, heykel gibi. Hayret ederim trenlerin hala nasıl işlediğine. Sesleri vurur bütün banklarda, üzerinde silinmekte olan yazıları düşürerek. Oturup düşündürür insana ne hissetmeli diye, pisi pisine harcadığı onca duyguları hatırlar da. Pişman bile olamaz cahilliğinin utancını nerede peşkeş çektiğini hatırlayamadığında. Tutulamayan bir nefes sıyrılıverir, nereden belirdiğini farkettirmeden... Yükselir de yükselir... Kimse bakamaz nereye gidiyor diye, öyle gururludur ki kafalar.. Yiter gider...
Bunları hatırlıyor olmam daha önemlidir varolmalarından... Varolmak hep unutulur unutulmasına da, sırlanmamış bir aynanın çerçevesi durur sırtımda sonsuza kadar...

Bilgi İçselleşmemişse Bir Hiçtir

Yazar: Mustafa Emin Palaz

Farkındalık bir yoldur, mekânın olmadığı bir yol… İlerisi, berisinin olmadığı, başının sonunun görünmediği bir yol. Hepimiz yürüyoruz burada, hızlı ya da yavaş… Kat ettiğimiz mesafe, harcadığımız zamanla eş değer mi pekâlâ?

İndigo fenomeninin daha çok kitleye anlatımı, bilenlerin bilgisinin niteliğini derinleştirmek ve bilinçli veya bilinçsiz bir halde bu kavramdan ötürü yardım gereksiniminde olanlara ulaşmanın haricinde, zaman zaman bazı düşüncelerimi sizinle paylaşacağım.

Bu “tanışma” ve “tekrar selam” anımıza has yazım için aklımdan geçen de şu günlerde sıkça karşılaştığım konulardan bilginin içselleştirilmesi.

Eskiden çok çok az kişinin, mit tadında ilgilendiği kişisel gelişim olsun, ruhsallık olsun, vb konular, artık birçok kişinin ilgi alanı, hayat alanı, hatta ekmek kapısı.

Pekala, bunca zaman bir bilgi üzerine kitaplar okuyup, uygulamalara (workshop) katılıp, seminerler takip edip, terapiler almamıza rağmen neden ilgilendiğimiz ruhsallık bize fersah fersah uzak geliyor?!?!?!?!?

Düşünmüyor muyuz? İrdelemiyor muyuz? Üzerine kafa patlatıp ondan bundan fikir ve/veya yardım istemiyor muyuz? Nerede ne duyuyorsak beynimize kazımaya çalışmıyor muyuz? Olumlamalar, meditasyonlar…

Hepimiz bu ruhsallık macerasında entellektüel birer rambo olmadık mı?

“Reiki fışkıracak, auramı sıksan reiki

Olumsuzu, acıyı alsın benden yaratıcı enerji

Etmesin cennetlerden uzak beni”

Az önce uydurduğum yukarıdaki dizeleri kimse saygısızlık olarak görmez umarım. Ancak birçok enerji çalışması konusunda hem sayısı belirlenemeyecek kadar çok uzmanımız ve hatta eğitmenimiz var hem de yeni yeni enerji terapileri çıkıyor.

Pekala, neden kendimizi hala imgelemelerden öteye götüremiyoruz?

Üstelik ilgi alanımızda da zaafiyet var gibi geliyor bana; bir Reiki şifacısının hastalanması mesela, bu şifa enerjisini ve edindiği bilgiyi yeterince içselleştiremediği anlamına geliyor benim gözümde.

Bu durumun birkaç sebebi var ve bunların hepsine de değinmek istiyorum. Ancak bu ilk yazımda, aralarında bence ilgilenilmesi en kolay olanına değineceğim; irdelememek!

Suyun 100 derecede kaynadığını herhangi bir yerde okuduk, ancak kaçımız gerçekten de denedi ve suyun gerçekten de 100 derecede kaynadığını biliyor? O bilgi, doğru mu? Yanlış mı? Bunu biz mi diyoruz, bize söyleyen kişi/kişiler mi?

Bir kitap okuduğumuzda güzel gelen bir şeylerin altını çiziyor ya da notunu alıyoruz. Seminerler, terapiler, vs… Bir yerlerde hoşumuza giden ve kişisel gelişimimiz ya da yolculuğumuz için işe yarayacağını bildiğimiz şeyler oluyor ve yazıyoruz. Hatta diğer insanlar da bunlardan faydalansın diye paylaşıyoruz, anlatıyoruz…

Pekiyi, ya sonrası?


Evet, sessizlik. Çünkü duyuyor ya da görüyoruz ve ardından da konuşuyoruz. Onu süzmüyoruz, o bilginin beyne gitmesini ya da beyinde biraz vakit geçirmesini engelliyor, kısıtlıyor ya da buna benzer kendimizce bir şeyler yapıyoruz.

Üzerine düşünmüyoruz kısacası. Cevizi beynimizin minyatür bir hali olarak görmüyoruz. Beynimiz bir cevizin birkaç yüz katı büyüklüğü olan bir “şey” olarak kalıyor. Gelen bilgi ya direk kabul edilip paylaşılıyor ya da direk “gereksiz” etiketi yiyor ve unutuluyor. Akılda bir hazım süreci geçirmediği için er ya da geç unutulmuş oluyor.

Burada yazılanlar istisnasız hepimizin hayatında olan şeyler. Hatta bu yazıyı da beğenip ve “ne kadar da doğru” diye ünlemler koyup, bilgisayarınızda yer imlerine ekleyebilir, maille dağıtabilir, Facebook’ta paylaşabilirsiniz belki.

Ama biz, önümüzde duran bir suyu, içip sindirmedikçe, ne tadını bilebileceğiz ne yararını ne de zararını, doğruluğunu, yanlışlığını, geçerliliğini, hayatımıza katabileceklerini,… O bilgi bizde yer tutmayacak.

Beynin yağlanması durumuna takılıp kalır, ya imgelemelerimizi eğitmenlerden duyarız (o enerjiyi yaşamak yerine) ya da daima birilerine danışma ihtiyacı içinde oluruz.

Ve ilahlık… Ancak ve ancak bazı üstatların yönlendirmesiyle deneyebildiğimiz meditasyonlardan bazılarında edindiğimiz küçük imgelemelerden, hayallerden ibaret kalır.

Bizler insanoğluyuz! “Dünya” adındaki mükemmellik bizler için yaratıldı ve biz, olan ve olmayan en mükemmel “şey”iz. Bilgi ise; ne ifade ederse etsin, bu mükemmelliği idrak etmemize yarayan en temel aracımız.

Eğer ki biz, bilgiyi içimize alacak çabayı sarf edersek, bilgi de bizdeki gerçekliğin ihtiyaçlarına çaba sarf eder.

Bu durumun vahim olmadığı gerçeği ve çözümlerine dair biraz kafamızı yoralım ve bir sonraki paylaşımda hem biraz daha derinine incelemiş olalım hem de diğer sebepleri çözümleyelim.

Külkedisi

Benden bu balkabağına binmemi isteyip sizin de eskiden bir fare olduğunuzu söylemeyeceksiniz sanırım…? Söylemeyeceksiniz değil mi?…?…durun tahmin edeyim…bir de ayakkabımı kaybedeceğim değil mi??? Of ya of.. peki. Ama şunu bilmelisiniz söylediğiniz bu saçmalıkları çocuklar uyusun diye kabul ediyorum. Ve gece 24’ten sonra massive attack dinler paşa paşa iki sokak ötedeki taxi durağına giderim ve siz de gerçekten ortadan kaybolursunuz. Tamam?

-24’ten sonra diye bir şey yok küçük hanım..bu kapalı bir zaman eğrisi. Yani masallar…24’e kadar diyorsa 24’e kadardır.Yani öyle yazılmıştır. Siz hiç “.. ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…diyen bir masal duydunuz mu…çok saçma !

—sanırım anlatamadım. Bakın bi kez daha deneyeceğim. Birincisi burada ne işim olduğuna dair hakikaten bir fikrim yok. ikincisi masalınızla ilgilenmiyorum ve hakikaten gitmem gereken başka bir yer var ama yine de başta da dediğim gibi sizinle alakası yok ama çocuklar uyusun diye yani uyuyuncaya kadar..bakın bunu anlıyorsunuz değil mi? ÇO-CUK-LAR U-YU-YUN-CA-YA KA-DAR…!!! Sonra adios, Buenos noches…

-kabul ediyorum…böyle bir yaşantı bir prenses için bile sıkıcı olabilir. Üstelik masalınız “…….ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…” diye devam etmediği gibi….kesin ve net bir mutluluk cümlesiyle bitecek kadar sıkıcı ve gizemsizdir… “ve evlenir…mutlu olurlar…kül kedisi o ülkenin prensesi olur vs..vs..”

-ya ne saçmalıyorsunuz ya….bakın…halihazırda bir işim, sürdürmekte ve sürdürecek olduğum bi akademik kariyerim, daha önce verilmiş bir sözüm, deri çizmelerim var…şimdi siz benden bu halimle 24’e kadar, ve mütemadiyen cam ayakkabılarla ve kendi seçimini yıllarca yapamamış babasının yardımı olmaksızın eş seçemeyen sizin prens dediğiniz bir yarım akılı için “bu kapalı eğri-zamanınızda” kalmamı ve metrelerce kumaşların içinde ve renklerin ve kokuların…aptallığını gizlemeye çalışan diğer kadınların arasında balo salonundan süzülerek geçmemi bekliyorsunuz doğru anlamış mıyım?

-ııııı…buna yakın bişeyler….

-telefon etmek istiyorum.

-arayabileceğiniz kimse yok…üvey anneniz ve tabi üvey kız kardeşleriniz dışında..ha bir de neredeyse unutuyordum peri anneniz var…e o da telefon kullanmıyor sanırım.. bir zahmet biraz telepatik yollar deneyin küçük hanım…..

-tanrım çıldıracağım…nefes…alıyoruz..1…..nefes…doğru nefes tekniklerinin öfke kontrolüne yardımcı olacağı bilgisi…………………….hayır ya.hayır dayanamayacağım….bakın benim zaten bir annem var! ve benim annem bunu anlayabiliyor musunuz. Ve bir kız kardeşim….üstelik şişko ve çirkin değil…ya…tanrım…peki şöyle yapsak..ben arkadaşlarımı bir arasam..hani belki böyle bir masalı devam ettirmek isteyen falan olur içlerinde…çağırırız gelirler.. bir bakarsınız…zorla değil ya..allahın emri peygamberin….prensle…of ya…

-hep böyle misiniz….bir prenses için biraz fazla agresif ve düşünceli…zamanla geçer herhalde….

—Zamanla derken?

-yani olaya bir de güzel yanından bakın…mesela hiç yaşlanmayacaksınız ve mutluluğu sonuyla sabitlenerek garanti altın alınmış bir evliliğiniz-hayatınız-masalınız olacak. Hı? Hep de olumsuz düşünülmez ki….

-Tanrım annemi istiyorum….

—evet, bak alışıyorsunuz… Biraz daha dileyin. Mutlaka gelecek peri anneniz… Azıcık da şu ocağın önünde küllerle poz verin. olacak işte. gerisi zaten akar gider.. balo..dans.ayakkabı.falan.üzülmeyin…ay bu kadar ayak diretenini de hiç görmedim…

—Çocuklar kaçta uyur?

-değişir…ama normalde 21:45te falan dişlerini fırçalayıp yataklarında olurlar…15-20dakika da masal sürer….onların soruları falan….nie prenses kaçtı? Prens ayakkabıyı kendi mi götürüyor……hımm….. bi bakalım….. 22:15te falan biter bu iş….

-hıh.işte ben de onu diyorum…..22:15’ten sonra ben de giderim….masal da biter..hı?

-olur mu öyle şey ya…. ya çocuklar bir daha dinlemek isterse masalı. “üzgünüz aradığınız prensese şu an ulaşılamıyor mu” diyeceğiz…öte yandan hala anlamıyorsunuz…dünyanın her yerinde farklı zaman dilimlerinde var olabilmeniz için sizi bu kapalı zaman eğrisine hapsettiler…saat farkı olan masal diye bir şey var mı. Tabi ki. Yok.

-her şeyi biliyorsunuz…peki lanet olası bu eğriden nasıl çıkacağım….

-………..

-……..ne!!

-peri anneyi bi deneyin..çok zor ama…

……………………………..

Bakın beyefendi kızınız masalı doğru ve olması gerektiği gibi tamamlamıyor..üstelik saçma sapan bir son yazıyor masala… “ve kül kedisi sabahın 03’ünde taxi durağına ilerler…” bir de teşekkürler peri anne teşekkürler peri anne diye gülümseyerek dolaşıyor koridorlarda….bazı arkadaşlarına büyümek ne kadar zaman alır…diye sormuş…..sanırım yardıma ihtiyacınız var beyefendi….ayrıca kızınız bu haliyle diğer kızlara kötü örnek oluyor…hatta genel olarak arkadaşlarına dememiz daha doğru olacak sanırım çünkü; onun bu davranışları etrafındaki erkek arkadaşlarının da özgüvenini zedeliyor…evlenip mutlu yuvalar kuracak bu çocuklar…yani böyle olmalı…biz bu dileğin koruyucusu olmalıyız bu çatı altında…tanrım..deri çizmeler diyor ya…….

Pulsar

Beni bekliyorsunuz ama çıkamıyorum burdan,
batık bir denizaltı gibi boylu boyunca yatıyorum
yatağımda
Azınlık raporları yolluyorum
bezginim, baygınım, sıkkınım
Beni bekliyorsunuz ama yeterince güçlü değil
niyetiniz
kovalar dolusu pulsar dökülsün ki
ciddiyim
Bir nötron kadar yansızım
nötrino kadar yalnız!
Kulağıma kadar ulaşıyor kalbinizin atışları
zorlamak istemem, duymaksızın yakarışları
Bir ok atımı uzaktasın sadece biliyorum,
dur söyleme zahmet etme
varlığımın cidarları sızlıyor
sen hala bekliyorsun,
toz olmadan önce, rüzgardan önce gel
sahte haberlere kanmıyoruz artık
herşey dile geldi baksana
gel, gerçekten toz olmadan gel.

S.A

19.11.2009 – Beylerbeyi

 

http://en.wikipedia.org/wiki/Neutron_star