AŞK VE ÖLÜM

Herkesin kaçınılmaz bir şekilde mutlaka ve mutlaka tecrübe ettiği tek bir olay vardır. En güçlüsünden en güçsüzüne, en akıllısından en delisine, en sağlıklısından en hastasına, en mutlusundan en mutsuzuna, en zengininden en fakirine tüm insanların ortak ve son yaşam tecrübesidir ölüm…

Hem de öyle bir tecrübedir ki, diğer tecrübeler gibi geride kalıp onu henüz yaşamayan tek bir kişiye aktarılamaz, anlatılamaz. Geriye dönüşü yoktur yaşamın, ölüm geldiğinde… Ölümün kesinliği ve mutlaklığı, ölümden sonrasının belirsizliği insanın içini ürpertir, kanını dondurur, nefesini keser çoğu zaman. Dünya yüzündeki insanları eşit kılan tek özellik ve olaydır ölümün eli. Onun elinin değdiği herkes, bir anda bütün dünya zenginliklerinden, edindiklerinden, sevdiklerinden ve hikayesinden arınıp, tüm insanlığın eşit olduğu o bilinmez boyuta ve huzura çıkar. Sağlıklı yaşama, genç kalma ve ölmeme çabaları bir gün mutlaka onun gelişiyle son bulur. Kaçınılmaz ve amansızdır ölüm bir gün, yaşamanın doğan güneşe doymak bilmeyen aç hırsına rağmen…

O gelince borç olarak aldığımız bütün mutluluklar biter ve söylenmemiş sözler kolumuza takılıp bizimle gelir. Acısını unutamadığımız dünlerimiz el salladığımız son iskelede kalır. Yaşamadığımız sevdalarımız öksüz ve yetim, boynu bükük ardımızdan öylesine bakakalır. Geride bıraktığımız kötü izlerimizi temizleyemeden, affettiremeden, gideriz çoğunlukla. Vakit hep yetmemiştir kendimizi arındırmaya kötülüklerimizden. Arkamızda kalan sebep olduğumuz gözyaşlarında yıkanıp, ruhumuzu temizlemeye fırsat kalmamıştır artık o geldiğinde… Elimizde ne varsa hayata ve yaşanmışlığa dair dünyaya emanet eder, güneşten yıldızlardan, günden, geceden, çiçekten, kelebekten, candan, canandan, dosttan, düşmandan özür dileyerek ayrılırız her birinin huzurundan. Her bir zerremizi dünyanın kara bağrına bereket olsun diye bırakır, aldığımız borcu eda ederiz sonsuz teslimiyetle. Yetişmeyen yarınların ufkuna baka baka, merhametsiz yaşanmışlıkların köleliğinden azat oluruz kafesinden kurtulmuş bir kuş misali.

Ve biz ona rağmen vefasızlıklara, bencilliklere, hatalara, gururlara, tüketmelere, dürtülere, sevgisizliklere yenik düşeriz tekrar tekrar usanmadan. Başka insanlara köprü kurmak yerine kendi çukurumuza gömülmeye, duvarlarımızı her gün bir sıra daha yükseltmeye, hayatı kullanma kılavuzumuza yanlış talimatlar yazmaya devam ederiz fütursuzca. Kendi yazdığımız yanlış talimatları uygulayıp bütün devrelerimize kısa devre yaptırmayı seçeriz yeniden ve yeniden.

Bize; ‘ hükmünü sürdür, kendi duruşunla dur’ diyen hayatın kendi öz diyalektiğinden vazgeçmesini bekleriz aptalca.‘ Korkma, sen ol,’ diye türkü söyleyen hayatın melodisine kapatırız kulaklarımızı. Kendi yarattığımız kafesimizde aslında var olmayan sanal parmaklıkları tutar, dışarıda uzanamadığımız mutlulukları içimizdeki acı veren gıpta ile seyrederiz çaresizce. Kendi kaderimize lanetleri yağdırır, hayata küfrederek tatmin olmaya çalışırız. “Adaletsiz dünya” terimi, yaşama yapıştırdığımız en masum etikettir, diğer küfürlerimizin yanında.

Oysa hayatın kendi kılavuzunda inanılmaz hassas bir adalet mekanizması vardır ve onun işletim sisteminde zıtlar birbirini çekerek dengede tutar yaşamı. Kendine güvenen insanın bir çekincesi olmaz ve aklına olumsuzluğu getirip derdi belayı çekmez hayatına, çünkü kendi vicdan mahkemesi beraat kararını vermiştir kendisi hakkında. Herkes kendi cezasını, kendi vicdanının mahkemesinden çıkan kararın ürünü olan korku düşüncesi ile çağırır kendine. Vicdan; asla şaşmayan, eninde sonunda sahibini yargılayan, kararından kaçılmayan en acımasız mahkemedir ömrümüzde. Suçun amansızca cezaya doğru tek yönde koşması bu yüzdendir. İlahi adalet denilen en büyük mahkemeyi de tüm insanlığın vicdanlarının ortak şuuru oluşturur, tıpkı her derenin dönüşsüz ona aktığı bir havuzu doldurur gibi. Yaşamaktan, yaşarken hata yapmaktan, yargılanmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulamazsınız; doğduysanız ve bilinciniz, vicdanınız verilmişse bir kere…

Yaşamın ne olduğu her bireyde değişik cevaplanır. Doğduğu aile, parçası olduğu toplum, eğitim, görgü, kültür, olanaklar, beklentiler, düşünceler, hayat felsefesi, hedefleri belirler her bireyin yaşam tarifini üşenmeden tek tek. Ne kadar insan varsa o sayıda evren ve yaşam vardır ve her birey ne zaman bir karar almaya kalksa kendi evreni bir başka evren daha doğurur. Çoğuldur yaşam; böylesine sonsuzdur, iç içe geçmiş, sayılamaz iplik yumakları gibi. Bu çoğulluğun içinde aslında her anın üzerinde inanılmaz güzel mutluluklar mevcuttur ‘ne zamanki’ elimizi uzatıp tutacağımız her yerde. Orda durup beklerler bizim gözümüzdeki perde kalksın ve görelim diye. Hangi gözlükle, nereden ve kimden bakıyorsak görünen sadece bu üçlüye aittir gizemli bir şekilde. Tıpkı bir hapishanenin aynı penceresinden bakan iki adamdan birinin mavi gökyüzünü ve beyaz bulutları, diğerinin yerdeki balçık çamuru ve kara böcekleri görmesi gibi…

Yaşamın öz cevheri ise aşktır. Aşk; yaradanın içimizde yaktığı, ezelde tutuşturulmuş, ebede giden, elden ele geçen, sönmeyen bir ateştir ve yaşadığımız sürece biteviye yanar durur, kimi gün gür alevler halinde kimi gün mum titrekliğinde. Heyecan ve tutkular iç alemimizin geriye yansımasıyla alevi canlandırır, korku ve çekinceler ateşi cılızlaştırır.

Yaşamın sırrı; o emanet ateşi hiç söndürmeden yangınlara çevirmek, o alevlerin kızılında ve ışığında resimler çizmektir. Yaşam bir beyaz kağıt gibi verilir elimize, renkli kalemlerle birlikte. Nereyi siyaha, nereyi pembeye boyarsak, hangi köşeye hangi şekli koyarsak onu seyrederiz elimize aynayı aldığımızda. Hayat ateşi bizim elimizde ve içimizde sönmeye yüz tuttuğunda, işte o dönülmez kapıdan geçmenin vakti gelmiştir bizim için. Meşaleyi geride kalanlara teslim eder, vaktimiz varsa bir selam verir, yürür gideriz ölüme doğru. Geriye dönüp bakmak sadece geçen ömrü sıkılarak tekrar seyretmekten başka bir şey kazandırmaz. Hayat filmimizi izlerken belki sadece bir kaç kareyi makaslamadan yerinde bırakırız emanet olarak ve ömür boyu hangi yaşam türkümüzü bestelemişsek onu dinletiriz arkamızdan.

Yahya Kemal Beyatlı’nın dediği gibi; ya lale açmıştır göğsümüzde yahut gül…

Dönülmez akşamın ufkundayız,
Vakit çok geç.
Bu son fasıldır ey ömrüm,
Nasıl geçersen geç.
Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,
Avunmak istemeyiz böyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan.
Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan,
Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.

Gurûba karşı bu son bahçelerde keyfince ah,

Ya şevk içinde harap ol,
Ya aşk içinde gönül.
Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahut gül,
Ah dönülmez akşamın ufkundayız vakit çok geç.

O ufka doğru giderken bütün yollardan ne için geçirildiğimiz sorusunu ne zaman kendimize sorsak cevaplar birbirine karışır:

Doğmak için mi, ölmek için mi, aşk için mi, yalnızlık için mi? Doğarken niye geldik, ölürken niye gidiyoruz, aşk mı, yalnızlık mı başarmamız gereken?

Aşklar yaşar, “bir” olur, sonra da yalnızlıklara ve ıssızlıklara yanaşırız, demir alınmayan limanlar gibi. Döner dururuz kaderimizin çemberinde sadece kendimize döndüğümüzü bilmeden. Herkes kendi yolunda yürür yalnız ve tek başına… Acı verse de bu yalnızlık asla değişmez. Birilerinin hayatına girdiğini ve yaşamı paylaştığını sanırsın ama zaman dilimleriyle sınırlanmış sanılardır onlar sadece… Gün gelir, an gelir farkına varırsın ki yanında devamlı kalan tek kişi sensin. İnsanların kendi dünyaları, duyguları, acıları kendinedir ve herkes kendine dönmek zorundadır, tüm itirazlara rağmen.

Terk edilmenin acısı dizeler döktürtür bazen;


Ve sen gittin,

Hiç acımadan…

Ve yine benleyim…

Dönüyorum kendime, hiç bıkmadan…

Ölümle terk edilmek, terk edilmelerin en acımasızı, en çaresizi, en umutsuzudur. Hep sevdiklerimizin acısını hissederiz içimizde, onların hasretini, özlemini hissederiz ama bazı gerçekler var farkında olmadığımız. Aslında biz sadece tecelliyiz bu dünyada, yani yansıma… Gerçek ruhumuz ve özümüz sevdiklerimizle hep beraber ve birbirimizi her an duyup, hissedebiliriz. Görmediğimiz sadece bu dünyadaki aynalara yansımalarıdır. Zamanı gelince onları yine bir aynada seyredebiliriz. Hangi gözde veya hangi gülümsemede bize tekrar yansıyacaklarını, onları yaşayacağımızı ve bulacağımızı önceden bilemeyiz. Çünkü asıl olan biz, sadece buradaki biz değiliz.

Bize buldurtulmaya çalışılan gerçek acaba bu mu, yoksa neden bu ayrılıklar terk edilmeler, yalnızlıklar ve anlaşmazlıklar?

Bu gerçek tekrar tekrar yaşamın içinde bir köşelere saklanır, kimi zaman anlar ve bulur gibi olsak da ömür boyu peşinde koşarız. Bu sonu gelmez mücadele aslında gerçek benliğimizin yazdığı ve bize oynattığı bir oyun gibidir. Gerçek benliğimiz hangi konuda pişmesi ve öğrenmesi gerektiğini kendisi belirler ve o konuyla ilgili olayları kendi üzerine doğru çeker. Çekim yasası, bizim benliğimizin bize oynadığı bir strateji oyunudur. Bu oyunda, hayatı film seyreder gibi daha fazla farkındalıkla seyredebilirsek, buranın bir perdeye yansıtılan görüntüler olduğunu hissedebiliriz. Perdenin arkasındaki el ölümün eli mi, yoksa gerçek yaşamın ve ezelde meşalesi yakılan aşkın eli mi?

Bir gün bu film bitecek ve biz, kendimize dönüşümüzdeki bu yolda, ölüme kendimizden yeniden doğacağız ve aşk ile yanan ruhumuzla yüzleşeceğiz…

Yaşadığımız ve oynadığımız bu filmin içinde sahip olduğumuzu sandığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını unutmadan yaşamalıyız. Aslında biz bu hayatın emanetçisiyiz ve hayat emanet olarak ne bulduğumuz değil ne yarattığımızdır. Bulduklarımız dündür, biz ise bugün olmalı ve bugünü yaratmalıyız. Yaratacağımız ve hükmümüzü sürdüreceğimiz ve bizim olan tek şey ise sadece bizim tarafımızdan bestelenen coşkuyla söylenecek kendi türkümüzdür.

Ve türküler aşksız söylenmezler…

Ne kadar söz varsa
Düne ait.
Şimdi yeni bir şeyler
Söylemek lazım.

(Mevlana)

Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır; merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde… (Şems 40. kural)

Hayat bir hediyedir, kabul edilmeli…

Hayat üzüntüdür, yenilmeli…

Hayat bir gerçektir, yüzleşilmeli…

Hayat bir görevdir, yerine getirilmeli…

Hayat bir oyundur, oynanmalı…

Hayat bir gizemdir, anlanmalı…

Hayat bir fırsattır, yakalanmalı…

Hayat bir yolculuktur, tamamlanmalı…

Hayat bir güzelliktir, övülmeli…

Ve Hayat bir şarkıdır, söylenmeli…

Kendi türküsünü ölüme inat, aşkla söylemeyi başaranlara ve sevgili Adnan Şerifoğlu’na…

Nesrin Dabağlar
Kaynak
http://indigodergisi.com

Waking Life (Hayata Uyanmak)

 Dram
Yönetmen : Richard Linklater
Senaryo : Richard Linklater
Görüntü Yönetmeni : Richard Linklater , Tommy Pallotta
Müzik : Glover Gill
Yapım : 2001, ABD , 99 dk.

Oyuncular

Wiley Wiggins , Ethan Hawke (Jesse) , Julie Delpy (Celine) , Nicky Katt , Glover Gill , Bill Wise , Charles Gunning , Adam Goldberg , Brent Green

Genç bir adam, rüyaların gerçek dünyadan ayrıldığı yeri aramaktadır. Düş, uyanmak, gerçeklik gibi konular üzerine farklı düşünen insanlarla konuşur. Farklı yaşam deneyimleri, dünya görüşleri, rüyalara değişik bakış açıları sunacaktır. Bu ise gündelik yaşamdaki pek çok felsefi konu üzerine düşünmeye iter izleyiciyi.

Dijital kamerayla çekilen film daha sonra bilgisayar yardımı ile animasyon görüntüsüne yaklaştırıldı. Ortaya çıkan görüntü boyanmış gerçek görüntüleri çağrıştırıyor. Bu yeni animasyon teknolojisi ise Bob Sabiston tarafından yaratıldı. Ortaya çıkan estetik filmin düşsel temalarına gayet uygun.

Richard Linklater son derece şık bir şekilde felsefe yapıyor. Düşler üzerinde gezenirken de son derece ilgi çekici bir görsel dünya yaratıyor.

Dünya prömiyeri, 2001 yılında Sundance Film Festivali’nde yapıldı. Filmde belli belirsiz olsalar da, Ethan Hawke ve Julie Delpy gibi oyuncular projede görev aldılar.

___________________________________________________________________________

“Waking Life” aslında tam da bir film sayılmaz bir animasyon ama önce gerçek oyuncularla çekilmiş sonra özel bir teknik kullanılarak animasyona dönüştürülmüş. Filmi izlerken bir kitap okuyormuşsunuz gibi geliyor. Size hayat hakkında çeşitli teorileri sunuyor ama nasıl diyeyim yani seyredince “tamam demek buymuş” diyeceğiniz türden değil. Sizi tamamiyle düşündürüyor, 10 dan fazla felsefi düşünce üzerine yoğunlaşıyorsunuz ama zevk alıyorsunuz merak etmeyin. Sunulan bilgileri alıp özümsemeniz beklenmiyor, hayat görüşünüze göre yorumlayıp bazı sonuçlar çıkartmanızı mümkün kılıyor. Nietzsche’ ten de esintiler bulabileceğiniz bu filmi, aşağıdaki konuşmalar ilginizi çektiyse, kaçırmamanızı öneririm. Kesinlikle hayatını boş şeylerle geçirmek istemeyen herkesin bu felsefi oğreti niteligindeki filmi defalarca, icinde geçen her kelimeyi üzerinde düşünerek tekrar tekrar izlemesi gerek. Ama düşünmeye yönelik herhangi bir güdünüz olmayan bir insan tipiyseniz fotosentez yapmaya devam edin. (Aşağıdaki çeviriler çeşitli sitelerden derlenmiştir)

“Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompaliyor, garsonluk yapiyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarmız…!”

“bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti: yapacağın en kötü hata, hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken, yaşadığını düşünmektir. Kurnazlık, senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinle, düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir. Eğer bunu yapabilirsen herşeyi yapabilirsin. Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar.”

“Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. Kendi kendine şöyle der: “deliriyorum galiba”. Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar. Bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar. insanlar kaos ister. Doğrusu buna geresinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz. Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yoketmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır. Kibritin var mı? (Bu sahnede o sırada üzerine benzin dökmektedir, sessizliğini kendini yakarak gösterme eğilimiyle) ve onlar bize başka bir seçenek vermezler. Arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin? Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası. Bırak duyulsun sessizliğim.”

“Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın. Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir. “Yere yat asker. Yere yat, asker.” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz. Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan. Özgürlük istiyorum! İstediğim bu! Senin de istemen gereken bu! Herbirimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, altetmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız. Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan… insanlığın çağı olacak. Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi. İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketinin yönetim kadrosu için. Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı? Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi. Biz başarısızlar ordusu değiliz! Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: başeğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam. Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde!”

Kaynak: http://www.facebook.com/note.php?note_id=79505977819

Not: Filmden kısa kesitleri de bu adraste bulabilirsiniz.

İnanna’dan Hathor’a

<

p style=”text-align: center;” align=”center”>Sümer‘de İnanna, Babil’de İştar, Mısır‘da Hathor, Asur’da Astarte… Hepsi aynı güçlü, büyüleyici ve gizemli kadının farklı adları. “Yeryüzü’nün Hanımı” yalnızca bir “mit” olabilir mi?
 

İnanna‘dan Hathor’a yitik uygarlıkların gizemli tanrıça figürleri

Bugün varolan durum ne olursa olsun, dünya üzerinde erkeklerin egemenliğinin hiç de “vazgeçilmez” sayılmadığı bir dönemin yaşandığına ilişkin yadsınamaz kanıtlar yüz yılı aşkın bir süredir önümüzde duruyor. Arkeoloji ve antropolojinin yirminci yüzyılda edindiği bilgilerle iyice aydınlanan “şematik” anaerkil toplum döneminden söz etmiyoruz. İnsan uygarlığının bu gezegen üzerinde biçimlendiği ilk ve bilinmez dönemdeki kadın figürlerinin çarpıcı ve silinmez izleri, daha başka, daha yoğun bir “kadın ağırlığı”nın altını çiziyor. O denli çok ama ne yazık ki o denli muğlak veriler var ki elimizde, binlerce yıl öncesinde bu denli güçlü izler bırakan bir “feminen varlık” nasıl olup da semavi dinlerin egemenliğiyle birlikte (ve sistematik çabalarla) unutturulmaya çalışılmış, çözemiyoruz. 
Bilinen ilk uygarlık izlerine rastladığımız Yakın Doğu’nun hemen her yerinde, başka isimlerle ama şüphe götürmez biçimde aynı kişilikle son derece güçlü, çekici ve bilge bir kadın çıkıyor karşımıza. O, bütün inanç sistemlerinin esinlendiği eski Mezopotamya, Anadolu, Mısır ve Hint metinlerinde izine rastlanan, belki de “yitik uygarlık” ve “yitik bilgi”nin anahtarı durumundaki bir kadın figürü: İnanna. 

Eski Sümer metinlerinde İnanna, 5000 yıl öncesinin insanları üzerindeki sarsılmaz etkisiyle çıkıyor karşımıza. Verimliliğin, cazibenin, güzelliğin olduğu kadar; savaşın, gücün ve bilgeliğin de simgesi. Sümer kadınları (ki Samuel Noah Kramer’in çevirdiği metinlerden anladığımıza göre bugünün kadınının sahip olduğu haklardan fazlasını ellerinde bulunduruyorlarmış) yalınızca dualarını değil sevgilerini ve bağlılıklarını da sunmuşlar hep İnanna’ya. Başları sıkıştığında, ondan yardım istemişler; mutluyken onun şerefine içmişler. Yalnızca kadınlar değil, erkekler de İnanna’ya çok büyük saygı göstermiş. Bildiklerinin çoğunu, ondan (ve büyük tanrı Enki’den) öğrenmişler. Ama, hata yaptıklarında da onun şerrinden korkmuşlar. Bütün sevecenliğine rağmen İnanna, yeri geldiğinde yanlışları cezalandırmakta da tereddüt etmiyormuş çünkü. 

Bölük pörçük Mezopotamya çivi yazısı tabletlerin Babil dönemine ait olanlarında İnanna, bu sefer İştar adıyla çıkıyor karşımıza. Ama onunla ilgili aktarılan bilgilerde ve ona yapılan göndermelerde değişen bir şey yok. İnanna, Sümer metinlerindeki “hükmedici” grubun, yani Anunnaki’lerin, Enki ile birlikte insanlara en yakın olanı ve en sevecen davrananı. Bu sevecenlik, erkekler söz konusu olduğunda “çapkınlık” görünümüne de bürünebiliyor, çünkü İnanna bu yönüyle de ünlü. Beğendiğinde ve arzuladığında, ölümlülerle de ilişkiye girebiliyor, aşk yaşıyabiliyor. Ara ara, cinsel cazibesini amcası Enki ve Büyük Tanrı Anu’ya karşı da kullandığına ilişkin anlatılar var tabletlerde. Babil’de, İştar adıyla sözü edilenlerde de değişen bir şey yok. 

Anadolu’ya geldiğimizde, iki büyük gelenekle karşılaşıyoruz: Bunlardan birincisi, Devamını oku “İnanna’dan Hathor’a” →

insan mükemmel bir varlık mıdır?

Evet,insan mükemmel bir varlık mıdır?

Beş duyu organı aracılığıyla çevresini algılayıp hisseden, onunla diyaloğa giren, majör anotomik yapısı ve mekaniğinden tutun da ,hücre ve hücre altı düzeyde binlerce enzimin ve aracı molekülün devriye gezdiği mikro süreçleriyle birlikte,insan..mükemmel varlık mıdır?

Mükemmel ise bu nasıl bir mükemmelliktir ve nereden gelir, nelerden kaynaklanır.Ya da hangi özelliklerinden dolayı mükemmel olduğunu düşünülür veya farzedilir?

Ve tabiki,eğer mükemmel değilse, (ya da öyle düşünüyorsak),onun da nedenleri nelerdir?

Saygılar..